Egoist okur

Semih Gümüş röportajı: ELEŞTİRMEN roman yazarsa…

Can Yayınları’ndan çıkan “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz”, Türk edebiyatının en önemli eleştirmenlerinden Semih Gümüş’ün ilk romanı.

Geçen hafta Tolga Meriç’in yazdığı yazının ardından biz de bu hafta Gümüş’le romanını konuştuk.

Bir itirafta bulunayım, şahsen benim en merak ettiğim şey şuydu: Eleştirmen roman yazınca, daha doğrusu romanı yayınlanınca salt yazar olan birinden daha farklı endişeleri oluyor muydu acaba? Notos Atölye’de yaratıcı yazma dersleri de veren Gümüş bunca yıl bunca yazarı, kitabı eleştirmişti ama şimdi kendi romanınıyla sadece okurlarının, öğrencilerinin değil eleştirdiklerinin de karşısına çıkıyordu. Peki ama içi rahat mıydı, eleştirilme korkusu yok muydu?

Semih Gümüş’le bunları ve aylardır merakla beklenen bu romanla ilgili geri kalan her şeyi konuştuk…

Gülenay Börekçi

semih gumus can yayinlari egoistokur gulenay borekci

Semih Gümüş: “Bu toplumun insanları doğadan korkar, onunla mücadele etmeye hiç yatkın olmadığı için denize, dağa, ormana sırtını döner”

Hayvan haklarını önemsiyorsunuz. Dünyanın tek sahibi olmadığımızı, onu başka canlılarla paylaştığımızı idrak edememek bize neyi kaybettiriyor?

Hayvanların da bu dünyanın parçası olduğunu görmezden gelmek neye yol açar? Tam anlamıyla insan olamamamıza, değil mi? İnsan zaten nerede kaybetti? Daha başlangıçta, hayvanı ötekileştirdi ve ona savaş açtı, aile kurup toplumsallaşınca da doğasından iyice uzaklaştı. Bütün arıza oradan çıkıyor. Hayvanla doğru dürüst ilişkimizin olmayışını nerede görüyoruz, biliyor musun, edebiyatta. Bizim edebiyatımız bazı konulara uzak kalmıştır. Doğaya uzak durmuştur sözgelimi, bizde çok az anlatılmıştır doğa ve hayvanlar. Yaşar Kemal’e bu konuda çok şey borçluyuz, bunun için hiç aklımdan çıkmaz. Büyük bir doğa anlatıcısıydı o, dağları, kırları, çiçekleri, çalıları, atları, cerenleri, böcekleri, suları, bulutları onun gibi anlatan başka bir yazar bilmiyorum. Romanlarını okuduğum günden beri doğayı yazmak istemiş ama hep çekinmişimdir. Ben hümanizme uzak, hayvanlara yakın kaldım hep ve insanın hayvana yaptığı eziyeti korkunç buldum. Bir sokak köpeğini insandan ayrı görmüyorum ben. Hayvanlardan açınca çok mu uzattım…

Yo, olur mu? Bu soruyla başladım, çünkü bir doğa romanı yazdınız ve bu, sizi iyi tanıyanları şaşırtmadı.

Dediğin gibi, “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz”un bir doğa romanı olarak da okunmasını isterim. Romanın üç asıl sorunundan biri doğa. İnsanın acısı ve aşkla birlikte…

Romanını kendi içinden çıkaran yazarlardan olduğunuz, yani bir bakıma hikâyeyi kendinizden yola çıkarak oluşturduğunuz söylenebilir mi?

Bir yanıyla evet. Özellikle gençlik yıllarımızdan başlayarak çok sert bir hayatın içinden, sayısız kişiyi tanıyarak geçtim. Dolayısıyla pek çok sorunun ve acının tanığı oldum. Bu ülkenin hoyratlığından bizim kuşağın çektiğini hiçbir kuşak çekmemiştir. Siz gençsiniz ama bizim kuşağın yaşadığı hayat gerçekten roman gibiydi. O yıllarda okuduğumuz devrimci romanlar, sonraları bizim için sıradanlaştı. Çünkü aynılarını yaşamaya başladık. O hayatın içinden ne çok roman çıkar, şimdi gözümde canlandırmaya çalıştıkça daha iyi anlıyorum. Soruna dönersem; yaşadıklarımın izleri yazdıklarımda elbette görülebilir. İnsan da önce en iyi bildiklerinden yararlanır. Ama romanın asıl kişisi olan Sinan, tanıdığım pek çok kişiden çeşitli özellikler alarak oluştu. Mina da öyle. İkisini de çok iyi tanıyorum ve denir ya, fiyakalı bir söz olarak alma bunu ama hâlâ ikisiyle birlikte yaşamayı sürdürüyorum.

Peki şunu sorsam: Siz ne şekilde dahilsiniz doğaya? Aranızdaki aşk nasıl bir aşk?

İstanbul gibi bir cehennemde yaşıyorum, doğadan büyük ölçüde kopuk sayılırım. Yalnızca düşünüyorum, hayal kuruyorum… Bir hayal dünyası içinde yaşadığımı söyler yakınlarım. Sosyalizm için de öyle, onu zihnimde ütopik dünyalar kurarak yaşamayı sürdürüyorum. Hem o kadar hayalci olmasaydım, şimdiki gibi de olmazdım sanki. Hayata benimle birlikte başlamış yakınlarımın çoğunun sahip olduklarına sahip değilim, yine de başka bir insan olmayı hiç düşünmedim. Kendime ait bir bahçem olmasını istedim hep ama o da tam olamadı. Gene de hayatımın bir bölümünde, bulabildiğim fırsatları değerlendirerek doğaya savrulmaya çalışıyorum. O zaman doğanın tam ortasında, ona bakıp onun bütün ayrıntılarını hissetmeye çalışarak duruyorum.

Romanı yazarken böyle bir deneyiminiz oldu mu?

Yazarken kırlarda, tepelerde dolaştım, uzun uzun denize, bulutlara, ağaçlara baktım. Ağaçları tanımaya çalışırken ağaçlar üstüne, kuşları dinlerken kuşlar üstüne yazılanları okudum. Öyle olmasaydı romanda doğayı yazamazdım. Hapishaneyi içerde kalmadan yazabilirsiniz de, doğayı içerden gözlemeden yazamazsınız. Hayatta her şden önce doğaya inanıyorum. Bütün barındırdıklarıyla… Tapılacaksa doğaya tapılır. Bir de ben dağlara denizden daha yakınım, romanı yazarken bunu daha iyi anladım.

Betonlaşma, kaybolan damak tadı, trafik, gürültü ve kent mağduru hemen herkes günün birinde kaçıp bir sahil kasabasına yerleşmeyi düşlüyor. Bunun artık bir İstanbullu geyiğine olduğunu söyleyenler var. Belki de mesele temelde doğadan kopmuş olmamızla ilişkilidir…

Doğadan kopukluk, bu zavallı toplumu onunla yaşamayı bilmeyen bir topluma dönüştürdü. Bu toplumun insanları doğadan korkar, onunla mücadele etmeye hiç yatkın olmadığı için denize, dağa, ormana sırtını döner. Yağmur da felakettir onun için, kar da, rüzgâr da. Talihsiz bir toplum bu. Bu yüzden dünyanın dağlarındaki ve ormanlarındaki gerillalara da bütün çatışmaların üstünden bakıyorum. Sanırım Batı’da insanlar doğayla daha barışık, daha dirençli. Öyle görünüyor. Kendi hayatını kurmak için doğanın parçası olmayı da, doğaya karşı mücadele etmeyi de biliyorlar. Dediğin gibi, asıl sorun kaçıp gitmek değil de doğadan kopukluğun nasıl bir felaket olduğunu anlamak. Romanımda Sinan kendi sorunlarından, dolasıyla şehirden kaçıp giderken kendine doğanın içinde yeni bir hayat kurmayı deniyor ve doğayı tanıdıkça başkalaşıyor. Tam bunda başarılı olmaya başlıdığında da onu doğadan koparan sorunlarla karşılaşıyor.

Siz kaçıp gitmeyi düşlüyor musunuz?

Hem de nasıl. Ben yirmi yıldır söyler dururum bunu. Kaçıp gitmek mi, bilmiyorum. Sanki çok erken yaşlardan başlayarak çok şey yaşadım, ne öğrendiysem yaşadıklarımdan öğrendim ama artık istediğim hayat insanlardan uzakta. Konfüçyüs’ün güzel sözünü okumuşsundur belki, “Öykünün Bahçesi”nin başına almıştım, “Bir bahçesi ve bir kitaplığı olan insanın başka hiçbir şeye gereksinimi olmaz” diyordu. Bugüne kadar gidemediysem, olanaklarımın olmayışından. Yapamazsam gözüm arkada gideceğim bu dünyadan.

Romanınızda doğrudan okura yansıyan bir acı var, ama aynı zamanda okurken neredeyse bir çeşit coşkuya boğuluyor insan. Acıyla at başı giden bu coşkudan bahsedelim isterim…

Farkında mısın bilmem Gülenay ama, çok güzel bir şey söylüyorsun. Romanın acısını okura doğrudan yansıtabilmesi güzel ve önemli. Yazarken iki düşünce hiç aklımdan hiç çıkmadı. İlki, anlatım sorunlarının üstesinden tam aradığım gibi gelmekti. Anlatıcının araya girdiği yerlerle kişilerin iç dünyası arasındaki geçişlere doğru çözümler getirmek, kendine özgü bir dil ve anlatım biçimi kurabilmek. Bir romanın akışı adeta bulutların gökyüzünden geçişi gibi pürüzsüz, dalgaların denizde ilerleyişi gibi teklemeden okunabilmeli. Elbette zor bu ama en azından okuyanların söylediklerinden görüyorum ki yapmak istediğim karşılığını bulmuş. Buna da seviniyorum. Bir şey daha var… Romanımın okuyanı etkilemesini istedim. Bu öbüründen de zor. Düşünsenize, sözcüklerle yapılmış cümleleri, cümlelerle yapılmış bir metni okuyorsunuz ve ondan etkileneceksiniz. Ama ben okuduklarımda bunu arıyorum artık. Bazen diyorum ki kendi kendime, yaşlanmaya başladın herhalde, okuduklarının aynı zamanda seni etkilemesini, sende iz bırakmasını istiyorsun. “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz” da okuyanlarda iz bıraksın, unutamadıkları bölümleri olsun, istemez miyim bunları? Pek çok kişi, okurken kendilerini romanın bir parçası hissettiklerini söylediler. Bir arkadaşım, “Bu romandan sonra hayatım değişecek, biliyorum” dedi. Bir yazar daha ne isteyebilir! Sinan’ın yaşadıkları da insan acısı değil mi, nasıl unutulur?

Bir de aşk var, romanda acının ve coşkunun deşlikçisi olarak. “Bu kitap aşksız olmazdı” dedi bir okurunuz; siz ne dersiniz?

Açıkçası, bizim edebiyatımızda aşk pek az yazılmış. Ne yazık ki. Yoksa dünya edebiyatı kadın ve erkek ilişkisinin boynuzları üstünde durmuyor mu? En çok ne yazılmıştır bugüne dek? Kadın erkek ilişkileri. Aşk da onun içinde. Oysa aşk romanlarından söz edildiğinde pek az örnek verilebiliyor. Ayrıca mutlu aşk hikâyeleri de yok. Ben hem okuyanda izi kalacak hem de mutlu bir aşk hikâyesi yazmak istedim. Sinan ile Mina’ya kısa süren mutlu, sahici, halis bir aşk yaşattım. Ama bir noktadan sonra elbette Sinan’ın yaşadıklarının onda yol açtığı travmanın sonuçları açığa çıktı. Kaldı ki aşk, mutsuzluk nedenlerinin aynı zamanda mutsuzluk nedenleri de olması değil midir?

Bu romanı yazmış olmak size hangi açılardan iyi geldi?

Çok ama çok iyi geldi. Hep şunu düşünürdüm. Ben günde ortalama on beş saat çalışıyorum ve hiçbir zaman yazmak istediğim kitabı yazacak zaman bulamayacağım. “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz”u yazmaya önce o orman baykuşunu gördüğüm zaman karar verdim, bu romanı bana adeta o yazdırdı, gönül borcumu unutmam. Okuyanların zihninde sürecek bir romansa, bu da harika bir şey. Sen de “roman gibi roman” diyorsun ya, çok övgü dolu bir söz, ben onu Batılı anlamda roman olarak çeviriyorum. Ben geleneksel anlatılardan derin izler taşıyan, anlatıcının tahtından inmediği, içirkişilerin içinde yaşamadığı romanlar yazmak istemiyorum. Batılı anlamda roman ile bizim edebiyatımızdaki egemen roman anlayışı arasında temelli bir ayrım var. Yazarın kendisini gizlemeye çalıştığı ama anlatıcının onun yerine romanda yaşananların iplerini elinden bırakmadığı anlatılar yerine, bizden bağımsız, içinde bir hayatın yaşandığı, sahici insanlara benzer kişilerin kendi hayatlarını yaşadığı, önemli ya da önemsiz bazı sorunlar çevresinde kurulan bir hikâyesinin olduğu bir roman olmasını amaçlayarak yazdım Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz’u.

“35 yıl hemen hep sevdiğim kitaplar üstüne yazdım”

Bir eleştirmen olarak eleştirilmek sizi ürkütüyor mu?

Ben eleştirmen olarak değil, herhangi bir yazar nasıl yazıyorsa öyle yazdım romanı. Dolayısıyla eleştirmenin yazdığı roman değil, bir romancının yazdığı roman olarak algılanmasını beklerim. Evet, kendi okumak istediğim romanı yazmak istedim. Hangi yazar okumak istemediği romanı yazar ki? Öte yandan, daha pek çok yazarın pek çok romanı var okumak istediğim. Yeniden ve yeniden okuduğum ve okunmasını ısrarla önerdiğim romanlar, kıskandığım öykü kitapları. Dolayısıyla romanın en çok “cesaret” sözcüğüyle karşılandığını gördüm ama böyle düşünülmemeli. Cesaret, genellikle olumlu anlamda söylendi ama değil! Hangi romancı romanını yazmaya başladığı, sonunda bitirip yayımladığı zaman benzer bir cesaret göstermek zorunda değildir ki? Eleştirilmeye gelince, hayır, ürkmem. Birincisi, otuz beş yıl boyunca hemen hep sevdiğim kitaplar ve yazarlar üstüne yazdım, edebiyatın içinde kavga etmedim, polemik yapmadım, bunun için. İkincisi, eleştiriye tamamıyla açık olduğumu düşündüğümden. Söylenenlere ya da yazılanlara dahi hiç yanıt vermedim. Başkalarının düşünceleridir onlar, gerekirse yazarım kendi düşüncemi dedim.

Yazmayı sürdürecek misiniz?

Yeni bir roman yazıyorum. O daha farklı bir yolda ilerliyor. Hem biçimi hem de taşıdığı sorun bakımından. Bir insanın ayrılık, kayıp ve yalnızlık gerçeği içinde kalırken düşlerin içinden geçen dünyası. Başlangıçta düşündüğümden farklı oluyor. Daha küçük hacimli ama tamamlanmasına çok var.

“Edebiyat dünyamız nitelikli sorunları tartışma alışkanlığını yitirdi”

Kitabınızı 2,5 yılda yazmışsınız. Okurken insan üzerinde çok zaman harcadığınızı, ona çok emek verdiğinizi her sayfada hissediyor. Burada şahsi fikrimi söyeceğim: Son yıllarda yazarlar saçma bir hızla “kötü kitaplar” üretiyor. Bence bu biraz da yayınevinin, piyasanın “Hadi yenisini yaz” baskısına bağlı. Siz ne dersiniz?

Bunun ciddi bir sorun olduğunu biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Fakat edebiyat dünyamız nitelikli sorunları tartışma alışkanlığını yitirdiği için, bunlar konu edilmiyor. Edilmesi de istenmiyor. Yazılarımda zaman zaman bunları da konu etmeye çalışıyorum. Ama her zamanki gibi, kişilere değil yazdıklarına vurgu yaparak. Onlardaki değişimi, yaptıkları yanlışları anlamaya ve anlatmaya çalışarak. Anlatım sorunları üstüne çok yönlü düşünüp yazanlar ne yazık ki çoğunluğu oluşturmuyor. Oysa yaratıcı yazı inceliklerle, dolayısıyla çözüm bekleyen sorunlarla dolu. Bazen birkaç ay kapanıp romanı yazdığını söyleyenler yok mu? Olmaz öyle şey! Birkaç ayda roman yazılmaz. Çok ama çok iyi bazı Batılı yazarlar burada yayımlandığında pek fark edilmiyor bile. Onları bulup çıkarmak ve karşıma çıkan herkese okutmak, sıradan günlük çabalarım arasında. Yaratıcı yazarlık derslerimiz onlarla dolu. Merak, işte, en önemli sorunlarımızdan, yeterince meraklı olmayan, nelerin yazıldığını yakından izlemeden olmaz.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
7 Responses to “Semih Gümüş röportajı: ELEŞTİRMEN roman yazarsa…”
  1. Can Tomrukcan says:

    Bir roman yazarak, oturduğu sırça kuleden “sıradan insanlar” arasına katıldığı için kutlarım kendisini. Mülakatlarında, kendi eleştiri yazılarında neredeyse hiç kullanmadığı “sank, belki” gibi ifadeler görmek de bu görüşümü teyit ediyor.

    Hoş geldiniz ölümlülerin arasına Semih Gümüş.

  2. Asım TOT says:

    Birbirimizi kandırmayalım, hepimiz cips yiyen insanlarız Gülenay Hanım.
    Adalet değil belki ama, en azından insaf istiyoruz. Bu roman hakkındaki gerçek görüşlerinizi ne zaman okuyacağız? Haydi ama, bizim gibi sıradan okurların gördüğünü siz görmemiş olamazsınız. Egoist Okur, Egosemihtist Okur olmasın. İnsaf!

    • Size ne cevap vereyim diye düşündüm, sonuçta yayınlanan kitaplar şu veya bu sebeple önemli olabiliyorlar. Bu roman da öncelikle bir eleştirmen tarafından yazıldığı için önemliydi bana kalırsa. Ama romanın benim romanım olup olmadığını öğrenme konusunda ısrarlıysanız, 2015’te yayınlanan birçok kitabı dahil ederek şöyle söyleyebilirim: Dergiler yılın en iyilerini seçiyorlar ya, bana da bu soruyu sordular haliyle ve ilk kez bu yıl çok zorlandığımı açıklayarak liste vermeyi reddettim.

      Bu arada: Ben cips yemiyorum :)

  3. Asım TOT says:

    Merhaba,
    Öncelikle yanıt verdiğiniz için teşekkür ederim.
    Naçizane onlarca “ilk roman” okumuş biri olarak, bunu da “ilk roman” o kadar olur canım, diyerek geçiştirebilirdim kendi adıma. Ama hem müellifi hem kitap eklerinde, hem de burası da dahil online kültür-sanat sitelerinde kitap öyle bir yüceltildi ki, kendimden şüphe ettim neredeyse. Keşke güzel bir iş çıkmış olsaydı da bizler de keyifle okusaydık. Bir eleştirmenin roman yazması az şey değildir, beklentileri de yükseltir elbet. Diğer yandan yıllardır okuduğu-eleştirdiği romanlarda gördüğü, biriktirdiği, derlediği sorunların en azından kendi kitabında olmayacağı ön kabulüyle açtık sayfalarını. Ancak çok geçmeden ayaklarımız suya değdi. Ortalama bir romana da razıydık, ama o da olmadı. Taslak halindeyken okuyanlar da mı bir şey söylememişler acaba? Örneğin editör Faruk Duman, hiç mi yönlendirmemiş kendisini?

    Birileri Semih Gümüş’e “Kral Çıplak” diyebilmeli, ama bunu diyebilecekler de Barış Bıçakçı’nın son kitabını kum çuvalına çevirmekle meşguller. Ne de olsa Barış Bıçakçı kolay rakip, onu koruyup kollayacak “yancı”ları yok.

    Sevgili Semih Gümüş, sözüm sana. “Son Okur” acı söyler, ama gerçeği söyler. Olmamış, belki bir sonraki romanda olur. Kolay gelsin…

    Not: Sizin bir cipsten beklentiniz nedir? :)

  4. Can Tomrukcan says:

    Şu blogda konu epeyce konuşulmuş. Yorumlar da enteresan. İlgilerinize :)

    http://hemokudumhemideyazdim.blogspot.com.tr/2015/10/actc-seyler-okuma-zamanm-geldi-artk.html

Leave A Comment