Egoist okur

Sadık Yemni: “Dünya korku edebiyatında üst bir noktada duruyoruz”

Kendisinin “Tirildeme” adını verdiği korku-gerilim türünde yazdığı Öte Yer, Muska, Yatır gibi romanlarla bir “korku” eşiğini aşmamızı sağlayan Sadık Yemni, “Şeytanın toptan imhası için çabalayan kuralcı toplumlarda aşırılıklar da şiddetli olur. Bilinçaltları megaton patlayıcılarla yüklüdür. Avrupa ve Amerika’da böyledir. Türkiye’de şimdilerde bile yeterince değildir,” diyor.

Gülenay Börekçi

Bildiğimiz edebiyatın sınırları içinde korku edebiyatı yapılamıyor ya da korku türü çok farklı bir edebiyatı gerektiriyor sanki. Bir yapıtı korku romanı diye nitelemek için hangi özelliklere sahip olması gerekir, ölçütleri ya da sınırları nelerdir?

Korku edebiyatının bence laf kalitesi ve kurgu yetkinliği açısından hiçbir sınırı yok. Polisiye, fantastik, bilimkurgu ve casusluk romanlarında olduğu gibi… Tamamen yazarın seçimiyle ilgili bir durum. Bizde kaliteli korku edebiyatı yapılamamasının nedenleri çok basittir: Bu işe soyunmuş yazarlar Anadolu’nun kültür derinliğinden bihaberler. Divan-ı Kebir’i, Mesnevî’yi, Kur’an’ı, Eski Ahit’i, Kutadgu Bilig’i bilmezler. Psikanalizi de metne yeterince yediremezler. Amerikan filmlerinde gördükleri bazı şablonlarla durumu idare etmeye çalışarak kendilerini berhava edip dururlar. Türkçeleri çoğunlukla ruhsuzdur. Türkiye ünlü yazarların, “Lisedeyken matematiğim çok kötüydü,” diyerek övündüğü bir ülkedir, unutulmasın. “Şimdi icat çıkarma!” demeyi de çok severiz, malum. Oysa iyi kurgu biraz da matematiktir. Korku edebiyatı, klasik yapıtları temel alındığında, kökünü mitlerden, dini metinlerden, metafizik beklentilerden alan, psikanalizle harmanlanan; belirsizliğin, tekinsizliğin, beklenmedik durumların heyecan yaratacak tarzda kurgulanmasıyla oluşan, görselliğe aşeren, felsefi çağrışımları da olan bir türdür. Türkiye’nin bu alandaki makûs talihi 1996’da Muska’nın yayımlanmasıyla değişmiş ve Türk korku edebiyatı Avrupa’da ve dünyada üstün bir konum kazanmıştır. Özellikle Öte Yer ve Yatır’ın arz-ı endam etmesiyle bu konum yerini iyice pekiştirmiştir. Onlarla edebiyat yapıtı dediğiniz kitapları yan yana koyup edebiyat seviyelerini karşılaştırdığınızda şaşırtıcı sonuçlar alacaksınız. Edebiyat ve felsefe yüklü korku-gerilim romanları ya da benim keşfim olan terimle “tirildeme” yazmak mümkündür.

Dünyada korku türü epey uzun bir süre boyunca yeraltı edebiyatının alanındaydı. Son birkaç yıl içinde anaakım içinde de yer almaya başladığını görüyoruz. Bu, türün doğasına aykırı bir durum sayılabilir mi? Ya da türe katacağı şeyler nelerdir?

Korku edebiyatının yeraltı edebiyatı alanında yer alması, sadece yazıyla ani yüzeysel etki ve görsel tekinsizlikler yaratma peşinde olan yazarların, çizerlerin bu alanda verdikleri ekmek kazanma mücadelesinin sonucudur. O kitapları yazanların ana- vatanı Amerika’dır; edebiyat yapma kaygıları da yoktur ama türün klasiklerini iyice tiftiklemişlerdir. Filmlere de büyük ölçüde ilham vermiş ve görsel malzeme sağlamışlardır. Korku-gerilim geleneğini kurmuşlardır. Bu ancak Amerika gibi bir ülkede olabilirdi.

Türk edebiyatında ise bir çeşit “çorak ülke” olma hali göze çarpıyor; yani genelde fantastik edebiyat, özelde korku edebiyatı örneklerine çok nadir rastlıyoruz. Bir de (sırf bu dosyayı hazırlarken bile) hissettim ki tuhaf bir dışlama, hatta aşağılama var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Korkusuz bir millet miyiz, yoksa korkularımızı kurcalamaktan bile korkuyor muyuz?

Çoraklığın ben ve bu alanda becerikli yazarlar sayesinde ciddi anlamda giderildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Dışlama ve aşağılama ise ithal bir tavırdır. Türk okurunun geçmişindeki deneyimlerden kaynaklanmaz. Okur, geçen yüzyılda yazılmış ve bugünün yazarlarına örnek olmuş az sayıda korku öyküsünü, romanını bilmez. “Batılı, zamanında şöyle demiş, o halde bu bizim için de doğrudur,” tevekkülüyle ilgilidir daha çok. Bir de, “bizden adam olmaz” tavrı var tabii. Bu sadece Türklere has bir meziyet değil. Ben otuz yıldır Hollanda’da yaşıyorum. Bu ülkede benim çapımda bir korku, fantastik, gerilim, paranormal, bilimkurgu kolajı yazarı maalesef yoktur. Hollanda’da ciddi hiçbir eleştirmen bir yerlinin dünya çapında özgün bilimkurgu, fantastik, polisiye vb. yazabileceğine kalpten inanmaz. Inanılmayan şey de var olmaz. Neyse ki bizde öyle değil. Artık değil. Türkiye’de birkaç kötü kitabın biraz yaygara çıkarması, birinin kofti olmaya mahkum bir filmle sinemaya uyarlanması, ardından birbirinden yetersiz film ve dizilerin belirmesi falan da bu inancı pekiştiren olgulardır. Bir önceki soruya verilen cevapta kaldığımız yerden devam edeyim: Türkiye dünya korku edebiyatında çok üst bir noktada durmaktadır. 1996, Türk edebiyatının milatlarından biridir.

En eski olanlardan en yeni olanlara dek edebiyatta korkunun temelinde cinsellik ve din var. Oysa korku bir yana, doğrudan bu iki tema üzerinde gelişen edebiyat yapıtlarına da bizde pek sık rastlanmıyor. Korkuyu harekete geçiren alanlar bizde zaten tabu sayıldığı için bu türe ağırlık verilmemiş olabilir mi? Hatta daha ileri giderek bizde çeşitli nedenlerle “kutsal olanı tahrip etme duygusunun” yeterince gelişmemiş olduğunu söyleyebilir miyiz?

Din ve cinsellik, korku edebiyatında önemlidir. Cinsellik ve mahremin ilgası. Tabulara rağmen, aşırı Katolik yazarların harika korku öyküleri vardır. Şeytani özgürlüğe özlem projeksiyonları. Tabu tek başına engel değil. Ölçüt sorunu da var. Kültür bakışı desek hatta? Okuyup yazmayan, taşra cümbüşlü, yeterince endüstrileşmemiş toplumlar, endüstrileşmiş toplumların ölçütlerine uygun yapıtlar veremezler. Ama bu, özgün korku hikâyeleri yoktur, anlamına gelmez. Sözel olarak harika malzemeler dolanmaktadır hâlâ etrafımızda. Din bütün mitolojik yüküyle de temsil edilir. İnançlar sınanır. Zayıflar ve aşırı cüretkârlar elenir. Kötülük vurur, yıkar, zarar verir ve geçer. Kalanlar birlik halini, tövbe titreşimlerini deneyimlerler. Bir nokta pek az vurgulanmaktadır: Şeytanın toptan imhası için çabalayan aşırı kuralcı toplumlarda aşırılıklar da şiddetli olur. Bilinçaltları megaton patlayıcılarla yüklüdür. Avrupa ve Amerika böyledir. Türkiye hâlâ böyle değildir. Kutsal olanı tahrip itkisi bir yerde, şeytandan aşırı arınma sürecinin dışavurumudur yani. Bizde şeytan, tabulara rağmen çok şiddetle bastırılamadığından şeytanlaşma ve şeytanlaştırmada da aşırılıklara fazla rastlanmaz. Biz, “kol kırılır, yen içinde kalır” kültürü sayılırız. Bu yüzden bizim korku edebiyatımızda genel olarak dinden, yerel kültürlerden kopukluk, dilde ruhsuzluk, renksizlik gibi olumsuz faktörlere bir de bu eklenince kayda değer bir iş kolay kolay çıkmaz. Küreselleşmeyle aşılmakta olan bir merhaledir yalnız. Her şeyi küreselleşmeye havale ettik ya!

İslamik şeytanla Hıristiyan şeytan arasındaki farktan söz ettiniz.

Bizimki ayın evreleri gibi. Dolunay, yarım ay, hilal, karanlık ve uzak.

Diğeri?

Yerçekimi gibi her saniye mevcut.

Bu sizi nasıl etkiliyor?

Kafaya takmıyorum. Korku da dahil tirildeme türünde olmazsa olmazlar arasında iki öğe daha var: Biri özgün dil. Çeviri gibi olan bir dil değil; Türkçe gerilim dili. Bu yön bizde çok eksiklidir. Bir de hiç kimsenin pek sözünü etmediği bir yan; mizah. Mizahın, taşlamanın, kurulu düzen ve egemen kültürle dalga geçmenin en iyi temsil edildiği yerlerden biri Batı’da thriller denilen türdür. Korku türünü de kapsar. Benim kitaplarımı baştan sona bir mizah eseri olarak okumanız mümkündür. Sululuk, laubalilik, gereksiz argo kullanımı değil, kaliteli mizah metinleri işlenmiş zekanın işaretidir.

Cinsellik ile korku, din ile korku arasındaki bağlantıları siz nasıl kurarsınız? Korku edebiyatının nihai olarak vardığı yer ölümle hesaplaşmaksa, din ve cinsellik insanın ölümle hesaplaşmasına en çok olanak sağlayan alanlar mıdır?

Cinsellik çok çeşitli kullanım alanı bulmakla birlikte bana kalırsa mesaj tektir: Ölümsüzleşme sürecinin kesintiye uğraması, kalan zamanı azapla geçirme endişesi. Vampirin genç bir kadının boynundan kan emerken ona zehrini bulaştırması, kadını dölleme sürecidir bir bakıma. Kötülükle, alışılmadıkla, sıradışı olanla aşılamadır. Çocuğu doğurarak genlerin ölümsüzlüğünü sağlayacak mekanizmayı yeniden kurmaktır. Çalışma şeklini değiştirmektir. Uyarlamaktır. Korku edebiyatının nihai olarak vardığı yer, tatbikat güdümüzdür. Glutimus maksimuslarımızı, kıçımızı yani, rahat bir koltuğa yerleştirmiş, sırtımızı emin bir yere dayamış durumda korku egzersizi yapmak, askerlerin barış zamanında tatbikat yapmalarına benzer bir durumdur. İnsanın geçmişi korkulu anlar, eziyet, şiddet, boş inanç ve kahırla yüklüdür. En emin ve zararsız yolla o anlara dönmeyi bu nedenle bilinç düzeyinde olmasa bile önemseriz. Sadece geçmişe özlem değil, gelecekte başımıza gelmesi muhtemel belalara karşı bir aşı, hazırlık gibi görürürüz. Dinler ruhun sonsuzluğundan ve teorik olarak; cinsellik ise genlerin sonsuzluğundan ve pratik olarak söz eder. Iyi bir korku filmi ya da kitabı bizi bu iki seslenişle sarmallı hale getirir. Ruh ve gen sarmalı. Ana rahminin güvenli ortamını özleriz. Cinselliğimiz için için kırbaçlanır. Sonsuz yaşama özlem, kaybetme korkusuyla yüklü endişe ve ölümsüzlük arzularımızla kucak kucağa, merak ve heyecan baloncukları üfler dururuz.

Gülenay Börekçi, Tolga Meriç, Picus

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment