Egoist okur

Saffet Murat Tura: “Bilimde sadakat yoktur”

“Öznellik problemine ayırdığımız bu uzun tartışmanın sonunda nöro-biyolojik (nöro-bilimsel), nörolojik ve psikiyatrik olgu durumlarına dayanarak şunu söylemiş oluyoruz: naif gerçekçi tutumumuzda diş ağrımızı, şu masanın üstündeki kırmızı domatesi, bilincimizi, bedenimizi, uzayı, uzak yıldızları, başka insanları, ağaçları ‘ben’ duygumuzu ve daha pek çok şeyi içeren bu dünya, beyinde onu kuran nöral faaliyetlerle ontolojik olarak özdeş fenomenal bir dünyadır. Beyin bir özne değil de biyolojik bir organ olduğundan kurucu öznesi olmayan ve fiziksel gerçekliği kendi sunum biçiminde temsil eden bu fenomenal dünya özdeş olduğu nöral faaliyetler üzerine hiçbir fiziksel-nedensel etkiye sahip olmadığı için epifenomenaldir. “

Saffet Murat Tura, Metis Kitap’tan çıkan “Beynin Gölgeleri” adlı kitabında bunları söylüyor. İtiraf edeyim beni aşan konular ama Saffet Murat Tura önemli bir adam, kitabı bir biçimde Egoist Okur’da da olsun istedim. Ve tanıdığım en zeki, en sivri dilli ve en kadife kalpli insanlardan biri olan, çılgın ve güzel arkadaşım Ebru Çeliktuğ’un iki ay önce yaptığı bu röportajı almaya karar verdim. Herkes okusun diye…

Beni beklemeyin, çok yorgunum, siz bu röportajda Saffet Murat Tura ile Ebru Çeliktuğ’un peşinden gidin… İyi gelecek.

Gülenay Börekçi

saffet murat tura egoistokur ebru celiktug metis kitap

Ebru Çeliktuğ, Saffet Murat Tura ile “Beynin Gölgeleri”nde dolaşırken…

Psikiyatri biliminin ülkemizdeki hatırı sayılır temsilcilerinden Saffet Murat Tura, öğrencilik yıllarından beri sorgulamaktan vazgeçmediği psikiyatrinin temel sorunları üzerine kaleme aldığı “Beynin Gölgeleri”nde, felsefe ve psikiyatri arasında benzersiz bir diyalog kuruyor. İnsanı evrenin en karmaşık yaratıklarından biri haline getiren bilinç ve beyin üzerine bildiklerimizi sarsacağa benzeyen bilgiler içeren “Beynin Gölgeleri”, psikiyatri ve felsefenin engin sularında kulaç atmayı sevenler için müthiş bir okuma serüveni vaat ediyor.

Genç bir psikiyatri asistanıyken üzerinde düşünmeye başladığınız bir sorunsal üzerine kaleme aldığınız “Beynin Gölgeleri”, psikiyatride sebep-gerekçe veren açıklamalarla nedensel açıklamalar arasındaki eşölçümlü olmama durumunu sorguluyor. Kitapta bir hayli ayrıntılı şekilde anlattığınız bu problemi, kaba hatlarıyla özetleyebilir misiniz? Psikiyatri alanında bir hastaya teşhis koyarken bu açıdan ne tür problemler ortaya çıkabiliyor?

‘Psikiyatride eşölçümlü olmama problemi’ olarak tanımladığım durum günlük psikiyatri uygulamasını etkilemez aslında. Mesela kaçımız akıllı cep telefonlarımızın ya da bilgisayarımızın nasıl çalıştığını biliyoruz ki? Ama kullanıyoruz işte. İşler yolunda gittiğinde de sorun kalmıyor. Bir tür ‘heuristic’ bilgi bunlar, yani ‘el yordamı’. Psikiyatride eşölçümlü olmama problemi diye formüle ettiğim durum açısından da böyle. Problemi bilmeseniz de klinik pratiği sürdürürsünüz. Bu nedenle pek çok psikiyatr ya durumun farkında değildir ya da pratiğindeki derin ontolojik problemi önemsemez. Aslında problem daha önce de çeşitli şekillerde formüle edilmişti. Mesela aynı problem epistemik düzeyde ‘arayüzey problemi’ ya da ontolojik düzeyde ‘birinci şahıs- üçüncü şahıs problemi’ şeklinde de ifade edilir literatürde. Yani beynin, bilim tarafından ‘dışardan-nesnel’ incelenen yüzüyle birinci şahıs olarak ‘içerden-öznel’ olarak yaşantıladığımız durumlarının, varlığın temel yapısı bakımından nasıl ilişkilendirilebileceği problemi şeklinde. Ben, problem yaratan durumu bu şekillerde ifade ettiğimizde çözülemediğini gördüm. Bu nedenle problemi, insan davranışının ‘arzu’, ‘inanç’ gibi sebep-gerekçelerle (reason) açıklanmasıyla beyninde geçen nöral süreçleri temel alan doğa bilimsel- nedensel açıklaması arasında bir ‘eşölçümlü olmama problemi’ şeklinde formüle etmeyi denedim. Bir başka deyişle insan davranışıyla ilgili bu iki açıklama tarzı farklı epistemik, kavramsal çerçevelere dayanıyor ve bunları birbirine tercüme etmede büyük güçlük var. Aynı olayın bu iki açıklanış tarzı neden birbirine çevrilemiyor? Yani problemi önce dilsel-epistemik bir problem şeklinde formüle edip buradan yola çıkarak temel ontolojik probleme yaklaştım. Problemi nasıl sorduğunuz çözüme giden yolda ilk adım ne de olsa, önemli.

Psikiyatri biliminin insanı anlamada elinde iki ajanda var anladığım kadarıyla: Beynin nöral faaliyetleri ve bir de fenomenal dünyası. Tıp dünyasının nöropsikiyatrideki ilerlemeler sayesinde nöral faaliyetler üzerinde ne ölçüde bir hakimiyeti var? Fizik açısından kavranması zor olan fenomenal dünyanın ne kadarını anlayabiliyor?

Önce şunu belirteyim: ‘Fenomenal dünya’ kavramı benim kavramım, yoksa literatürde olay ‘fenomenal bilinç’ kavramıyla düşünülür ve bir çıkmaza girilir: Mesela birinci şahıs- üçüncü şahıs problemi doğar. Bugün nöropsikiyatri, moleküler biyoloji düzeyinde beyinde geçen olaylar hakkında azımsanmayacak bir bilgiye sahip. Beyni kimyasal yollardan manipüle ederek insan algı, duygu, düşünce ve davranışlarını geniş ölçüde etkileyebiliyoruz. Fizik ve ona dayanan diğer bilimlerin gerek kavramsal yapısı gerek araştırma-sorgulama tarzları fenomenal yaşantıları araştırmaya elverişli değil. Çünkü muhtemelen burada derin ontolojik bir problem var. Bugünkü fizik bilgimize göre bir fenomenal yaşantımızın olması gerektiğini bile söyleyemiyoruz: Olayı fiziksel bilimler çerçevesinde ele alırsak ‘içi karanlık’, fenomenal yaşantısı olmayan biyolojik robotlar olmamız daha makul. Ama biliyoruz ki doğamız bu değil. Peki o zaman ne? Bugün ‘bilincin nöral korelatları’ konusu nörobiyolojide çok temel bir araştırma alanı. Beynimizde pek çok nöral olay meydana geliyor. Ama bunların ancak küçük bir kısmı fenomenal nitelik kazanıyor. Bu nöral olayları diğerlerinden ayırt eden fiziksel özellikler ne? İlk adım olarak bunu araştırıyoruz şimdilik.

Bilincin tam bir tanımını yapmanın, sınırlarını çizmenin de henüz mümkün olmadığını okuyoruz kitabınızda. Bunun yanı sıra kesik el ve yarık uzay örnekleri de fenomenal yaşantılar konusunda çarpıcı bilgiler veriyor. Beynin nöral faaliyetleri gerçekten de baş döndürücü ve az da olsa bahsettiğiniz kuantum fiziği (ya da felsefesi mi demeli) bu bilinmezleri açıklama konusunda daha mı yetkin konuma sahip (olacak)?

Kuantum konusu çok istismar edilen bir alan. Günümüz insanı bir ‘bilgi’ bombardımanıyla karşı karşıya. Binlerce kitap basılıyor birbirini tutmayan. İnternette sağlam bilgiler yanında pek çok palavrayla da karşılaşıyoruz. Hangisine inanacaksınız? Köklü bir eğitimi olmayan bir insan bunu ayırt edemeyebilir. Bununla beraber bilinci açıklamaya çalışan ciddi kuantum fizikçileri var. Bohm ve Stapp’ın çalışmaları var mesela. En popüleri Penrose-Hameroff tezi.  Bu alana ben de girmiştim bir dönem. Ama bence olmuyor. Fenomenal yaşantıların kalitatif özellikleri söz konusu olduğunda ister klasik ister kuantum düzeyinde olsun fizik çaresiz kalıyor.

Çalışmanızın temel hipotezi “Zihin yok, beyin var” diyebilir miyiz? Bir yandan son yıllarda yeni çağ dinlerinin de temelini oluşturan mistisizme, kuantum felsefesinin yanlış yorumlanışına doygun bir cevap olan (amacı bu olmasa da) kitabınızın natüralizme sadakati de dikkat çekiyor. Üzerinde tekrar tekrar durduğunuz fenomenal yaşantıların epifenomenal olma özelliği mesela… Kabaca, zihinsel olanla fiziksel olan arasında nedensel bağlantı olduğunu, ancak bu bağlantının fiziksel olandan zihinsel olana doğru, tek yönlü olduğunu söyleyen epifenomenalizme dayanan bu görüş, son yıllarda düşünce gücüyle insanlara mutluluk, başarı, para vaat eden öğretilerin de sözde bilimselliğini çöpe atacağa benziyor, ne dersiniz?

Bilimde sadakat yoktur. Ama bugüne kadar sonuç vermiş bazı prensipleri bir anda elimizin tersiyle itmek yerine önce korumaya çalışırız elbette. Mesela bilim özü itibarıyla natüralist bir projedir; evreni kendi içinde açıklamaya dönük bir araştırma programıdır. Doğayı kendi içinde açıklamaktan vazgeçerseniz bilimsel projeden vazgeçmiş olursunuz. ‘Zihin yok, beyin var’ sloganınızı sevdim. ‘Zihin’ derken fizik bilimi tarafından ele alınamayan ama gene de fiziksel dünyada etkileri olan bir varlık tarzını kastediyorsanız, bu durum bildiğimiz fizik yasaları, bilhassa termodinamiğin birinci ve Newton’nun iki yasası itibarıyla olanaksız görünüyor. Epifenomenalizme gelince. Yaygın tanımı sizin söylediğiniz gibi tabii. Ama ben kitapta farklı bir epifomenalizm anlayışı geliştirdim: Epistemikepifenomenalizm. Böylece nöral faaliyetlerle fenomenal yaşantılar arasında nedensel bir bağlantı olduğunu kabul etmem gerekmedi. Üstelik bu sayede zihin felsefesinde uzlaşmaz kabul edilen iki tezi, yani bir tür epifenomenalizmle bir tür özdeşlik tezini birleştirmeyi başardığımı sanıyorum. İnsanların neye inanacaklarıysa ayrı bir konu.

“Beynin Gölgeleri” ile önceki kitaplarınızdan “Madde ve Mana” ile “Histerik Bilinç” arasında nasıl bir bağ var?

Bazen bütün ömrümü kitabın arka kapağında yer alan iki cümleyi hakkını vererek yazmaya çalışarak geçirmişim gibi geliyor. Kırk yıl içinde düşüncem çeşitli evrelerden geçti tabii, kimi hatalarım da oldu. Eski kitaplar uzun bir yolculuğun uğrakları bir bakıma. “Histerik Bilinç” yıllar sonra fenomen bilgisine yeniden dönmenin heyecanıyla yazılmıştı. “Madde ve Mana” ise rasyonalite ve anlam konusunda önemli bir ilerlemeydi benim düşüncemde.

Kitapta dikkat çeken bir cümle de fenomenolojik psikiyatrinin ülkemizde bilinmemesi. Bu durum neden kaynaklanıyor sizce ve olumsuzlukları nedir?

Pek bilinmeyen başka psikiyatri alanları da var, ama temel ve etkin psikiyatrik yaklaşımlar gayet iyi bilinir Türkiye’de. Bu durum 40 yıl kadar önce Türk psikiyatrisinin başındaki hocalarımızın psikiyatriyi ‘tıbbi modele’ oturtmaya çalışmasıyla alakalı sanırım.

Ebru Çeliktuğ, Milliyet Sanat, Nisan 2016

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment