Egoist okur

SARAH JIO: “Seni korkutan şey neyse, onu yaz!”

Sarah Jio, “Mart Menekşeleri”, “Böğürtlen Kışı” gibi çiçekli, meyveli isimleri ve naif kapak illüstrasyonlarıyla dikkat çeken romanlarında çok uzun zaman önce yaşanmış bir aşk hikayesini alıyor ve onu günümüzde, genellikle de doğup büyüdüğü yer olan Seattle’da geçen bir hikayeye paralel anlatıyor.

Jio’nun sırrını, neden bu kadar okunduğunu merak etmiyor değilim. Ondan bir yazma dersi okumaya ne dersiniz?

Gülenay Börekçi

sarah jio gulenay borekci egoistokur

“Seni korkutan şey neyse. onu yaz!”

Çarşamba gecesi saat 21:00, üç oğlumu henüz yatırmışım. Bir fincan çay doldurup masama geçiyor ve yeni romanımın taslağını açıyorum. Gökyüzünde ay bulutlu, rüzgar uğultusu pencereme vuruyor. Yaşlı çınar ağacının dalları rüzgarın etkisiyle evimin duvarına çarparken takır tukur sesler duyuyorum. Dışarıda kusursuz bir fırtına var.

Bu gece karakterimin korkutucu bir olayla, bir tehditle karşı karşıya kaldığı bölümü çalışıyorum ve havaya girmek için, bu tarz bir şey yazmaya çalışırken hep yaptığım şeyi yapıyor, hayatımın en dehşetli gecesini hatırlıyorum.

Bu olayı daha önce hiçbir yerde yazmadım, öte yandan yazdığım her korkutucu sahnede -her çığlıkta, her kapı gıcırtısında, karanlıkta gizlenen her hayalet ürpertisinde bundan mutlaka bir iz vardır. Mesela ilk romanım “Mart Menekşeleri”ndeki o tuhaf, tuzlu gecede… Yahut “Böğürtlen Kışı”nda kahramanımın çığlıklarında… Gerçek şu ki 1990’da çocukken yaşadığım o ürkütücü gece, korku ve gerilim konusundaki algımın neredeyse tamamını oluşturuyor.

12 yaşındaydım o sırada. Hiç unutmuyorum, saçlarımı geriye toplayıp sımsıkı bir atkuyruğu yapmıştım. Köşedeki etajerin üzerinde pembe bir müzik seti duruyordu. İçerideyse tatlı bir huzur ve güvenlik havası vardı. Annemle babam kapıyı kilitledikten sonra dualarımızı edip yatmıştık. Sonra bir öğleden sonra karanlık bir gölge süzüldü içeri…

Kollarında kocaman bir kesekağıdıyla gelen annemin bakışlarını hâlâ hatırlıyorum. Küçük erkek kardeşimle alışverişe gitmişlerdi ve dönerken karavanımıza bir araba çarpmıştı. Bir adam arabadan inmiş ve hasarı görmek için yaklaşmıştı. Arkada derince bir göçük vardı. Annem adamın biraz tuhaf olduğunu düşünmüştü. Nefesi alkol kokan adamın duygusuz kara gözleri annemin kardeşimin elini daha sıkı tutmasına sebep olmuştu.

Sonra sigorta konusunda anlaşmışlar, annem küçük bir kağıt parçasına ismini ve telefon numarasını yazarak adama vermişti. Adam kağıdı cüzdanına yerleştirmiş, yoluna devam etmişti. Her şey normal gibiydi, küçük bir ayrıntı hariç: Marketten iki kutu altılık bira alan o adam meğer iki kişinin katiliymiş.

Çünkü ertesi gün polis aradı. Annemin isminin, David Drizpaul adlı bir adamın evindeki bir kağıt parçasının üzerinde ne aradığını soruyorlardı. Annem kazadan bahsetti, sonra da susup uzun uzun karşı tarafın söylediklerini dinledi. Resmen ağzı açık kalmıştı.

Drizpaul silahlı ve tehlikeliydi. Cinayetten aranıyordu, üstelik polis eylemlerini sürdürebileceğini düşünüyordu. Peşimize düşmesi de bir ihtimaldi.

Böylece o gece başka bir yerde, tatilde olan büyükannemlerin evinde kaldık. Işıkları söndürüp kapıları kilitledik, babam gözünü bile kırpmadan ön taraftaki pencereleri gözlüyordu.

Gece fırtına çıktı. Öfkeli dalgalar sahilden evimize kadar ulaşıyordu. Rüzgar uğulduyordu ve biz dışarıdaki gölgelerin arasında deli bir adamın evden çıkmamızı bekleyip beklemediğini merak ediyorduk. Kardeşlerim birbirlerine sarılmıştı. Sanırım babam o gece hiç uyumadı. Cama vuran her yağmur damlası, kulağımızı tırmalayan her kedi miyavlaması bize David Drizpaul’u hatırlatıyordu.

Ertesi sabap güneş doğar doğmaz uyandık. Ve iki kişinin katili David Drizpaul’un önceki gece intihar ettiğini öğrendik.

Karanlık gölge silinmişti ama bu deneyim zihnimin bir yerinde çakıldı kaldı. 20 yıl sonra bugün bile bazen o geceye dönüyorum ve o zaman için üzerinde durmadığım yeni ayrıntıları hatırlıyorum. Babamın gözlerindeki korkuyu ya da mobilyaların duvara yansıyan devasa gölgelerini…

Esas söylemek istediğim şey şu: Herkes size en iyi bildiğiniz şeyi yazmanızı söyler. Her yazarın kariyerinin bir döneminde işittiği, denenmiş ve doğrulanmış bir tavsiyedir bu. Benim tavsiyemse ileride gerçekten iyi bir şey yazmak istiyorsanız, egzersiz olarak sizi korkutan, aklınızı başınızdan alan, dehşete düşmenize sebep olan olayları yazın.

Korkunun etkili bir ilham perisi olduğunu düşünen başka yazarlar da var. Kristin Hannah annesinin vakitsiz ölümünün hayatının en trajik deneyimi olduğunu anlatmıştı, bu olay bir gölge gibi yazdığı her şeyin üzerinde asılı duruyordu. “Düşünüyorum da bütün romanlarımda biraz daha iyi tanımayı çok isteyeceğim bir kadının peşine düşmüşüm” demişti. “Işığımı, yol göstericimi erken kaybetmemin etkisi galiba yazdığım her şeyde kendini hissettiriyor.”

Açıkçası, en derin korkuları kağıda dökmek pek de kolay sayılmaz, hoş bir deneyim olduğunu da söyleyemem. Mesela “Böğürtlen Kışı” adlı romanımda bir annenin evladını kaybetmesini yazmıştım. Çok sevdiğim üç çocuğun annesiydim, o yüzden benim için bunu hayal etmek bile çok çok zordu. Ruhumu kıskıvrak bağlayan bu en büyük korkum yüzünden tek satır yazamadığım günler oldu. Fakat yazdığım roman aracılığıyla korkularımla yüzleşmek sonuç olarak ortaya duygusal olarak sahici bir şey çıkmasını sağladı.

“Gündüzsefası”nda karakterimse taşrada bir malikanede esir tutulan bir kadındı. Dürüst olacağım: O sahneleri yazmaktan nefret ettim, çünkü bana çocukluğumda yaşadığım o geceyi hatırlattı. Ayrıca genel olarak evde yapayalnız kalmaktan daha fazla korktuğum bir şey yok. (Zaten bu yüzden bir golden retriever’ım var ya.) Her neyse, hikayeye başlarken böyle bir şeyi yazamayacağımı düşünmüştüm, bende o cesaret yoktu. Ama işte yazabildim. Ve okurlar o sahnedeki gerçeklik duygusunu hissettiler.

Bugün çalışma odamın kapısındaki tabelada şu yazıyor: “Seni korkutan şey neyse onu yaz!” Artık esas önemli olanın, bana zor gelen şeyleri yazmak olduğunu biliyorum. Yazdığım hikayeyi güçlü yapan, okurun bir sonraki sayfayı yüreği ağzında çevirmesini sağlayan şey de bu.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment