Egoist okur

Paul Nizon ve yaşamını sanat eserine dönüştüren adam

Arkadaşım Mehmet Hakan Kekeç’in San Fransisco Sanat Müzesi’nde bir köşeye gözlüğünü çıkarıp koyan ve böylece sanat dünyasında bir nevi infial yaratan, daha doğrusu “sanatsever” denen kişinin ille de sanattan anlayan kişi olması gerekmediğini, günümüzde onun da çoktan sıradan bir tüketiciye dönüştüğünü kanıtlayan gençle başlayıp çağdaş Alman edebiyatının en büyüklerinden Paul Nizon’a ve bizde yayınlanan ilk romanı “Köpek”e ilerlediği yazısını okuyunca, Egoist Okur’a almak istedim. Daha önce Star gazetesinde yayınlanan bu çok güzel yazıyı okumanızı çok isterim.

Gülenay Börekçi

paul nizon kopek egoistokur everest yayinlari

Paul Nizon’dan “Köpek” ve yaşamını sanat eserine dönüştüren adamın hikâyesi

Geçen haftalarda San Francisco Sanat Müzesi’nde 17 yaşındaki bir genç, müze ziyaretçilerinin vereceği tepkiyi ölçmek için gizlice gözlüğünü yere bıraktı. Bildiğiniz, numaralı gözlük… Genç, bir süre sonra, müze ziyaretçilerinin yerde duran gözlüğü sanat eseri sandığını gördü. Fotoğraf çeken bile vardı. Eğlenmiş olmalı… Eğlenirken de, bu arada, artık insanları bayıltan bir ‘beyaz klişesi’ olan “Acaba sanatçı burada ne anlatmaya çalıştı?” sorusunu gerçek manada bozuma uğrattı. Eh, sanatın ‘klişe yıkan, çizgileri aşındıran ve hatta konfor bozan’ bir iş olduğunu var sayarsak da (ki öyledir) vatana millete güzel bir ‘sanat eseri’ bıraktı.

Tam anlamıyla böyledir: Artık klişeleşmiş bir biçimde; ‘gerçek’ bir sanat eserinden klişeleri yıkmasını ve -haddimizi aşmamızı engelleyen- çizgileri aşındırmasını bekleriz. Örneğin, Romen düşünür Cioran; iyi bir edebiyat eserinin/kitabın, bizi değiştirmesini, bambaşka bir insan yapmasını bekler. Eğer hâlâ aynı kişiysek, yani okuduğumuz kitap nedeniyle (temaşa ettiğimiz resim veya izlediğimiz film nedeniyle de olabilir) konforumuzun bozulduğunu veya inançlarımızın sarsıldığını hissetmiyorsak; ortada bir ‘sanat eseri’ olduğundan bahsedemeyiz. ‘Eserin’ ya da ‘sanatçının’ bunu nasıl yaptığının da bir önemi yok. İşte bu  yüzden, rahatlıkla, San Francisco’daki müzede gözlüğünü yeren bırakan  17 yaşındaki genç için ‘ortaya nitelikli bir sanat eseri koydu’ diyebiliriz. Çünkü gencin bu küçük ‘troll performansı’, geride asla ‘eskisi gibi olamayacak’ sanat tüketicisi beyazlar bıraktı.

Kırılma ve yoldan çıkış

Evet, tam anlamıyla böyledir: ‘Eserin’ ya da ‘sanatçının’ bizi nasıl değiştirdiğinin bir önemi yok. Çizgileri, kuralları, yöntemleri  sarsmasını istediğimiz sanata ‘çizgiler, kurallar, yöntemler’ çizmek -kimse kusura bakmasın- ahmaklıktır. Geçen aylarda hayatını kaybeden İtalyan yazar ve düşünür Umberto Eco örneğin, “Kitaplarınızı nasıl yazıyorsunuz?” sorusuna, “Çok basit, soldan sağa doğru” cevabını verirdi. Sırf bu yüzden ‘modern, postmodern, premodern’ tipi sınıflandırmalar bana en hafif tabiriyle ‘geyik’ gelir. Umberto Eco’nun bununla da ilgili bir cevabı var: “Ben ve (o sırada yanında oturan) Orhan Pamuk için postmodern romanlar yazdığımızı söylüyorlar, bilmiyordum.”

Yeter ki çizgileri ve klişeleri aşındırsın, -nasıl üretildiğinden bağımsız bir şekilde- her şeyin bir sanat eserine dönüşebileceği noktasında yeterince ikna edici olduğumu düşünüyorum. Dolayısıyla ‘yaşamımızı da’ bir sanat eserine dönüştürebiliriz. İşte, -klişelere tapan eleştirmenlerin ve yazarların- modern dedikleri edebiyat eserleri bu kişileri konu alır: Yaşamını sanat eserine dönüştürenleri… Galiba bu işi ilk, Fransız yazar Flaubert yapmıştı: Madame Bovary denen ‘hafif kadın’, şu bildiğimiz kadınlara pek de benzemiyordu. Louis Ferdinand Celine’in “Gecenin Sonuna Yolculuk”undaki, Sartre’ın “Bulantı”sındaki, Albert Camus’nun “Yabancı”sındaki karakterler, Kafka’nın K.’sı, Henry Miller’ın, Charles Bukowski’nin anti-kahramanları aslında hep aynı kişidir: Bir kırılma sonucunda hayatını sanat eserine dönüştürmüş yoldan çıkan adam…

“Hikâyeler yaşama vurulmuş darbelerdir”

Paul Nizon’dan haberiniz var mı bilmiyorum, benim geçen aya kadar yoktu. İsviçreli. Almanca yazıyor ve Almanca’nın yaşayan en büyük yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Kendisinden, Everest Yayınları, “Köpek” adlı romanını yayımlayınca haberim oldu. “Köpek”in ‘bir kırılma sonucunda hayatını sanat eserine dönüştürmüş yoldan çıkan adam’ı anlattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İsmi yok (isimsiz anti- kahraman, modern hikâyelerde kullanılan klasik metaforlardan biridir: Yoldan çıkma, ilk önce dayatılmış ismin reddiyle ya da yok sayılmasıyla başlar). Nizon’un “Köpek”inde bir ‘sokak serserisi’ var;  “Dokunulmazlardanım, yırtık pırtık kıyafetimle sosyal olarak pek kabul edilebilir görünmüyorum” diyor.

Tabii ki hep aynı adam değildi. İsmini, ailesini, sahip olduğu her şeyi reddetti ve sokaklara çıktı. Yaşamını bir sanat eserine mi dönüştürmeye çalışıyor yoksa? Bu reddettiklerine ‘hikâyesi’ dahil: “Benim bir hikâyem yok” da diyor, neden? Çünkü “Yaşam bir hikâyeye sığdırılamaz. Hikâyeler yaşama vurulmuş darbelerdir”.

“Benim bir hikâyem yok” diyen, hikâyesini reddeden bir adamdan ne öğrenebilirsiniz? Size ne anlatabilir? “Sınırsız bir itaatkârlık ne büyük külfet” diye düşünen ve ‘sınırsız itaatkârlık gerektiren bağları’ elinin tersiyle iten bir adam size hangi ‘erdemlerden’ bahsedebilir? “Homo Faber”in yazarı Max Frisch zamanında Paul Nizon’a şöyle bir telgraf yollamış, 1963’te: “Canto’yu okudum ve anladım. Sizi kutluyorum ve yeteneklerinizde dolayı sizi kıskanıyorum.” Frisch, Nizon’a bir telgraf atıyor ve “Eserinizi anladım” diyor. Demek, çetin bir yazar var karşımızda. Gerçekten “Köpek” de öyle: 70 sayfa fakat minik bir ceviz kadar katı.

İsimsiz kahramanımızın dediği gibi: “Herkes düzgün sanılan bir benliğin kabuğunda uyuyup, başka biri olarak uyanabilir”. Değişmiş, ‘yoldan çıkmış’, bir sabah başka biri olarak uyanmış ve geriye elinde “sadece bu köpek” kalmış bir adam. Sokaklarda dolaşıyor ve anlatıyor: Nasıl ‘görünmez’ oldum? Yaşamımı nasıl bir sanat eserine dönüştürdüm? “Hayat hikâye yazmaz. Yaşanmışlığa farklı anlamlar vererek hikâyelere çeviren ve oraya tıkıp tüm kapıları kilitleyen biziz”.

İyi okumalar.

Mehmet Hakan Kekeç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment