Egoist okur

Rebecca Solnit + Darren Aronofsky işbirliği: ANNE!

Birkaç kitaba dalmışken keşfettiklerim… Flâneur’ler ve flâneuse’ler… Yürüme, kaybolma ve kendini bulma hikayeleri… Ve sonunda keşfedilen, “Anne!”

Darren Aronofsky’ye teşekkür borçlu olabiliriz. Geçen hafta gösterime giren “Anne!”, feminist edebiyatın güçlü temsilcisi, “Kaybolma Kılavuzu”, “Yürümenin Tarihi”, “Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar” gibi kitapların yazarı Rebecca Solnit’i sinema seyircisiyle ilk kez buluşturuyor. Hem de olabilecek en altüst edici ve yine de incelikli bir biçimde…

Gülenay Börekçi

Flâneur’ler, flâneuse’ler ve “Anne!”

Elimdeki kitaplara bakalım…. David Le Breton’dan “Yürümeye Övgü” (Sel Yayıncılık), Frederic Gros’tan “Yürümenin Felsefesi” (Kolektif Kitap)… Hmmm, ikisi de çok vaatkâr! Üzerine çok yazılıp çizilir bu yürüme konusunun ama ben flâneur’lerden başlayacağım.

Anladığım kadarıyla, flâneur, yani ‘aylak şehir seyyahları’nın doğuşu, tam da şehirlerin doğuşuna denk düşüyor. Yani kırda bayırda aylak aylak gezmek katiyen aynı şey değil; “flâneur” tanımı sadece şehri deneyimleme amacıyla ve ‘para harcamadan’ gezerken köşede bucakta keşfettiklerini başkalarıyla paylaşan kişilerden başkasına uymuyor. Onları, Instagram’a fotoğraf yüklemek ve Facebook’ta daha çok “like” almak gibi boş işlerden başka amacı olmayan sosyal medya fenomenleriyle karıştırmayınız lütfen. Zaman ya da mecburiyet kavramlarını tanımadan, yaptıklarına karşılık beklemeden gezen, deneyimleyen insanlar onlar.

Flâneur’leri anlatan en güzel tarif şu: “Kendini en çok evin dışındayken evinde hisseden kişi”. Fransız şair Charles Baudelaire’se, “Farkındalığı yüksek kaleidoscope’lar” demiş. Bir yerlerde de “Kaplumbağa gezdiricisi” tanımını okumuştum. Gerçekten 19’uncu yüzyıl sonu ve 20’nci yüzyıl başında Parisli flâneur’lerin işi iyice abartıp boyunlarına ince ipten tasmalar taktıkları kaplumbağaları gezdirdikleri söyleniyor. Olabilecek en yavaş şekilde yürümek, böylece en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmamak için… Akımın edebiyattaki temsilcilerine gelince; Ezra Pound, Andre Breton ve “Pasajlar”ın yazarı Walter Benjamin’i sayabilirim. James Joyce’un “Ulysses”i, bir flâneur roman. Şair T.S. Eliot’un “J. Alfred Prufrock’ın Aşk Şarkısı” ise kesinlikle bir flâneur şiir.

Burada duralım: Bir şey dikkatinizi çekti mi? Benim çekti. Aralarında tek bir kadın bile yok. Yürüme kitaplarında eksik olan bu. Peki neden? Amerikalı feminist yazar Rebecca Solnit de tarihteki bütün ünlü yürüyüşçülerin niye erkek olduğunu merak etmiş ve şu sonuca varmış: Çok uzun yıllar boyunca yürüyüş yapmak, avarelik etmek erkeklerle kadınlar için farklı anlamlara gelmiş, çoğunluk kadınların görmek için değil, görülmek için yürüdüğüne inanmış.

Rebecca Solnit söylüyorsa doğrudur, zira kendisi “Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar” ve “Yakındaki Uzak”ın yanı sıra yürümek ve kaybolmak üzerine de iki eşsiz kitap yazmış. “Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi”nde (Encore Yayınları) büyük sanatçılar, sosyologlar ve bilim insanlarıyla beraber kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor. Hem de koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Walter Benjamin ve Patti Smith’e uzanan koca bir kütüphaneyle… Yürümenin şehirleri, şehirlerin yürümeyi nasıl değiştirdiğini hatırlıyor; gitgide büyüyen otomobil sevdamızdan yola çıkarak yürümeyi nasıl bir geleceğin beklediğini düşünüyor. Solnit’e göre, “Yolu değiştirmek, sınırların dışına çıkmak, eve farklı rotalardan dönmek, kısacası kaybolmak insana hep yeni şeyler keşfetme imkânı sunar.”

“Kaybolma Kılavuzu” (Encore Yayınları) adlı kitabında ise, edebiyatta, sinemada, haritalarda, doğada, renklerde, resimde, fotoğrafta, şarkılarda, yollarda ve hatıralarda dolanıyor.Kişisel tarihini büyü hikâyeleriyle ilişkilendirirken ailesinin göçmen coğrafyasında kayboluyor; kaplumbağalarla, vaşaklarla, yılanlarla göz göze geliyor, dağlarla, çöllerle yüzleşiyor. Ve diyor ki: “Hiç kaybolmamak, aslında hiç yaşamamaktır; nasıl kaybolunacağını bilmemek sizi felakete sürükler. Önemli olan bütün dünyayı kaybetmek, onun içinde kaybolmak ve bütün bu aşamalardan sonra ruhunu bulmaktır.”

Solnit’e yeniden döneceğiz ama önce kadın ve yürüme meselesine epeyce kafa yoran, bununla kalmayıp “Flâneuse: Women Walk the City” (Şehri Gezen Kadınlar) adlı bir kitap yazan bir başka kadından bahsedeceğim. Lauren Elkin, gerçeğin hiç de sanıldığı gibi olmadığını, Virginia Woolf’tan George Sand’a to Sophie Calle’den Martha Gellhorn’a şehri adım adım gezen ve yaratıcılığının tam da bunu yaparken serbest kaldığını fark eden kadınları anlatıyor. Daha yeni örnekler de veriyor… Mesela büyük şehirleri baştan aşağı kat ederken bir yandan da gördüklerinin karakalem resimlerini çizen Laura Oldfield Ford ya da Londra turuna çıkacaklara mükemmel sesli rehberler hazırlayan modern sanatçı Janet Cardiff… gerçi flâneur’lük etmek için rehbere ihtiyacınız da yok. Belki bir tek Google Maps.

Kim bu ‘anne’ ve kim bu ‘misafirler’?

Rebecca Solnit’e döneceğiz demiştim ya, bugünlerde onun bambaşka bir yönünü keşfedeceğiz. “Requiem for a Dream”, “Dövüşçü”, “Siyah Kuğu” gibi filmlerin dahi yönetmeni Darren Aronofsky’nin “Anne!”si, Solnit’i sinema seyircisiyle buluşturan film aynı zamanda. “Anne!”, eleştirmenlerle seyircileri keskin bir hatla ikiye bölen tuhaf ve sürprizli bir “ya seversin ya nefret edersin” filmi. “Aronofsky şımarıklık etme özgürlüğünü kullanmış” diye kestirip atan da var, bugüne kadarki en şairane ve sert filmini çektiğini söyleyen de. İzleyip kendiniz karar verin. Sonuçta işin içinde Aronofsky, Michelle Pfeiffer, Javier Bardem ve Jenniffer Lawrence da var. Eh, bir de söylediğim gibi, feminist edebiyatın güçlü temsilcisi Rebecca Solnit.

Hikâyenin sürprizini kaçırmak istemediğim için minicik bir özet geçeceğim: Solnit senaryonun yaratıcısı değil, o kısımdan tamamen Aronofsky mesul. Fakat filmin, ancak finalde öğrenebileceğiniz özünü oluşturan şeyi o yapmış ve Hristiyanlığın en temel duasının yeni bir versiyonunu, bir uyarlamasını, tam da feminist bir yazara yakışacak türden farklı bir şeklini yazmış. Burada kesiyorum, dediğim gibi hikâyeyi açık etmeye niyetim yok. Ama şunu söyleyebilirim: Filmde kimi izliyorsanız, onun aslında başka biri olduğunu öğreniyorsunuz. İlham kaynağını yitirmiş şair, şair değil. Onun endişeli ve kederli eşi, eş değil. İkisinin evine habersiz gelip yerleşen ve buldukları her şeyi vandalca kullanıp ortalığı darmadağın edenler de misafir değil. Seyrettiğimizde konuşuruz.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment