Egoist okur

“Popüler işler hep vardı ama onlara ‘büyük roman’ denmezdi”

Yazar ve müzisyen Kürsat Başar’la, yeni kitabı “Aslında Hayal”i konuşmak için buluşuyoruz. Kitapta, İstanbul, Ankara, Kıbrıs ve Doğubayazıt’ta geçen çocukluk ve gençlik yıllarını, edebiyatla, müzikle tanışmasını, sanat dünyamızın birbirinden ilginç, sıra dışı şahsiyetleriyle karşılaşmalarını anlatıyor. Arka planda 1950’ler ve 60’ların siyasi atmosferi var…En güzel bölümlerden birinde farkında olmadan Audrey Hepburn’ün Ritz’de kaldığı odaya “sızması”nın hikayesini anlatıyor…

“Aslında Hayal”in en tatlı bölümlerinden biri, “Başucumda Müzik”in yazılış hikâyesi. Görmediği, hiç tanışmadığı iki insanın aşkını anlatırken, farkında bile olmadan eklediği bazı ayrıntıların gerçekle neredeyse bire bir örtüştüğünü kitabın yayınlanışından yıllar sonra keşfetmiş Başar. Bir örnek: Fatin Rüştü Zorlu’nun sevgilisi Vesamet Hanım’dan etkilenerek yarattığı genç kahramanı romanda Ritz Otel’de kalıyor, Audrey Hepburn’ün “Öğleden Sonra Aşk” filmini seyrediyor. Yıllar sonra tanıştıklarında, “Nereden biliyordunuz annemin hangi otelde kaldığını, o günlerde ne yaptığını?” diye sormuş Vesamet Hanım’ın kızı. Meğer annesi gerçekten de Ritz’de kalıyormuş ve o sırada otelde “Öğleden Sonra Aşk” filminin çekimleri sürüyormuş. Audrey Hepburn’ün kostümleri de Vesamet Hanım’ın kaldığı odanın gardrobunda duruyormuş. Bunun gibi öyle şaşırtıcı tesadüfler var ki, yazının zamanı aşan bir sezgi gücü olup olmadığını merak ettiriyor insana, Kürşat’a bunu soruyorum…

“Yazarların kâhinlik yönü vardır denir ama ben, ‘tesadüf’ demeyi tercih ediyorum. Yine de bir hikâyenin içine girip onunla birlikte yaşamaya başladığında, zamanla onun biraz ötesini de görecek hale geliyorsun. Yakından bakmayı sürdürürsen, öykü senin gerçekliğin oluyor” diye cevap veriyor.

Hayatına dair “içeriden” bilgiler verdiği bu kitabıyla ilgili konuşmaya oradan devam ediyoruz… Elbette genç yazarların eğlenmek için aralarında neler yaptığını, kimlerin kimlere entelektüel zulüm uyguladığını, neden artık eskisi kadar iyi kitaplar yayınlanmadığını ve diğer mühim meseleleri de konuşuyoruz…

Gülenay Börekçi

Kürşat Başar: ASLINDA HAYALET…

gulenay borekci kursat basar egoistokur everest

“Romancılar garip insanlar. Öyle olmasa dünyanın içinde kendilerine başka dünyalar kurmaya kalkışırlar mıydı?”

Kürşat Başar: ‘Çok kitap basılıyor günümüzde ama hiçbiri heyecan verici işler değil’

Kitaplarında kendini anlatmadın ama bilhassa ilk üç kitabın böyle zannedildi. “Aslında Hayal” doğrudan hayatını yazdığın ilk kitap…

Demek ki yaşlandım, son 1-2 yıldır kendi hayatıma bakıyorum. (Gülüyor.) Sevdiğim yazarların biyografilerini okurken, en çok yaratma sürecinde zihinlerinden geçenleri, yazdıklarıyla yaşadıkları, arasındaki paralellikleri merak ederim. Bu yüzden ben de geriye dönüp yazmanın doğası ve bunun bendeki işleyişi üzerine düşünmeye, bağlantıları aramaya karar verdim.

Önceki romanın “Yaz”ı tamamlayan bir kitap gibi geldi bana, birbirlerine ayna oluyorlar… O da seni zamanda yolculuğa çıkarmıştı. “Yazmak bir nevi zaman makinesidir” diyorsun “Aslında Hayal”de. Kendinle ilgili bildiğini bilmediğin neleri keşfettin o makinede?

Ben de büyük üzüntüler, sıkıntılar yaşadım ama bu kitabı yazarken şunu gördüm, kendimi yapayalnız hissettiğim o dönemlerden hep yazı sayesinde çıkmışım, kayıpların etkisini çalışarak atlatmışım. Acının, trajedinin büyüsüne kapılabilir, bunalıma girebilirdim. Hayal kırıklığına uğradığımda, “Niye böyle oldu” diye sızlanmak yerine, kendimi yazıyla iyileştirmişim. Geçmişin kırgınlıklarını, küskünlüklerini hatırlamayışım da güzel. Hafızam kötülükleri elemiş…

Mutluluğa kabiliyetli bir insan mısın?

Çok küçük şeylerle bile mutlu olabiliyorum. O an neyle uğraşıyorsam, onu düşünüyorum sadece. Kitabım yayınlanacak mı, yayınlanırsa eleştirecekler mi, akşamki konsere kaç kişi gelecek, bunlar aklıma gelmiyor. Yazı ve müzik beni fazlasıyla heyecanlandırıyor, ötesiyle meşgul olmuyorum.

Edebiyat, müzik, senaryo yazarlığı, televizyon programcılığı; çok farklı işler yapıyorsun…

“Neden böyle lüzumsuz işlerle uğraşıyorsun” diye soranlar da var, sen sormuyorsun neyse ki. (Gülüyor) Farklı alanlarda üretmek bizde pek takdir gören bir şey değil.

Bir yazar müzik yaptığında ya biri ya öteki eksik kalıyor sanılıyor…

Halbuki birini yapmak diğerinden geri kalmayı gerektirmiyor. Planlı programlı seçmedim ben yaptığım işleri. Çocukken çok kitap okur, bir yandan da yazmaya gayret ederdim ama sokakta futbol oynamayı da severdim. Barda çalmayı da seviyorum. “Ağır adam” havasında ki kasıntı entelektüel imgesi bana çekici gelmedi.

“Yazarlık yalan söyleme sanatı, bir göz boyama oyunudur…” Bu kitapta yalan söyledin mi?

Yalan söylemedim ama bazı şeyleri atlamayı tercih ettim. Diyelim ki bir sihirbazlık gösterisini izlemeye gittin. Adamın, önündeki sehpaya uzanmış kadını gerçekte ikiye kesmeyeceğini baştan biliyorsun, yine de yüreğin ağzına geliyor. Gönüllü gitmişsin oraya, aldanmayı isteyerek. Yazar da sihir yapıyor ama illüzyon numaralarıyla değil, sözcüklerle.

“Başucumda Müzik” çıktığında annen, “Madem hikeyeyi yazarken her şey senin elinde, neden üzdün o insanları, neden âşıkları kavuşturmadın?” diye sormuş.

Aslında üzmeyebilir, kitabı mutlu bitirebilirdim. Aklımdan geçirmedim de değil. Öte yandan, o hikayede bana çekici gelen şey, trajedinin boyutuydu. Herkes adamın başına ne geleceğini az çok anlıyor, biliyor, kadın da… Yine de, “Belki idam etmezler” diye bir umut bekliyor.

‘Popüler işler olmasın demiyorum, onlar hep vardı ama ‘büyük roman’ olarak değerlendirilmezlerdi’

Yine kitaptan devam edelim… “Genç entelektüeller ne yapar? Yaşlı entelektüellerin dedikodusunu…”

Lisedeyken çok kitap okur, arkadaşlarla çok kitap konuşurduk, bir de o dönemin anlı şanlı entelektüellerini çekiştirip dururduk. Düşünsene; bir yandan hayransın çoğuna, bir yandan da düzenle uzlaştıklarına inandığın için onları biraz küçümsüyorsun. Zaten her şeyi sen biliyorsun, dünyayı sen değiştireceksin… Haddimizmiş gibi Faulkner ya da Kafka eleştirirdik. O gençlik kibri bittiğinde, kendini o kadar da ciddiye almamaya başlıyor, meseleleri büyütmemeyi öğreniyorsun. Tabii yaşlandığında da goygoya devam edenler vardır ama ben onlardan değilim.

Gençler eskisi kadar kitap okuyor mu bilmiyorum ama eskisi kadar kitaplardan söz etmiyorlar benim gördüğüm kadarıyla, ne dersin?

Bizim memlekette yazarlar başka yazarların kitaplarını okumaz, müzisyenler başkasını dinlemez, sinemacılar film seyretmez. Çok mu önemsiyorlar kendilerini, bu yüzden mi başkalarını görmezden geliyorlar? Gerçi kimse yabancı yazarları övmek konusunda cimri değil. Zerre kıymetiharbiyesi olmayan bir kitabı aylarca konuşuyorlar. Kardeşim, Hemingway’in izlerini takip ediyorsun ama bir de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın izlerini takip et, bakalım ne bulacaksın. Orhan Pamuk müze açtı, edebiyatçılardan kaç kişi baktı? Sahici bir iş mi, uyduruk mu, romanıyla nasıl bağlantıları var, hiç mi merak edilmez? Herkes Tanpınar’ı seviyor ama okuyan az. Kitaplar reklamcı kafasıyla yazılıyor, yayıncılar slogan peşinde koşuyor, ‘proje romancılığı’ diye türedi. Boşuna kendilerini kandırmasınlar, dünyada ne pompalanıyorsa, onun peşinden gidiyorlar aslında.

“Edebiyatımız son zamanlarda 30 yıl geriye gitti” diyorsun…

Çünkü çok kitap basılıyor ama hiçbiri heyecan verici değil. Halbuki yıllarca çok kitap basılmasını savunmuştum; yayıncılık endüstrileşsin, daha çok yazar çıksın, daha çok kitap okunsun istemiştim. Bu oldu ama o kadar. Hayal ettiğim yaratıcı potansiyel bir türlü oluşamadı. Hızlı yazılan, hızlı okunan kitaplara okuru da alıştırdılar. Popüler işler olmasın, sabun köpüğü kitaplar yazılmasın demiyorum, onlar hep vardı ama günümüzdeki gibi ‘büyük roman’ olarak değerlendirilmezlerdi.

kursat basar egoistokur gulenay borekci everest yayinlari

‘O gün söz verdim, ben kimseye entelektüel zulüm uygulamayacaktım’

Neden işler bu hale geldi sence?

Eskiden “boş konuşma” deyip gideceğimiz şeyler, genel söylem haline geldi. Kahvede arkadaşlarla sohbet üslubunda televizyona çıkıp yalan yanlış bilgilerle tarih anlatamazsın. Yahut bir kitabı eleştireceksen, hiç değilse hobi olarak biraz arka plan bilgisi edinir, hikâyenin geçtiği dönemi ayrıntılarıyla, kronolojisiyle, ideolojisiyle öğrenirsin. Zor bir şey değil, bizim zamanımızda usul buydu. Şimdi herkes aklına eseni yazıyor, ardından başkaları da tekrarlamaya başlıyor…

Şehir efsanelerinin yayılması gibi…

Oğuz Atay ve Sevim Burak çok değerli yazarlar ama kim okuyor? Adlarını cümle içinde geçirmeyi havalı buluyoruz ama hayranlığımız bizde bir dönüşüme yol açacak düzeyde olmuyor. Diğerlerini de ya görmezden geliyor ya da küçümsüyoruz. Biraz elitizm, biraz da cehaletle garip bir entelektüel ada oluşturmuşuz kendimize. Leonardo da Vinci’nin entelektüel olduğunu, sanatta devrim sayılacak işler yaptığını bu arkadaşlar kabul eder mi bilmem ama hep hayatın içinde kalmış. “Ben bu tabloları şöyle akımlardan, böyle felsefelerden etkilenerek yaptım” dememiş. Yapmış sadece. Ve öğrenci yetiştirmiş. Çünkü yaratıcılık başkalarına aktarman gereken bir şey… Bizdeyse entelektüel dediğimiz kişi, halktan kopuk, o yüzden de esamesi okunmayan bir mahluk haline geldi.

Sevim Burak ile tanışmanızı anlattığın bölümde, “O gün anladım; yazarlara sadece iktidarlar zulmetmiyor, yazarlar da birbirine bunu yapıyor” diyorsun. Nasıl yapıyorlar?

O sırada Sevim Hanım 15 yıldır yazmayı bırakmıştı. “Yanık Saraylar”ı okuyup çok sevince yazarını aramaya karar verdim, buldum da. Dokunaklı şeyler söyledi; “toplumcu değil” diyerek ona ödül vermeyen jüri üyelerini, kitaplarını basmayı reddeden yayıncıları, hakkındaki eleştirileri… Küsmüş, içine kapanmıştı. Anlattıkları bir ders oldu bana, “Ben kimseye entelektüel zulüm uygulamayacağım” diye bir söz verdim kendi kendime. Ve birisi bana bunu yaptığında, umursamayacaktım.

‘Sahne hâlâ ürkütücü geliyor’

“Yazarken bir başınasın ve elindeki kitap, en azından bitene kadar, sana ait. Dilediğin gibi oynar, değiştirir, ekler, çıkarırsın. Müzikteyse kafana göre takılsan bile, hem diğer müzisyenlerle hem de seyirciyle etkileşim halindesin. O günkü ruh halin bile sahnede performansını değiştirebilir.”

“Sahneye ilk çıktığımda herkesten daha fazla çalışmam gerekiyordu, çünkü 45 yaşındaydım, geç başlamıştım, çaylaktım. Orkestramdaki müzisyenlerse çocukluklarından beri bu işin içinde olan, dünya çapında ustalardı. Sahne hâlâ ürkütücü geliyor ama neticede 200 konser verdim bugüne dek, o yüzden biraz alıştım.”

“Saksafona başladığımda, medyadan, televizyondan, köşe yazarlığından çok sıkılmıştım. İyi geldi bana, öteki işlerin yükünü hafifletti. Gençken de müzik en büyük hayalimdi ama tembeldim, cesaretim yoktu. Medyadan uzaklaşma isteğimle birlikte, hayatımı değiştirecek bir şeye dönüştü.

Gülenay Börekçi

Kitapları

Aslında Hayal (2016)

Yaz (2014)

Başucumda Müzik (2003)

Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları (1996)

Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum (1992)

Konuştuğumuz Gibi Uzaklara (1990)

Kış İkindisinin Evinde (1988)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment