Egoist okur

Robert Redford: “Ne biliyorsunuz, belki de hiçbir zaman gerçekten güzel olmadım!”

Geçen hafta benim için karmakarışık bir haftaydı. Bumerang Ödülleri’ndeki konuşmam, başka koşturmalı işlerim, her şey üst üste gelmişti ve ben kendimi acayip gergin, endişeli hissediyordum. Sonra beklenmedik bir röportaj fırsatı çıktı. Hem de Robert Redford’la… Yani Hollywood’un en yakışıklı adamlarından biriyle… Sakın kimse bana “Adam 76 yaşında, yakışıklılıkla alakası kalmamış” demesin. Hiç öyle değil çünkü. Zaten tek meziyeti bu da değil. Zeki, yaratıcı, alevli ve en önemlisi iyi kalpli… Yani tek kelimeyle büyüleyici. O kadar ki cuma günü yanından ayrılırken onu bir daha göremeyeceğim için azıcık üzüldüğümü bile hissettim. Abartıyorum sanmayın, resmen suratım asıldı, gözlerim doldu… Neyse, bu kısmı bana kalsın, konuştuklarımız sizin olsun :)

Gülenay Börekçi

robert redford gulenay borekci egoistokur neo 1

“Dünya artık karanlık ve kasvetli bir yer”

Dünyanın en yakışıklı aktörlerinden ve müthiş birkaç filmin yönetmeni. Başka işleri de var. Genç sinemacılara eğitim ve maddi destek sağlayan Sundance Institute’un kurucusu. Steven Soderbergh, Quentin Tarantino, Darren Aronofsky, Wes Anderson ve David Fincher gibi ünlü sinemacıları keşfeden hatta yetiştiren adam. Sundance adında bir televizyon kanalının da sahibi. Kanalda siyasi meselelerle, düşüncesizce yok etmeye çalıştığımız dünyamızla, kadına karşı şiddetle, daha doğrusu insanlığın karanlık yüzüyle mücadele eden filmler ve belgeseller yayınlıyor.

İki Oscar’lı bu dev oyuncuyla Sundance Channel’ın Türkiye’de, Digiturk’te yayına başlaması sebebiyle buluştuk. İtiraf edeyim, hayatımın en heyecanlı röportajlarından biriydi. 76 yaşındaki Redford, “Merak etme, ben senden daha heyecanlıyım” falan dese de kâr etmedi. Karşımda oturan adam tek kelimeyle büyüleyiciydi. O kadar ki yanından ayrılırken onu bir daha göremeyeceğim için azıcık üzüldüğümü bile hissettim.

Profesyonel sporcu, Paris’te güzel sanatlar eğitimi almış bir ressam, aktör, yönetmen, yapımcı, çevreci, siyasi eylemci ve daha bir sürü şeysiniz? Hayattaki en büyük tutkunuz hangisi?

Sadece sanatla ilgili olanlar…

Hollywood stüdyo sisteminin dışında kalan bağımsız filmleri desteklemek sizin için neden önemli?

Filmler ikiye ayrılıyor. Bir grupta, Hollywood’un hükmettiği mainstream sinemanın ürünleri var. James Bond ve Yüzüklerin Efendisi serileri bu gruba giriyor. Kalabalık seyirci kitlelerine seslenen pahalı, parayı konuşturan prodüksiyonlar… Bazılarını seviyorum, epey eğlenceliler. İkinci gruptakilerse küçük bütçelerle üretilen bağımsız yapımlar. Tabii durum ülkeden ülkeye değişiyor. Fransa’da mainstream diye bir şey yok mesela. Sizin ülkenizde de bu ayrım çok net değil.

Net değil derken…

Türk filmlerini seyrederken “Bu ana akım, bu bağımsız” demiyoruz. “Bu bir film” diyoruz. “Mainstream” diye nitelenebilecek filmleriniz sadece Amerikan sinemasına, Hollywood’a öykünenler. O yüzden de aslında çoğu Türk filmi bağımsız sayılır. Ama siz, bağımsız filmleri niçin önemsediğimi sormuştunuz. Çünkü mainstream filmlere bir alternatif oluşturuyorlar. Görkemli prodüksiyonlarda rastlayamadığımız yeni anlatım dillerinin var olabileceğini görüyoruz. Karşımızda gerçek hayata benzeyen hikâyeler ve gerçek hissi veren insanlar oluyor. Özetle bağımsız sinemacılar daha hümanist filmler üretiyor.

Kurduğunuz enstitü adını meşhur “Butch Cassidy and the Sundance Kid” filminde canlandırdığınız karakterden alıyor. Oyunculuğu özlediğiniz oluyor mu?

Oyunculuğu bırakmadım ki. Mesela bu yıl çok güzel 2 filmde rol aldım. “The Company You Keep” ve “All is Lost”.

Ama sizi perdede eskisi kadar sık izleyemediğimiz de bir gerçek…

Halbuki aktörlük hâlâ en sevdiğim iş. Tabii 1989’da Sundance Enstitüsü’nü kurduğumda bu işe mecburen ara vermiştim. Sonuçta ortada kâr etmeyi hedeflemeyen ama ihtiyaçları her geçen gün artan bir organizasyon vardı, hepimiz deli gibi çalışıyorduk. O dönem Benim Afrikam ve Ahlaksız Teklif gibi çok az filmde rol aldım. Neyse ki sonunda Sundance Enstitüsü kendi kendisini döndürebilecek hale geldi. Gerçi sular durulmuş sayılmaz. Bir süre önce Sundance bünyesinde üretilen filmleri seyirciyle daha kolay buluşturmamızı sağlayacak bir yol aramaya karar verdim. Her yıl düzenlediğimiz Bağımsız Sundance Film Festivali vardı ama bir televizyon kanalı kurarsak daha fazla seyirciye ulaşacaktık. En önemlisi dağıtım sorunu ortadan kalkacaktı.

robert redford egoistokur gulenay borekci 2

“Güzellik kafa karıştırır” 

Sizin yönettiğiniz “A River Runs Through It” filminde esas karakter ölen abisinden bahsederken “Paul’e dair bildiğim tek şey iyi balık tuttuğuydu” diyor. Babasıysa “Hayır, bir şey daha var: O, güzeldi” diye cevap veriyordu…

Benim için çok özel bir sahnedir. Hatırladığınız için çok teşekkür ederim. Sanırım en sevdiğim filmim de bu. Hüzünlü, güzel ve şiirsel…

Balık tutma sahneleri de mükemmel…

Belki ben de balık tutmaya bayıldığım ve sık sık ava çıktığım içindir…

Fakat sormak istediğim şey başka… Filmde anlatılan karakter gibi siz de olağanüstü yakışıklı bir erkek olarak tanındınız.

Ah, bundan emin olamazsınız. Kim bilir, belki de hiçbir zaman o kadar yakışıklı biri olmamışımdır.

Yok canım, elbette çok yakışıklıydınız. Bu size kendinizi başkalarından farklı hissettirdi mi?

O film aydınlıkla karanlığın, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin savaşını anlatıyor. İki erkek kardeş var. Biri çok yetenekli ve cazibeli. Ama ruhunda kontrol edemediği bir karanlık var. Ötekiyse iyi kalpli ve aydınlık. Ama işe bakın ki sıradan görünüşlü hatta çirkin. Hikâyeyi bize o anlatıyor. Ama süsleyerek… Çünkü abisini hep kıskandığı için sonradan öyle vicdan azabı duyuyor ki çareyi onun güzelliğini abartmakta buluyor. Romanda açıkça böyle değildi belki ama ben filmi yönetirken bu şekilde yorumladım. Güzellik kafa karıştırıcıdır. Sorunuza dönersek, bazen insan suçluluk duygusunun ağırlığından kurtulmak için bile birisini olduğundan güzelmiş gibi hatırlayabilir.

Sorumu duymamış gibi yapıyorsunuz. Öyleyse son sorum: Kanalınız Türk sinemasını da destekleyecek mi? Mesela küçük bütçeli filmlere finansal destek sağlayacak mı?

Kesinlikle. Hiç şüpheniz olmasın. Mesela Sundance olarak ileri düzeyde bazı laboratuvar programlarımız var, bunlarla sinemacılarınıza teknik destek vermeye hazırız. Ayrıca ticari kanallarda gösterim şansı bulamayacak filmlerinizi de yayınlayacağız. En önemlisi kaliteli Türk filmleri Sundance Chanel’ın yayınlandığı bütün ülkelerde seyredilebilecek.

“Watergate Skandalı müzede saklanacak kadar kıymetli”

Sundance Productions için “All the President’s Men Revisited” diye bir film yönetiyorsunuz ve yıllar önce Dustin Hoffman’la oynadığınız Oscarlı “All the President’s Men”in (Başkanın Bütün Adamları) gerçek hikâyesini anlatıyorsunuz.

Evet, 1973’te Amerika’yı altüst eden siyasi Watergate Skandalı’nı ortaya çıkaran iki gazeteciyi anlattığım yeni bir belgesel bu.

Geçmişe dönme ihtiyacını neden duydunuz?

Çok basit: Geçmişle günümüzü karşılaştırabilmek için… 70’lerin başında Amerika’da gazeteciliğin altın çağı yaşanıyordu. Bu mesleğin ahlaki bir değeri, önemi vardı. Politik meselelerde hakikati ortaya çıkarmak için deli gibi çaba harcıyor ve çoğu zaman da iktidarla savaştan muzaffer çıkıyorlardı. Bugün Amerika’da gazetecilik tüyler ürpertici bir şekilde değişti.

Nasıl değişti?

Çok fazla bilginin, çok fazla haber kanalının; internetin, Twitter’ın, Facebook’un kayda değer bir etkisi var. Herkes gerçeğin peşinde ama gerçek, olaylara nereden baktığınıza göre değişiyor. Hangi haber kanalına göre gerçek? Sağ kanattan olanların, mesela Fox News’un yorumu başka, sol kanattan olanların başka. Bu fazlalık özgürlük anlamına da gelebilirdi ama doğrusu günümüzde daha çok bilgi kirliliği anlamına geliyor. Watergate Skandalı 1973’te yaşandı. Gazeteci Bob Woodward ve Carl Bernstein tüm ülkeyi ilgilendiren bu yolsuzluğu ortaya çıkarabildiler. O günlerde politikacıların kapalı kapılar ardına saklanması kolaydı. Bugün işler böyle yürümüyor. Fakat çelişkili bir biçimde her şey o kadar ortada ki bu karmaşa içinde hakiki bilgiye ulaşmak da imkânsız. O yüzden Watergate Skandalı bence müzede saklanacak kadar kıymetli, çünkü bir daha asla böyle bir şey yaşanmayacak. Yaşansa bile bunu mesleği gazetecilik olan iki sıradan adamın ortaya çıkarması mümkün olmayacak.

Huffington Post’taki blogunuzda “Bir sır değil; dünya karanlık ve kasvetli bir yer olmaya başladı” diye yazmışsınız. Sanatın dünyayı değiştirebileceğine artık inanmıyor musunuz?

Doğrusu eskisi kadar emin değilim. Sanat dünyayı değiştirmemizi sağlamaz, bize dayanma ve mücadele gücü verir, hepsi bu. Galiba dünyayı sadece moda değiştirebilir. İşin kötüsü ondan da hazzetmiyorum. Şaka bir yana, her şey hızla değişiyor. Üstelik değişim epeyce karanlık ve şiddetli.

Ne yapacağız peki?

Sandığımızdan daha güçlüyüz. Seçme şansımız var. Ya değişime karşı çıkacağız, ya da ona ayak uyduracağız. Siyasi ortama bakın, bizim sağ kesimde kendilerine Tea Party adını veren bir grup var. Muhafazakar değerlere sıkı sıkıya bağlılar, aynı kalmakta direniyorlar. Oysa değişimin kaçınılmazlığını kabullenirsek işler bir parça kolaylaşır. Obama’nın yeniden başkan olduğu son seçimlerden sonra kara bulutların bir parça dağıldığını söyleyebilirim.

 Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
4 Responses to “Robert Redford: “Ne biliyorsunuz, belki de hiçbir zaman gerçekten güzel olmadım!””
  1. BANUHAN İPEKÖZ says:

    Gülenay, çok şanslısın. İlkokul çağlarımdan beri yakışıklı bulduğum sayılı aktörlerden biridir kendisi :)) Aktörlüğüne de diyecek yok tabi ki…

  2. iyi turks says:

    Redford beğendiğimiz, etkili bir aktör. İzlenimleriniz de gösteriyor ki etkileyici, çalışkan ve dünya ile ilgili biri. İçi boş egosu yüksek starlardan değil. Sohbetinizde konuşulan konuların pek çoğu günümüzün temel sorunlarının küçük bir özeti. Mesela “dünya karanlık ve kasvetli bir yer olmaya başladı” diye yazmışsınız. Sanatın dünyayı değiştirebileceğine artık inanmıyor musunuz?” sorunuz üzerine bile ayrı bir röportaj yapılabilir.
    “Sanat Dünyayı değiştirebilir mi?” Redford inanmasa bile, bizce dünyayı değiştirebilecek nadir güçlerden biri sanattır. Ancak onun da dediği gibi, “Herkes gerçeğin peşinde ama gerçek, olaylara nereden baktığınıza göre değişiyor.”
    Gerçek, sanatta da kayıp olan bir olgu. Gerçek sanat tekrar dünyamıza girdiğinde onu değiştirebilecektir de.
    Umarım bu tarz yazılar, yorumlar küçük kıvılcımlar oluşturarak, gerçeğin her alanda hakim olduğu bir dünyaya ışık tutar.
    Röportajınız için tebrikler.

Leave A Comment