Egoist okur

Hercule Poirot ve Pera Palas’taki hayalet

Birkaç gün önce Egoist Okur‘da görmüş olmalısınız; Agatha Christie‘nin en sevdiğim dedektifi Hercule Poirot, aradan onca yıl geçmemiş gibi maceralarına devam ediyor. Şaka değil, gerçek… Sophie Hannah adlı bir yazar, Agatha Christie Vakfı’nın onayıyla Monogram Cinayetleri adlı bir roman yazmış ve ünlü Belçikalı dedektifi canlandırmış. Bir fan fiction örneği olan bu roman o kadar güzelmiş ki Agatha’nın torunu Matthew Pickard bile hayranlığını gizleyememiş.

Şahsen yukarıdaki videoyu seyredip Hercule Poirot‘nun döndüğünü öğrenince, ister istemez tarihi Pera Palas Oteli’nin bordo ve siyah renklerle döşenen ve artık Agatha Christie’yle özdeşleşen 411 numaralı odasında kalıp hayalet avcılığı yaptığım geceyi hatırladım…

Monogram Cinayetleri’ni okumaya vakit gitirmeden başlayacağım ama o zamana kadar Pera Palas Oteli’nde Agatha’nın hayaletiyle buluşmayı denediğim gecenin öyküsünü okumaya ne dersiniz? Ek olarak Pera Palas’ın kısa tarihçesini de okuyabilir, fan fiction denen yeni edebiyat türünü ele aldığım yazıya bakabilirsiniz.

Gülenay Börekçi

gulenay börekci agatha christie hercules poirot 1

Pera Palas’ta hayalet avı

Tarihi Pera Palas Oteli’nin artık Agatha Christie’yle özdeşleşen 411 numaralı odasında kaldığım geceyi anlatacağım bugün. Yani 19. yüzyılın sonunda, İstanbullu Levanten Alexander Vallaury tarafından tasarlanan Pera Palas Hotel’i köşe bucak gezip dolaştıktan, Greta Garbo, Ernest Hemingway ve Pierre Loti odalarına göz atıp otelin çeşitli köşelerinde sergilenen antikaları gördükten, burasının günümüz steampunk çılgınlığının merkez üssü olabileceği hissi veren birtakım araç gereçlerin tuhaf mekanizmalarını uzun uzun inceledikten, terasa çıkıp Haliç manzarasının tadını çıkardıktan, Agatha Restaurant’da şahane bir akşam yemeği yedikten ve nihayetinde siyah ve bordo renklerde döşenen ünlü 411 numaralı odanın kapısından içeri girdikten sonra bir gerçeği hatırladım: Dünyanın en ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie’nin başımıza musallat ettiği en büyük esrar, kendi hayatına dair olandı.

Yazar 8 Aralık 1926’da, yani 36 yaşındayken 11 gün boyunca sırra kadem basmıştı. 11 gün ve 11 gece ondan haber alınamamış, karış karış arandığı halde Christie İngiltere’nin hiçbir yerinde bulunamamıştı. Arabası göl kenarında, üstelik devrilmiş halde bulununca, daha da kötüsü içinden peruğu çıkınca işler iyice karıştı. Polis onun bir cinayete kurban gittiğinden şüpheleniyordu. Bir gece önce komşular, kocası Archiebald Christie’yle yazarın şiddetli kavgasına tanık olmuştu. Lakin Archie’nin de doğrusu epey sağlam bir tanığı vardı: Kavgadan sonra kucağına sığındığı ve bütün hafta yanından ayrılmadığı metresi Nancy Neele.

Agatha Christie tam 11 gün sonra Yorkshire’da bir otelde bulundu. Otele asıl adıyla değil, intikamcı ruhunun delili olarak rakibesinin soyadını ödünç alarak Teresa Neele olarak kaydolmuştu. Hekimler yazara “psychogenic fugue” tanısı koydular. Sebep, sevgili kocasının onu aniden terk etmesinden kaynaklanan ağır depresyondu. (Tam Türkçesi olmayan bu ruhsal bozukluk, kişinin kim olduğunu tamamen unutarak kendine yeni bir kimlik uydurması, bu yeni kimliğin gerçek olduğuna sonuna kadar inanması olarak tarif ediliyor sanırım.)

Aradan yıllar geçti. Asıl fırtına, kopmak için yazarın ölümünü bekliyordu. Hollywood’un dev yapım firması Warner Bros. Agatha Christie’nin hayatına dair bir film yapmaya karar verdi. Fakat o 11 günlük sırra kadem basışın açıklaması pek de heyecan verici sayılmazdı. Yetkililer daha alengirli ve gösterişli bir hikâyenin peşindeydi. O 11 gün içinde neler olmuştu? Yazar belki hayatının aşkıyla tanışmıştı. Belki bir kiralık katille buluşup kocasını öldürtmeye niyetlenmişti. ‘Belki’ler yetmeyince boşlukları tamamlasın diye medyum Tamara Rand’e başvuruldu. Rand, transa geçerek yazarın o sırada başka bir isimle İstanbul’daki Pera Palace’ın 411 numaralı odasında kaldığını söyledi. Odayı iyice araştıracak olurlarsa bir köşede bir anahtar bulacaklardı. O anahtar da araştırmacıları Agatha’nın gizli hatıratına götürecekti…

Gerçekten de 411 numaralı odada, süpürgeliğin hemen arkasında küçük bir anahtar bulundu. Burası aslında Christie’nin sonradan -kendi adıyla- sık sık kaldığı, hatta Doğu Ekspresinde Cinayet adlı romanını kaleme aldığı odaydı. Ama o kadar! Odada 1926’da buraya geldiğine dair bir iz yoktu. Gerisi ya hiç yaşanmamıştı, ya da ruhlar âlemi bizim hakikati öğrenmemize henüz izin vermiyordu.

Bana gelince; o meşhur anahtarı gördüm, 411 numaralı odanın duvarlarını süsleyen fotoğraflara ve gazete kupürlerine baktım, raflardaki roman külliyatını karıştırdım, hatta Agatha Christie’nin otobiyografisini bile inceledim. Hayır, 411 numaralı odada yaşanmış olabileceklere dair en küçük bir şey öğrenemedim. Ortalıkta yazarın hayaleti filan da görünmüyordu. Sonra? Eh, tabii ki yemekte içtiğim iki kadeh kırmızı şarabın da etkisiyle vücudumu saran uykuya teslim oldum. Gördüğüm rüya bana kalsın.

Polisiyenin kraliçesi

Küçük yaşta edebiyata ilgi duyduğunu belli eden Agatha Mary Clarissa Christie, ilk romanı Styles’daki Esrarengiz Olay’ı 1914’te yazdı. Kitap birçok yayınevince geri çevrildikten sonra 1920’de yayınlandı. Belçikalı kahramanı Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı inceliğiyle okur tarafından çok sevildi. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözüyor, bu arada İngiliz yüksek sınıfının saklı kirli yönlerini ortaya döküyordu. Yazar daha sonra Miss Marple adının verdiği başka bir tip daha yarattı. Hiç evlenmemiş yaşlı bir kadın olan bu amatör dedektif de çok sevildi.

Christie’nin en güzel romanları

Roger Ackroyd Cinayeti: Agatha Christie’nin hiç satmayan ilk kitabından sonra yazdığı ve kısa sürede rekor satış rakamlarına ulaşan bu polisiye, okurların ilgisinin yanı sıra eleştirmenlerin de hayranlığını kazandı ve bir bakıma polisiye türünün tarihini değiştirdi. Üniversitelerde başlı başına ders olarak okutulan roman hakkında sonradan bir sürü kitap da yazıldı.

10 Küçük Zenci: Başarılı ama tartışmalı bir roman. On Küçük Zenci adı ırkçı bulundu ve Afrika kökenli Amerikalıların büyük itirazıyla karşılaştı. Bunun üzerine yazar kitabın adını On Küçük Kızılderili olarak değiştirdi. Fakat bu kez Amerikan yerlileri itiraz etti. Sonuçta kitabın adının Geriye Kimse Kalmadı olmasına karar verildi. Sonuçta 10 anlatıcısı olan ama anlatıcıların hepsinin sonunda öldüğü ve cinayeti soruşturacak kimsenin kalmadığı polisiye hikaye türün başyapıtlarından olmayı sürdürüyor. Ama bizde hâlâ On Küçük Zenci adıyla yayınlanıyor.

Doğu Ekspresinde Cinayet: Filmi de çekilen roman Agatha Christie’nin ve tabii ki dedektifi Poirot’nun finaldeki şaşırtıcı seçimiyle de unutulmaz. İnsanın iyilik ve kötülük üzerine adamakıllı düşünmesini sağlıyor.

Ve Perde İndi: Daha önce yazmıştım… Yazarın belki de en tuhaf romanı. ABC Cinayetleri’yle birlikte favorim. Hercule Poirot’nun Christie tarafından yazılmış son macerası. Hiç cinayet işlemeyen bu yüzden de suçu yasalar karşısında kanıtlanamayacak olan bir seri katili anlatıyor. Nasıl mı? Okuyun.

Arkeolojik hazine

Mutluluğu ikinci kocası arkeolog Max Hollowan’da bulan cinayet kraliçesi rivayete göre bir keresinde şöyle demişti: “Bir kadının sahip olabileceği en iyi şey arkeolog kocadır, çünkü yaşlandıkça kocasının gözünde kıymeti artar.”

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment