Egoist okur

Ece Temelkuran: “Sakladığın sürece bu ülkede her günahı işleyebilirsin”

“12 Eylül dönemiyle günümüzün çok benzediğini düşünüyorum ben. Kelimelerin unutuluşuna dair bir bölüm var Devir’de, bugünü o kadar iyi anlatıyor ki. Kelimelerin unutuluşu, düşünce araçlarımızın yok oluşu demek. Gezi bazı hayati sözcükleri hatırlamak için de bir girişimdi. Özgürlük, demokrasi, adalet gibi çalınmış, elimizden alınmış sözcükleri sahiplerine iade etti…”

“Bir bakıma herkesi, her şeyi yerli yerine oturttu Gezi. İktidar şakşakçısı entelektüelleri ait oldukları yere çekti, iade-i itibar edilmesi gerekenlere iadeyi itibar etti… ‘Bir dakika, bu adamların sözünü ettiği şey demokrasi değil’ dedi. Ama şunu kabul edelim: Çok büyük bir şey olsa da ilk değildi. 1980 öncesi 8 ay sürebilmiş bir Fatsa komünü vardı mesela. Bazı köylerde de Gezi benzeri komünler kurulmuştu. Dolayısıyla Gezi’yi kendi ağırlığıyla görmek lazım, ne daha ağır ne daha hafif…”

Çok sevdiğim romanı Devir’i başka bir yazıda anlattım, okumuş olmalısınız. Sırada Ece Temelkuran’la yaptığım röportaj var. Ece’yle 80 öncesini, bugünü, devrimi, travmalarımızı, Kuğulu Park’ın en sessiz sakinleri olan kuğuların trajedisini, cinselliği, Bülent Ersoy’un toplumumuz için neyi simgelediğini ve başka şeyleri konuştuk… Umarım okursunuz. Önce röportajımızı, sonra elbette Devir’i…

Gülenay Börekçi

Ece Temelkuran’dan DEVİR: Geçmiş geçmedi, hâlâ burada!

“Kurban olmak kalpsiz olmaya giden en kestirme yol!”

“Yaraların iyileştiğinde hatırladığın hikaye güzelse, yeter”

ece temelkuran gulenay borekci egoistokur devir 1

Ece Temelkuran: “Travmam sandığım şey, meğer bu ülkenin travmasıymış…”

1980’de 8 yaşındaydın, Ayşe sen misin, o senin dilinle mi konuşuyor?

Romanda bir çocukluk dili kurdum ama bu dil benim gerçek çocukluk dilim mi yoksa sonradan icat ettiğim kurgusal bir dil mi, çok emin değilim. İkna edici ve tutarlı olsun istedim hatta yarıdan sonra başa dönüp yeniden yazdım. Geçmişi sadece kelimeler değil, kokular, sesler, mekanlar aracılığıyla da hatırlayabileceğimizi hissettim ve kelimelerin resimlerini görmeye, seslerin kokusunu almaya, kokuların sesini işitmeye çalıştım. Deney yaptım, tüm olasılıkları çeşitlendirdim bir bakıma… Aslında kardeşim İnan’ın çocuklarını izleyerek, onların dünyaya nasıl baktığını anlamaya çalışarak hazırlandım kitaba ama çocukluğumun ayrıntıları hatırlamaya da gayret ettim.

Kendinle, memleketle ilgili ne keşfettin o süreçte?

Büyürken yaşadığım bunaltının sadece bana ve aileme değil, bu toplumun bütününe ait bir şey olduğunu fark ettim. Meğer toplumsal bir meseleymiş bu ama anlamam için bunca yılın geçmesi, ne bileyim Gezi’nin olması, benim kendimi bu romanı yazmaya hazır hissetmem falan gerekiyormuş. Travmam sandığım şey, ülkenin travmasıymış aslında. Bir de neyi gördüm biliyor musun, bizim dışımızda olup bittiğini sandığımız şeylerin ruhumuzu bir biçimde etkilediğini… Aşkı bile politikadan bağımsız yaşamamışsın, yaşadığın ilişkinin gidişatını geçmişte yaşadıkların belirleyebilmiş. Sırf benim kuşağım için söylemiyorum bunu, önceki kuşakların da, sonrakilerin de kendilerine göre hikayeleri var elbette. Ama sonuç değişmiyor, bu ülkede olan her şey neticede bize de oluyor ve kişisel kaderlerimizi belirliyor.

Son kuşaklar en talihsiz olanlar bu durumda… Travmalarımız antik şehirler gibi hep üst üste duruyor. Üstteki katmanı kazıyorsun, altından başkası çıkıyor ve bu böyle sürüp gidiyor…

Evet. Zaten romanda sorulan bir soru var: “Bu ülkenin merhametsizliğinin kökü nerede?” Osmanlı’nın ilk kurulduğu yıllara gidilebilir böyle… Öte yandan şunu söylemek isterim: Hatırlamak Türkiye’de birçok nedenle acıları hatırlamakla bir tutuluyor, oysa sadece ölümleri ve acıları değil, yaşamı, yaşama anlam veren küçük şeyleri de hatırlayabilmeliyiz. Yoksa tarih bir trajediye, hayatın da bir yenilgiye dönüşür. Ben burada bir bakıma hatırlamak sözcüğünü lanetli bir sözcük olmaktan çıkartmayı denedim.

Hatırlamaya değer bulmadıklarımız, hatırlamaktan korktuklarımız ya da utandıklarımız değil sadece başka şeyler de var…

Evet, tarih büyük yenilgilerden ya da büyük zaferlerden ibaret değil.

“Bozulma, dağılma, delilik dönemlerinde insanlar hep bir cadı arar. O dönemin cadısı da Bülent Ersoy’du”

Romanda gündelik hayatın irili ufaklı ayrıntıları da boy gösteriyor. “Hafta Sonu” gazetesi, “Dallas” dizisi, Bülent Ersoy…

Bir Dallas, bir de Bülent Ersoy; çünkü o yıllarda bunlardan bahsetmeyen yok.

Niçin çekici bir şey Bülent Ersoy’dan söz etmek?

Herkesin kafasını meşgul eden Bülent Ersoy meselesi, faşizme doğru gidişin en mükemmel göstergesi. En solcu, en marjinal gazetelerde bile o tartışılıyor. Ve tabii olumsuz şekillerde tartışılıyor. Şair Nedim’in dizeleriyle, “Kız mısın, oğlan mısın kâfir?” diye manşetler atıyorlar. Trajikomik bir şey. Solcusu da sağcısı da Bülent Ersoy’un bu kadınlık-erkeklik meselesinde nerede durduğuna takık vaziyette.

Tartıştığımız öteki politik meseleler kadar politik bir şey bu da.

Sakladığın sürece her türlü günahı işleyebilirsin. Bülent Ersoy’un cinselliği değildi sorun, saklamaması sorun olmuştu. Zeki Müren röportajlarında “bilmemkaç kadınla yattım” gibi şeyler söylerdi bir dönem. Çok acı bir şey; bu ülkede ayakta kalmak için ne yapması gerektiğini anlamış ve yeteneğini korumak zorunda bırakılmış bir adammış demek. Bu ülke insanı her an yalan söylemek, kendini savunmak zorunda bırakıyor. Büyük bozulma, dağılma, delilik dönemlerinde insanlar hep bir cadı ararlar. Dönüşümünü herkesin gözleri önünde yaşayan Bülent Ersoy o dönemin cadısı oluyor. Hem korkulan hem eğlendiren ama aynı zamanda çok kırılgan… Güçlü gibi görünüyor ve birilerine göre çok kötü aynı zamanda. İçeri alındığında medya tarafından yalnız bırakılması unutulur mu?

Çırpınırdı Karadeniz’i okumadığı için vurulduğunu hatırlıyorum ben de. Senin romanda da “Bülent’e bıyık çizmekten bahsediyor bir karakter ve “Burada kendilerine benzemeyenin gözünü oyarlar” diyor.

O da var, evet. Bülent Ersoy üzerinden de bir Türkiye tarihi yazılır bana göre.

ece temelkuran egoistokur gulenay borekci devir can 1

“Sevişmek kadar, belki ondan çok daha iyi şeyler var hayatta”

Cinselliğin başka yüzleri de var romanında… Mesela Ayşe’nin annesi bir gün eski sevgilisiyle buluşuyor bir gün ve onun nasıl öpüştüğünü bilmediğini fark ediyor. Sevgiliymişler ama hiç sevişmemişler, öpüşmemişler bile…

Evet ama bunu abartmaktan yana değilim. İnsanların cinselliklerini yaşayamamaları meselesi darbe sonrası cilalanan bir propaganda söylemi; bir nevi eksik hatırlama hali. Sevişmediler, çünkü en az onun kadar heyecanlı, muazzam başka bir şey yapıyorlar, inandıkları bir mücadeleyi sürdürüyorlardı. Bunu şimdi Gezi’ye katılanlar anlar yani. Sevişmek kadar, belki ondan çok daha iyi şeyler var hayatta. Özgürlüğün seksle tarif edilmesi de 12 Eylül sonrasına denk düşüyor.

Özgürlüğü sen neyle tarif ediyorsun?

Özgürlük benim için, kendi kendini var edebilme olanağı ve hakkıdır. İnsan istediğiyle yatabilir belki ama bu onu özgür yapmaz. Bir de cinsel özgürlük meselesi daha üst sınıfların derdi sanki. Tabii solun da tek bir tarihi yok aslında, herkes başka türlü anlatıyor ve hâlâ hiç anlatılmamış şeyler var.

Hatırlamak için özel bir çalışma mı yaptın yoksa sadece hafızana mı güvendin?

Uzun süre meclis arşivinde çalıştım, başka arşivlere girdim. Kadıköy’de sahaf bir arkadaşım var, o da yardımcı oldu. Ama süreç içinde birçok şey hatırladım. Evlerimizin eskiden şimdiki gibi kokmadığını mesela… Giysilerimizi yıkarken yumuşatıcı kullanmıyorduk, belki bundan. Romanımda sesleri, kokuları, renkleri, kullanma sebebim bu oldu, okur sadece benim hatırladıklarımı okumasın, o da kendi hatırlama sürecini yaşasın istedim.

“Devir” hatırlama biçimleriyle de ilgili. Tıpkı Ayşe, Ali ve diğer karakterler gibi bizler de farklı şeyleri hatırlıyor, farklı şeyleri unutuyoruz. Türkler, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Müslümanlar, soldakiler, sağdakiler, yeniler, eskiler…

Tek başına hatırlamanın insanı çıldırttığını düşünüyorum ben. “Hayır, yanlış hatırlıyorsun” diyecek birilerine de ihtiyacımız var. Gerçekliğe ancak bu farklı parçaları birleştirerek ulaşabiliriz. Darbeler niçin insanları yalnızlaştırıyor? Çünkü herkesi tek başına düşünmek zorunda bırakıyor. Her birimizin ispatı bir başkası ama bir türlü araya gelemediğimiz için tarihimiz hep yarım kalıyor. Hatırladığımız farklı şeyleri bir araya getirebilsek, yanlış bildiklerimizi düzelterek hikayeyi tamamlayacağız. Birbirimizle ve kendimizle sulh olacağız.

Belki yetişkin olacağız. Çünkü şunu düşündüm az önce: Sadece korkularını ve acılarını hatırlayanlar, hayatın muazzam akışını görmeden sadece o akışın kesildiği noktaları görenler sürekli kendine acıyan ergenler gibi.

“Herkes bana karşı” demek bir ergen tavrı. Bu ülke çok uzun zamandır bunu yaşıyor. Zalim olmaya hakkı var, çünkü kendisi bir kurban… Yetişkin olsa ne bu kadar zalim olabilir, ne kendini bu kadar kurban hisseder. Kurban olmak konforlu bir şey, öylece durup kendine dilediğin gibi acıyabilirsin, nasılsa başına gelen hiçbir şey senin seçimin değil.

“Kuğulara, ‘Siz zaten özgür olmak, uçmak istemiyordunuz’ dediler…”

Ankara’da Sibirya’dan gelen kuğular uzaklara kaçamasın diye kanatlarına veteriner tarafından minik bir operasyon yapılıyormuş. Ne acayip şey bu böyle? Neticede 12 Eylül’ün insanlara yaptığını biz kuğulara yapmış, kanatlarını kırmışız.

Veteriner, raporunda operasyondan sonra kuğuların uçma isteğinin kalmadığını yazmış. Kuğunun kanadını kırıyorsun, sonra da “hah, artık uçma isteği kalmadı” diyorsun. 12 Eylül sonrasını çok iyi anlatıyor bu. Hipnotik bir biçimde, “Siz zaten özgür olmak, uçmak istemiyordunuz” dediler. Bizim de içimize zamanla “Bu millet adaleti istemez, eşitliği kaldıramaz” falan gibi bir his yerleşti zamanla. Tüketmek dışında bir derdimiz kalmamıştı, daha kötüsü bunu kendi seçimimiz sanıyorduk.

B-sınıfı filmlerdeki deli bilim adamları geldi gözümün önüne…

Deli bilim adamı bize, “Çok yorgunsun, ilaçlarını alıp biraz uzan istersen” diyor.

Çocukların kuğuları kurtarmak istemesi masal gibi bir ton katıyor romana. Kuğular neyi simgeliyordu senin için?

Aynı anda hem gücü hem zarafeti. Kuğular zor koşullara dayanıklı hayvanlar, çok uzun mesafeler kat edebiliyor ve zarif görünüyorlar. Bir ruh asaleti var onlarda. Yaşarken susuyorlar, seslerini sadece ölürken işitiyoruz. Fakat Gezi döneminde Ankara’daki kuğuları gazdan kurtarmaya çalışan çocukları okumasaydım bu hikâyeyi kurmazdım sanırım. Bugünle bağlantı kuramazsam geçmişte yaşanmış bir olayın benim için anlamı yok.

ece temelkuran gulenay borekci can yayinlari devir

“Böyle tek başıma iyiyim”

Medyadaki en sert kırılmalardan birini tek başına yaşadın. Şimdi edebiyatla eskisine göre çok daha yakın ilişkidesin. Yoğun bir şekilde politika yazarken belki de bu olmayacaktı.

Kendimi tedavi etmek zorundaydım. Muz Sesleri ve Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı Tunus’ta yazdım. Yaşadığım mahalle İslamcılar tarafından yakılacak, etrafım çevrilmiş, öyle olmasa bile sokağa çıkma yasağı var ve ben ha bire yazıyorum. O acayipliğin içinde çok iyi dostlarım da oldu tabii. Bu roman farklı ama, daha ferah bir şekilde hatta lüks denebilecek koşullarda yazdım. Bu yüzden benim için çok kıymetli, korumak istiyorum onu. Kendimi korumak istiyorum belki.

Neden korkuyorsun?

Türkiye’de henüz beraber yürüyebileceğim bir siyasal örgüt, hareket yok. Tek başıma bir şey yapmak da kendimi kurban etmek olur. Ayrıca muhalefetin ne kadar yedeksiz çalıştığını biliyorum. Daha da kötüsü sevdiklerini söyledikleri, destekledikleri kişilerden nasıl bir anda gerekçesiz nefret edebildiklerini ve onları savunma hakkı bile vermeden yalnız bıraktıklarını biliyorum. Böyle tek başıma iyiyim.

Ne yapacaksın, hayatınla ilgili kararların var mı?

Roman yazacağım. Hem de dünyanın en müthiş yerlerinde yazacağım. Esas karakterin Kürt olduğu bir roman var kafamda. Ama zor, çünkü Kürt meselesiyle ilgili iyisiyle kötüsüyle çok fazla duygum var, çok karışığım.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment