Egoist okur

Poirot geri döndü! Her zamanki kadar kibirli ve flörtöz…

İyi haberi birkaç hafta önce vermiştim. Poirot döndü! Sophie Hannah adlı bir polisiye roman yazarı “Monogram Cinayetleri” aracılığıyla onu geri döndürdü. Hem de Agatha Christie Vakfı’nın onayıyla… Tabii benim kafamdaki esas soru şuydu: Sophie Hannah’nın Poirot’sunu da Agatha Christie’nin Poirot’su kadar sevebilecek miydim?  Altın Kitaplar’dan çıkan bu macerayı yeni okudum, o yüzden ancak şimdi yazabiliyorum.

Gülenay Börekçi

monogram cinayetleri sophie hannah hercule poirot 1

Kütüphanesindeki kitapları inceliklerine ve kalınlıklarına göre dizen dedektif

Çok sevdiğim bir roman kahramanını en sinir olduğum özelliğiyle anmamın sebebi nedir bilmiyorum, bunu terapistime sormalıyım belki. İşe bakın ki bir terapistim yok… Her neyse, sinir olduğum bu özelliğini bir yana bırakıp size Poirot’yu anlatayım.

Polisiyle yazarı Agatha Christie’nin bu en ünlü kahramanı, ilk kez “The Mysterious Affair at Styles” adlı 1920 tarihli romanla çıkmıştı okur karşısına. Bu kendine has dedektif o kadar sevildi ki, Agatha Christie daha sonra da onun maceralarını yazmayı sürdürdü.

Alıştığımız dedektiflerden çok farklıydı. Hatta İngiliz ve Amerikalı okurlara epeyce acayip gelecek alışkanlıkları vardı. Avrupalılığını vurgulayan aşırı bir nezaketle konuşuyor ama gerektiğinde sert ve açık sözlü olmaktan da çekinmiyordu. Bulunduğu yerdeki en zeki ve entelektüel kişi hep o oluyordu. Bilmediği konu, üzerine konuşamayacağı şey yoktu. Sonra, geçmişi hakkında hiçbir şey bilmiyorduk, bir ailesi yoktu, her daim yapayalnızdı.

Biraz daha ayrıntı verebilirim… Kısacık boyuna rağmen dünyanın en karizmatik adamlarından biriydi. Yakışıklı sayılmazdı, insanın içini okuyan yemyeşil gözleri ve yumurta biçimli bir kafası vardı. Saçları simsiyahtı. (Gerçi onun sebebini daha sonra öğrenmiştik ama şimdi o konuya hiç girmeyelim.) Bıyıkları incecik ve hep muntazam dururdu. (Eh, çünkü balmumuyla tarıyordu.) Pahalı deri ayakkabılar giyiyordu ve kılık kıyafeti hiçbir zaman kırışık, buruşuk olmuyordu. Lükse düşkündu, güzel ve kaliteli şeyleri seviyor, egzotik içeceklere, pahalı restoranlara bayılıyordu. Otel odalarında yaşamayı tercih ediyordu. “Yöntemin her şey olduğuna” inanıyor, nizam ve intizama çok önem veriyordu. Yediklerinin şekli şemali bile bile önemliydi onun için. (Misal, sabah iki yumurta yiyecekse aynı büyüklükte olmalıydılar, yoksa Poirot’yu kimse o kahvaltı sofrasında bir dakika tutamazdı.) Ayrıca dalga geçebilirsiniz ama n’apalım bunu da söyleyeceğim: Kütüphanesindeki kitapları incelik ve kalınlıklarına göre diziyordu.

Aslında anlatacak şey çok… Aksanına rağmen çok iyi İngilizce konuşan Poirot İngilizleri ve alışkanlıklarını tamamen anlaşılmaz buluyordu. Epeyce kibirliydi. Egosu şişkin olduğu için, adını duyar duymaz herkesin onu hayranlıkla dinleyeceğinden emindi. Böyle olmadığında çileden çıkıyordu. Parayı sevdiğini açık açık söylese de ona teklif edilen her vakayı kabul etmiyordu. (Allahtan epeyce zengindi, parasının kaynağı konusunda ser verip sır vermese de Messarro Gratz marka bir arabası ve özel şoförü olduğunu biliyoruz.) Flörtöz bir adamdı sonra. Elbette kendi usulünce… Güçlü kadınları çekici buluyordu. (Ama daha ileri gittiğini açıkçası hiç görmedim. Gittiyse bile benim okuduğum romanlarda hayatının o safhalarını yoktu.)

Cinayetleri çözmek için kullandığı yöntem, kıpırdamadan oturup saatlerce düşünmek, kendi deyişiyle beyninin “küçük gri hücrelerini” çalıştırmaktı. Bütün suçların altında psikolojik nedenlerin yattığına inanırdı. En önemli özelliklerinden biri yasalara pek aldırış etmemesi, gerektiğinde kanun dışı yöntemlere başvurabilmesiydi. Bu, kimi zaman perdenin arkasına gizlenip mahrem bir konuşmayı dinlemek, kimi zaman da bir kadının iç çamaşırlarını karıştırarak bir şey saklayıp saklamadığına bakmak olabiliyordu. (Nadir durumlarda katilin gitmesine izin bile vermişti. Ama bunu hangi kitapta yaptığını izninizle söylememeyeyim, kendiniz keşfedin.)

Ama bir dakika niçin di’li geçmiş zamanda yazıyorum ki. Nasılsa o geri döndü :)

Hercule Poirot ve “küçük gri hücreleri”, Sophie Hannah’ya teslim…

Ama sırayla… Bir Agatha Christie hayranıysanız, hatırlayacaksınız, dünyanın en keskin zekalı ve zarif dedektifi Belçikalı Hercule Poirot, yıllar önce pırıl pırıl boyanmış deri ayakkabıları ve her zamanki gibi titizlikle şekil verdiği ince bıyığıyla ölü bulunmuştu. “Curtain” adlı macerada… Yayın dünyası için bu öyle büyük bir olaydı ki New York Times gazetesi, ilk kez bir roman karakteriyle ilgili olarak ölüm ilânı yayınlamıştı.

İyi haberi vermiştim. Poirot döndü! Sophie Hannah adlı bir polisiye roman yazarı onu geri döndürdü. Hem de Agatha Christie Vakfı’nın onayıyla…

Tabii benim kafamdaki esas soru şuydu: Sophie Hannah’nın Poirot’sunu da Agatha Christie’nin Poirot’su kadar sevebilecek miydim?

Cevap veriyorum: Sevdim. 1929 yılında Londra’da geçen “Monogram Cinayetleri”, beklediğimden çok daha iyi bir roman çıktı. Bir süre sonra yazarının Agatha Christie olmadığını bile unuttum. Daha doğrusu aldırmamaya başladım. Hannah hem karaktere tamamen sadık kalmıştı, hem de sahiden gri hücreleri çalıştıracak türden ilgi çekici, özgün bir cinayet kurgusu yapmıştı. Başta Poirot’nun yeni “çömez”i Catchpool olmak üzere ilk bölümden son bölüme arzı endam eden renkli karakterler de romanı sevmemde etkili oldu. (Tabii “eski çömez” Hastings’in yeri ayrı, romanda en çok onu özledim.)

Neyse, bu kadarı yeter. Her bölümde “Aman allahım, şimdi ne olacak” dedirtecek bir olayın vuku bulduğunu ve Hannah’nın cinayetleri örten esrar perdelerini teker teker kaldırırken küçük küçük yeni esrarlar da yarattığını söyleyip bu noktada susayım. Çünkü galiba anlatırken hikayenin gidişatına dair gereğinden fazla ipucu verebiliyorum. Bir polisiye romanı anlatırken spoiler vermek cinayet sayılır, öyle değil mi?

“Monogram Cinayetleri” için tek eleştirim var, onu da söyleyemem, çünkü tamamen cinayetlerin çözümüne dair -ve epey mühim- bir ayrıntı.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to “Poirot geri döndü! Her zamanki kadar kibirli ve flörtöz…”
  1. Sevgili Gülenay Börekçi;
    Poirot’nun dönüşü ile ilgili ilk yazınızı heyecanla okumuştum. Şimdi bu yazı da epey hoşuma gitti. Son derece merak ediyorum Poirot’nun dönüşünü ve hikayesini, yurda döndüğümde ilk iş okuyacağım. Poirot çok sevdiğim ve hayatımda önemli yere sahip bir karakter. Tv dizisini büyük bir heyecanla takip ediyorum, o malum bölümde televizyonun karşısında sanki gerçekten ölen bir yakınım için ağlar gibi dakikalarca gözyaşı döküp hıçkırmıştım. Ayrıca David Suchet gerçekten harkulade bir Poirot benim gözümde. Onun küçük gri hücrelerini çalıştırmasını, sevimli yürüyüşünü, titizliğini ve sevgi dolu gözlerini özlüyorum. Geçmişe dair hikayesini merak ediyorum çok, büyük bir hüzünle kaplı gibi sanki hikayesi, gözlerinde hep o keder dolu bakışları görüyorum ekrandan. Hastings’in yerine gelen çömeze alışabilir miyim bilmiyorum ama denemeye değer.
    Blog sayfamda Poirot’a bir mektup yazmıştım çözmesini arzu ettiğim rüyam ile ilgili http://tugbatekeli.blogspot.com/2014/09/poirota-mektup.html belki hoşunuza gider. Hatta isimsiz bir yanıt bile aldım Poirot imzalı. Gerçekten bana yazdığına inandığım çok dakika oldu. Günlerime renk, heyecan doldu aniden ve hala düşündükçe meraklanıyorum.
    Geri dönmesine çok mutlu oldum. Minik bir ipucu dahi içermeyen titiz yazınız için de ayrıca teşekkürler:) Umarım gelene kadar merakım beni ele geçirmez…
    Sevgilerimle

    • Tuğba, gözümden kaçmış bu yorum, çok teşekkür ederim. Blog yazına sabah bakacağım, uçağa giderken. çünkü Paris yolundayım ve hiçbir işi yetiştiremeyecekmişim gibi geliyor :)))

      Yazıdan anlaşılıyor mu bilmiyorum ama aslında Sophie Hannah’ın kitabının bilhassa son üçte birlik bölümü çok karışık geldi bana. Karmaşık olayları aslında hiç öyle değillermiş gibi anlatabilme kabiliyetine sahip Agatha’mızı özledim :(

      Sevgiler

Leave A Comment