Egoist okur

Sevin Okyay’la polisiyenin harikulade serüveni

Bazı insanlar vardır, kıskanmakla hayran olmak arasında gidip gelirsiniz. Sevin Okyay onlardan biri. Ben hayran olmayı seçenlerdenim. Gazeteciliğine, yazarlığına, çevirmenliğine, eleştirmenliğine, bir çırpıda sayamayacağım daha birçok maharetine…

Bu gece bir ödül aldı bi tanecik Sevin Okyay’ımız, Sinema Yazarları Derneği SİYAD’ın verdiği Tuncan Okan Sinema Emek Ödülünü… Orada değildim, alkışlayanlar arasında olamadım. Kendimi affettirmek için de onunla 5-6 yıl önce Picus dergisi için yaptığım bir röportajı yayınlamaya karar verdim. Affettirme kısmı şaka tabii, röportajı yayınlamayı istememin esas sebebi sıkı okur ve sıkı çevirmen Okyay’ın orada polisiye edebiyat üzerine söylediklerinin hâlâ yeni ve taze olması.

Bir not: O röportajda “Yaşasın Peter Straub’u benim kadar seven biri daha varmış meğer” diye havalara uçmuştum. Sonra da Sevin’in tavsiye ettiği bazı yazarları ve kitaplarını bulmak için İstiklal Caddesi’nin yolunu tutmuştum. Siz de aynısını yapın, tavsiyeleri sizi faslazıyla mutlu edecek. Elinizde ciddi ciddi “bir polisiye roman okurunun kütüphanesinde bulunması gereken kitaplar rehberi” bulunuyor.

Gülenay Börekçi

sevin okyay egoistokur polisiye

“Ufukları yırtıp geçmek, daha önce tahayyül edilmemiş dünyalar bulmak ve farklı insanlarla tanışmak için can atan çocuklar için birebirdir edebiyat.”

Sıkı bir polisiye okuru olduğunuzu bilmeyen yok. Bir insana bir şeyi neden sevdiğini sormak saçma aslında belki ama gene de bu düşkünlüğünüzün bir sebebi olmalı diye düşünüyor insan. Neden polisiye?

Aslında, “Neden aynı zamanda polisiye?” demek daha doğru olur belki. Henüz okuma yazmayı öğrenmeden önce akşamları yatma vaktinde annesinden Tom Sawyer’ın Maceraları, Oliver Twist, Pollyanna gibi kitaplar dinleyen bir çocuk olarak, “ümmi”likten sıyrılır sıyrılmaz, aile büyüklerinin, daha çok da annemin tasvip ettiği kitapları, kaybedecek hiç vaktim yokmuş gibi bir hızla okumaya başladım. Evde çok kitap vardı, boyuna da alınıyordu, ancak hızlı okursam yetişebileceğimi düşünüyordum. Şimdi yetişilmediğini biliyorum ama hızlı okumakta gene de fayda var. İlkokulu bitirme yaşında, mevcut tüm Steinbeck, Hemingway, Caldwell, O. Henry’leri okumuştum. Masal olarak yalnızca Andersen’lerle Eflatun Cem Güney’lere aşinaydım. Geri kalanları, çocuğu korkutur gerekçesiyle benden uzak tutulurdu. Bütün o korkutucu masalları ortaokul yaşından sonra okudum. İlkgençlik çağımız varoluşçulukla şenlendi; ama zaten o sıralar bu işin sınırı olmadığını anlamıştım. Polisiye ise daha sonradır. Akba ve Ak’tan namütenahi Agatha Christie, Ellery Queen macerası çıkıyordu. John Dickson Carr/Carter Dickson ve Edgar Wallace kitapları, bu eğitimin başını çekti. Annem iyi polisiyeleri sevdiği için, polisiyeyi sadece edebiyatın farklı bir kolu olarak gördüm, tepeden bakmadım hiç. Ayrıca çok da heyecanlıydılar, komik karakterleri vardı. Mayk Hammerler yasaktı ama babam sayesinde onları da okudum. Akba Yayınları, iyi çevirileri, orijinal kitapta kesinti yapmayışları, kitabın başına koydukları ve ipuçlarını, polisleri, zanlıları belirten listeleri, bazen haritalarıyla, polisiye sevmemin başlıca nedenidir. Yoksa işimiz yalnızca Ak ile diğerlerine kalsaydı, şu anda fantezi ya da bilimkurgu programı yapıyor olurdum herhalde.

Birkaç yıl önce olsaydı, gereksiz bir konuyu açıklığa kavuşturmak adına, polisiye romanlar da edebiyatın sınırları içine dahil edilebilir mi diye sorabilirdim size, neyse ki artık bu tür tartışmalar pek yapılmıyor. Sizce polisiye kendini nasıl “akladı”? Umberto Eco’nun kitaplarının, entelektüelleri polisiye edebiyat konusunda “sakinleştirdiğini” düşünenler var örneğin…

Aslında bu tür tartışmalar pekala yapılıyor. Val McDermid, George Pelecanos ve başka bir yazarla (polisiye yazarı değil) bir panele katıldığında, paneli yöneten şahıs hepsine birtakım sorular sorduktan sonra o üçüncü kişiye, “Şimdi de yalnızca size bir sorum var,” demiş ve üslup tutturmakla, yazarlığın sair gizleriyle ilgili şeyler sormuş. McDermid, “George’la birbirimize bakakaldık,” diyor. “Adam düpedüz bizi yazardan saymadı.” Yazık, oysa. Çünkü ikisi de iyi yazardır. Zaten polisiye romanın tarihinde de, bugününde de çok iyi yazarlar var. Bazıları aynı zamanda çok satıyor diye türe kara mı çalalım yani? “Ciddi” kitap yazanların bir kısmının kitapları da çok satıyor. Polisiye, bir edebiyat türüdür. Bu nedenle de, edebiyat için geçerli olan şey, polisiye için de geçerlidir. İyi yazılmışsa, iyi kitaptır. Saf edebiyat numunesi olarak piyasaya çıkan binlerce kitabın içinden iyi kitapları nasıl cımbızla çekip alıyorsak, polisiyenin de hem iyisi var, hem kötüsü… “Dime novel” tabir edilen “on paralık roman”lardan kimse pırıl pırıl edebi eserler olmalarını beklemez. Buna karşılık, Nick Carter’la Nat Pinkerton’un bugün bile sayısız hayranı vardır. Eco’ya gelince, Gülün Adı ve Baudolino, daha önce anlamamış olanlara “gerçek” yazarların da bu türü seçebileceklerini gösterdi. Zaten başka “ciddi” eserler, örneğin Faulkner’ın Kutsal Sığınak ile Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanları da polisiyeye uzak değildir. Ernest Mandel de Hoş Cinayet’te bu türü yüceltmiştir. Ama polisiye okumayı “bulmaca çözmekle sigara içmek arasında değerlendirilebilecek bir kötü alışkanlık” sayanlar hep olacak. Aksi gibi, ikisini de severim.

Polisiye neden önemli?

Edebiyat neden önemli? Hele hele, malum ufukları yırtıp geçmek, daha önce tahayyül edilmemiş dünyalar bulmak, çevresindekilerden farklı insanlarla tanışmak için can atan çocuklarla gençler için birebirdir edebiyat. Polisiye de öyledir, hatta daha fazla. Eğer yazarınız konusunu iyi bilen, araştırmasını yapmış bir yazarsa, başka türlü dahil olamayacağınız dünyalara, insan ruhunun ürkütücü derinliklerine dalabilirsiniz. “Polisiye roman apaçık bir toplumsal olgudur,” diyor Erol Üyepazarcı. Çok satar, bunun doğal bir sonucu olarak da çok okunur. Heyecanlıdır, bilmece çözmenizi sağlar; bir kaçış peşindeyseniz eğer, size bunu sunar. İyi kitap okuma ihtiyacınızı da karşılayabilir; çünkü iyi bir polisiye, iyi bir edebiyat eseridir.

İlgimizi çeken şey ne tam olarak; insan ruhunun karanlık yönleri üzerine kafa yormak mı, yoksa oyun ve macera gereksinimimizi gidermek mi?

Her ikisi de, çünkü polisiyeden polisiyeye fark var. Kimileri, özellikle Altın Çağ’dan örnekler, insanı tatlı tatlı oyalar. Kötü adamları da, ruha dehşet verecek kadar kötü değildir. Daha önceki dönemin ya da başarısız detektif romanlarının karton kötü adamlarını hiç saymıyorum. Ama aralarında modern yazarların da bulunduğu kimi polisiye yazarları, insan ruhunu gerçekten titretiyor. Val McDermid’in Tony Hill maceralarında ve Michael Connelly’nin Harry Bosch ya da Terry McCaleb kitaplarında rastlanan bazı karakterler de öyle. Ki, bazı okurlar Bosch’un kendisini de yeterince kötü buluyorlar. Buna karşılık Maigret’de de zaman zaman dondurucu “kötülük”ler olabilir. Aslında örnek vermekle bitmez. Bir de, bu türde sahiden çok sayıda iyi yazar var. Peter Straub, edebiyatın her türünde aynı derecede ağırlığını koyabilecek kadar iyi bir yazardır mesela. Patricia Highsmith’in Ripley’i de ürperticidir, üstelik de esas kahramanımızdır. Özellikle Barbara Vine adıyla yazarken Ruth Rendell’ı, yazar olarak ruhuma çok hitap etmese de bazı sağlam kötü karakterler yaratan Patricia Cornwell’i ve daha nicelerini de sayabilirim. Evet, kadınlar bu işte çok başarılı. Polisiye yazarlarının neredeyse yarısı kadın. Demek ki işin sırrı sadece İngiliz köylerinde yün ören haminneleri tahlil etmekle ortaya çıkacak gibi değil.

Polisiye edebiyatı ana hatlarıyla nasıl sınıflandırırsınız?

Kronolojik özelliği de olan bir sınıflandırma yapmak en iyisi, belki. Bu konuda Türkiye’de en derin ihtisasa sahip kişi olarak gördüğüm Erol Üyepazarcı’nın Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes’ta da dediği gibi, genel kanaat, polisiyenin “iyi haydutlar” hakkındaki popüler edebiyatın bir uzantısı olduğudur. Türün ilk kitabı da, elbette Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı’nda Cinayet’i… Poe’nun kitabı “muamma roman”ın ilk örneği, detektifi Dupin de kendi cinsinin ilki. Gaboriau, Doyle, Leblanc, Leroux, Allain ve Souvestre’la devam eden muamma/çözüm/sorun roman, altın çağına iki dünya savaşı arasında ulaştı. Bu kitaplarda, cinayetin hikâyesiyle soruşturma hikâyesi paralel gider. En iyi tanınan yazarlarından biri Agatha Christie (Carr, Queen ve Gardner da var), en iyi örneklerinden biri de Christie’nin Şark Ekspresi’nde Cinayet’idir. Bir “Katil Kim” şaheseri… ABD’de ise, İngiliz Okulu’na karşı, Black Mask dergisi kaynaklı kara roman ortaya çıktı. Ustaları arasında Hammett, Chandler, Mallet vs. var. Bu romanlarda acımasız, karanlık sokakların şiddetine karşı “lekelenmemiş ve cesur” bir kahraman söz konusudur. Sonra, zincirleme olayları ve beklenmedik sonuyla, suspense/thriller/gerilim romanı gelir. Sinemadaki en büyük ustası, söylemeye bile gerek yok belki, Alfred Hitchcock’tu. Sürümden kazanan dime novels; kara romanın çocuğu, gözümüzün bebeği “hard-boiled”ın yanı sıra, hukuki ve tarihi polisiyeler, seri cinayetler, adli tıp sayesinde çözülen esrarlar, “police procedural” tabir edilen ve polis soruşturmasını adım adım izleyen kitaplar da polisiyeye zenginlik katar. Aslında kati kronolojik hatlarla ayırmak da zor. Kara roman, eşsiz Jim Thompson’a kadar uzanır. Ruth Rendell ile P.D. James “muamma roman”, Highsmith “gerilim” ustasıdır. Lawrence Block’un Matt Scudder’ı da, dört dörtlük bir “hard-boiled” karakteridir.

Tür, günümüzde nasıl değişikliklere uğradı? Daha önce yapılmamış neler yapılıyor?

Teknoloji çok ilerledi. Ellerinde not defterleriyle dolaşan, katili parmak izinden bulmaya çalışan polisler geride kaldı. Doğrusu bundan çok memnun olduğumu da söyleyemeyeceğim. Tıpkı “hard-boiled” tabir edilen kitaplar gibi, İngiliz Altın Çağı’nın örneklerini de severim. Buna karşılık Patricia Cornwell’in, özellikle duygularından sıyrılmaya çalışan patolog karakteri Kay Scarpetta’dan pek hazzetmem. Oysa kimileri onun polisiyeden uzaklaşan gençlere bu türü yeniden sevdirdiğini iddia ediyor. Ben ise, belki de teknolojinin bin türlü esrarına vâkıf olmadığım için, pek iyi gözle bakmıyorum. Buna karşılık, Michael Connelly’nin kahramanlarından Terry McCaleb gibi birinci sınıf “profiler”lara gönlüm açık. Artık Altın Çağ türü yazarlar pek kalmadı, devran o devran değil çünkü. Oysa hoşturlar, halen keyifle okurum. Hatta bazıları çok komiktir. Bir suçun esrarını çözme alanındaki bütün gelişmelere rağmen, benim gözdelerim eski usül polisler: Maigret, Wexford, Brunetti, Beck vs.

Bir de Agatha Christie’yi hatırlatan iki yeni polisiye yazarı keşfettik son günlerde. Lindsey Davis ve Ellis Peters. Ben de size sormak istiyorum: Hanım hanımcık görünüşlü, en çılgın sosyallikleri arkadaşlarıyla çay içerken dedikodu yapmak ve elmalı turta yemekten ibaretmiş hissi yaratan yaşlı İngiliz hanımlar neden entrikaya bu kadar düşkün oluyor? Suçu hayal etmek belki en masum ruhlar için bile o kadar olanaksız değildir…

Aslında o yaşlı İngiliz hanımlar, Miss Jane Marple’dan farksız. O da insanda benzer duygular uyandırırdı ama açıkgöz, hatta tehlikeli bir kadındı. Bir dönemde kısaltılarak ya da kolayına getirilerek çevrilen Agatha Christie’ler yüzünden gözden kaçırmış olabiliriz ama Miss Marple basbayağı dedikoducudur, hayatınızın ondan uzak tutulan tek bir ânı kalmaz, üstelik çok da tehlikelidir. Hanım hanımcık, yaşını başını almış, hem tarihi, hem çağdaş romanlar yazan, Çekçeden çeviriler yapan Ellis Peters da, iki polisiye dizinin yaratıcısı. Biri kıymetli Cadfael’imiz, diğeriyse Müfettiş Felse.

Peters’ın yazdığı ve 12. yüzyılda geçen Marazi Bir Kemik Merakı’nı siz çevirdiniz dilimize. Kitabın kahramanı dünyanın dört bir yanında sürüyle soluk kesen macera yaşadıktan ve birkaç kere âşık olduktan sonra bir manastıra kapanıp şifalı otlar yetiştirmeye başlayan bir keşiş, Cadfael Birader. Yaşlandığında da rahat durmuyor ama; ve bir çeşit detektiflik yapmaya başlıyor. Ellis Peters nasıl bir yazar, Cadfael nasıl bir detektif?

Bir keşiş için bunu söylemek tuhaf olsa da, Cadfael ap Meilyr ap Dafydd, tam bir “dünya adamı”. 1080 yılında Galler’de doğmuş, keşiş olmaya hayatının ileri yıllarında karar vermiş. Sakin sulara demirleme kararını alana kadar da Haçlı Seferleri’ne katılmış, türlü iş yapmış, aşklar yaşamış. Birçok yeri ziyaret etmiş; bu arada Türkiye ve İtalya’yı da… Yıllar sonra İngiltere’ye döndüğünde, “Peki, şimdi ne?” diye düşünmüş, sıkılmış bu hayattan. Manastırda yaşamayı seçmiş. Biz onu tanıdığımızda, yani asıl adı Edith Pargeter olan Ellis Peters’ın Cadfael Birader dizisinin ilk kitabı Marazi Bir Kemik Merakı’nda da aynı yerde; üstelik hayatından memnun. Şifalı bitkilerle dolu, küçük, güzel bir bahçesi var. Tek sorumlusu o; çömezleriyle birlikte kazıyor, ekiyor, bakıyor, hatta yeni türler yetiştiriyor. Ona göre, bütün krallıkta bundan iyi bir Benedikten bahçesi yok. Cadfael, kâmil ve kalender bir adam. Ellili yaşlarının ortalarında, tıknaz, sağlıklı bir gemici gibi, ki aslında öyle zaten, yalpalayarak yürüyor. Manastırda Galce’ye hakkıyla vâkıf olan tek kişi. Mizah anlayışı en gelişmiş keşiş olduğu da söylenebilir. Hayatını dine vakfetmemiş insanların halinden anlıyor. Yaptığı seçimden memnun ama fazla çalışmaya niyeti yok. Dualarla toplantılarda, punduna getirip uyuklamak için kendine sütunun arkasında bir yer seçmiş. İdare edip gidiyor. En büyük özelliklerinden biri de, araştırıcı, sonuçlar çıkarıcı zekası. Bu sayede, her kitapta bir cinayetin failini ortaya çıkarıyor. Devir icabı, Kral Stephen ile Kraliçe Maud arasında, dizinin ikinci kitabı Fazladan Bir Ceset’ten itibaren ortaya çıkan ölümcül taht mücadelesinde insanların sapır sapır döküldüğü düşünülürse, şüpheli ölümlerle karşılaşmakta fazla zorluk da çekmiyor.

Ellis Peters’ın kitapları sonradan bir televizyon dizisi haline de getirilmiş, hatta başrolü sizin de çok sevdiğinizi düşündüğüm Derek Jacobi oynamış. Diziyi seyrettiniz mi?

Maalesef yalnızca bir bölümünü; bir ara burada oynuyordu oysa. Derek Jacobi fizik olarak Cadfael’e hiç benzemiyor ama öyle büyük bir oyuncu ki, ortaya muhterem keşişin hayranlarını hiç yadırgatmayacak, Peters’ı da hayal kırıklığına uğratmayacak bir Cadfael portresi çıkarmış. Doğru tahmin etmişsin, Derek Jacobi’yi çok severim. I, Claudius, cümlenin malumu; ama onun üstüne bir de, sanırım TRT’de, fevkalade bir Cyrano’sunu izlemiştim.

Son olarak size cevaplaması en güç soruyu soracağım: En sevdiğiniz on polisiye roman hangileri?

Onun yerine yazar/kahraman adı vereyim, en iyisi: Bir Michael Connelly kitabı, Hieronymous Bosch’lu tarafından; Donna Leon’dan mutlaka bir Commissario Brunetti; Ellis Peters’dan bir Cadfael esrarı; Ruth Rendell’dan bir Müfettiş Wexford; Simenon’un eşsiz Maigret’si, şöyle Flamanlı falan bir macerada; Highsmith’in soğukkanlı katili Ripley’den bir örnek; Maj Sjöwall’ın Martin Beck’i, herhangi bir kitabıyla (ya da bir Henning Mankel kitabı); herhangi, ama sahiden herhangi bir Peter Straub kitabı… Kaç etti? Sekiz… Lawrence Block’tan bir Matthew Scudder, onu sahaf/hırsız Bernie’den fazla seviyorum; son olarak da, yeni gözdemiz: Alexander McCall Smith’in kaleminden çıkma, Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu’nun sahibesi, Mma Precious Ramotswe’nin bir kitabı. Bunları seçmek bile zor oldu. Kendimi Hammett ve Chandler’a, hatta Poirot’ya ihanet etmiş gibi hissediyorum.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to “Sevin Okyay’la polisiyenin harikulade serüveni”
  1. Elinize sağlık bu güzel yazı için teşekkür ederiz. Böyle güzel bloglar ile karşılaşınca mutlu oluyoruz. Biz de benzer konularda yazan bir bloguz o nedenle bize de bekleriz.

    Sevgiyle kalın

    http://www.polisiyedurumlar.com

Leave A Comment