Egoist okur

Recep İvedik ve adab-ı muaşeret

Egoist Okur’un en sevdiğim yanları, yeri geldiğinde bana aylarca mağarama sığınma özgürlüğü tanıması ve istediğim yazıyı istediğim zaman yayınlamama izin vermesi… Bu yazı, 2008’den geldi. Severek yazmıştım, umarım siz de severek okursunuz.

Nereden geldi aklına diye soracak olursanız, Beylerbeyi’ndeki Çıtır köpeğin ölümünü ve oradaki vicdansızlığı okuyunca hatırlayıp çıkardım arşivden. Zaten tam o sırada arkadaşım Derya, bizim Twitter topluluğuna “Kızmazsanız bi’ şey söyleyeceğim, şu an “Recep İvedik 3”ü seyrediyor ve çok gülüyorum” demişti. Yenilerde Onur Ünlü’nün videosunu da seyretmiştim.

Eh, madem öyle, işte yıllar önce ‘Recep İvedik’i, daha doğrusu o tatlıların tatlısı kedili, asansörcü çocuklu sahneyi seyredince yazdığım yazı.

Gülenay Börekçi

Recep İvedik rolünde yetenekli Bay Şahan Gökbakar

Yalnızlığı insan kalabalığına tercih eden ve dünyayı filmlerden öğrenen Recep İvedik

Çocukluk kahramanım, Şener Şen’in Pilot Vecihi’siydi. Eski model tayyaresiyle yeri göğü inletirdi. Ortalık sarsılıyorsa, anlardınız, gelmişti. Ayşen Gruda’ya âşıktı. Bir keresinde, eğilip gül uzatmıştı ona gökyüzünden… Sonra pervaneye takılan çamaşırları getirmişti, ütületerek. Münir Özkul’dan kızını isterken ‘Kan ve Gül’ü söylüyordu: “İstiyorum, veriyor musun?” I-ıh. “Ağlıyorum, veriyor musun?” Yooo. “Peki, öyle olsun!”

Çok tatlı adamdı, çoook…

Yıllar geçti; kahramanlarımın sayısı arttı, aralarına yeni yüzler katıldı. Peter Sellers, Mel Brooks, John Belushi, Michael Keaton, Bill Murray, Kevin Kline, Jim Carrey, Ben Stiller ve ötekiler, yani komedyenler…

Peki ya Recep İvedik? O benim kahramanım olabilir mi? Olur mu olur!

Kendine ‘yönetmen’ diyen Gani Rüzgar Şavata, çekim sırasında talihsiz bir atı kamyonla sürükleyerek katletmiş ya; gazetelerde bunu okuyunca aklıma önce “İnsanlar rol yapabilir ama hayvanlar yapamaz” diyerek gariban bir eşeği kamera önünde doğratan Lars von Trier geldi. (Biz ne eşekler görmüştük halbuki, rol yapabilen.) Sonra Recep İvedik geldi. Bir gece vakti, koca göbeğini hoplata hoplata yürürken miyav miyav ağlayan bir kedi yavrusu görmüş, onu bir süre sevip okşadıktan sonra da artık arkadaş olduğu -ve sonradan isyana sürükleyeceği- asansörcü çocuğa teslim etmişti: “Bunu al, doyur, sütünü içir, iyi bak, sıcak tutmayı da ihmal etme.”

Recep ve kedicik; birbirlerini görür görmez ‘tanıyan’ dünya dışı iki varlık. Bellboy ise onları tehdit olarak algılamayan hatta seven dünyalı, yani filmden mutlu çıkan seyirci. Güzel di mi? Kendinde neye gülüp neye gülmeyeceğimizi belirleme hakkı gören zihniyete zaten kıl oluyordum ama Lars von Trier özentisi ‘toplumcu cani’ Şavata Bey’in yaptıklarını okuyunca, Recep İvedik kahramanım olsun istedim.

Zira benim mizah kahramanlarımın ortak özelliği, ‘E.T.’ olmalarıdır. Bu dünyanın kurallarını bilmezler, bilseler de uygulayacak medeniyet pratikleri yoktur. Ait olmadıkları bir yere uyum sağlamaya ve bu arada kendilerini korumaya çalışan dünya dışı varlıklardır…

Ve mizah ne kadar acımasız ya da kirli olursa olsun, temelde iyi kalplidir, çünkü bir şeylerin değişmesini ister. Bu yüzden statükonun yılmaz savaşçısı sansür, en çok mizah söz konusu olduğunda devreye girer.

Sansürcü zihniyet bugünlerde ‘Recep İvedik’le uğraşıyor. Sağdan-soldan herkes pek endişeli. Dünyanın en alicenap, en nezih, en erdemli, en entelektüel toplumuyuz ya; ‘Recep İvedik’ bizi kirletmiş gibi yaparak arındığımızı sanıyoruz. Kaotik toplumların insanları, aynaya bakmayı sevmiyordur belki.

Yok, filme ağır bir toplumsal eleştiri sorumluluğu yüklemeyeceğim. Lakin fena halde merak ediyorum, bizim hangi ahlaki değerlerimiz bu filmle alaşağı oldu? Hak yemeyen, yalandan tiksinen, paraya tenezzül etmeyen, düşmanını kurtarmak için kendini feda edebilen, ormansı kıllarının arasında 1 adet şeytan tüyü taşıyan yumuşak kalpli Recep, herhangi bir insanlık suçu işlemiyor doğrusu. Adab-ı muaşeret kurallarından bihaber olmasının dışında…

Otoriteye yalakalık yaparak var kalabilen otel müdürü ya da içi ancak kızı bir para babasıyla evlenirse rahat edecek olan anne karakteri gibiler, bu filme gülmemişlerse eğer, ne yapalım!

Yalnızlığı insan kalabalığına tercih eden Recep’in dünyayı filmlerden öğrenmesine ise hiç itirazım yok. Benim kuşağımdan olup da Stephen King’in ‘O’ filmindeki palyaçoyu takıntı haline getirmeyen, hatırladığında ürpermeyen kimse yoktur mesela. Recep’in otoyolda ona sarkıntılık eden iri yarı ve sakallı kamyon şoförünü ‘Chucky’nin Gelini’ diye azarlamasıysa hakikaten çok matrak. Başka bir sürü filme daha gönderme var ama ben en çok ‘Blues Brothers’ selamını, yani Recep’in gözaltından çıkarken ‘onların manevi değeri var’ diyerek çocukluk aşkından kalan misketlere sarıldığı sahneyi sevdim. John Belushi için manevi değeri olan şey, büyük aşkıyla geçirdiği tek geceden kalan kullanılmış bir prezervatifti, o ayrı.

Bir şey söylerseniz, “Bu ne saçma hayat, bu ne dingil hayat, bu ne kopuk hayat, bu ne bohem hayat ya!” diye tersleneceğim. Kedileri ve gülmeyi seviyor oluşum bir yana, ‘Blues Brothers’ın benim için manevi değeri var.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment