Egoist okur

Sezgin Kaymaz: Romanı yazarken bir taraftan da meraktan ölerek okurum”

Ateş Canına Yapışsın, Sandık Odası, Zindankale, Geber Anne, Kaptanın Teknesi ve Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir gibi romanların yaratıcısı Sezgin Kaymaz 30 senelik bir spor adamı, hentbol milli takımının eski antrenörü. Türkiye Voleybol Federasyonu İcra Kurulu Koordinatörü olarak çalışmaya başlayınca hentbolu bırakmış. Gerçi dört ay önce voleybola da veda etmiş.

Paralel yürüttüğü öteki işini, yani romancılığıysa aralıksız sürdürüyor. Kanıt mı? “Kendini Allah’ın cennetinden sürdürmeyi başaran ademoğlu, yine de kıyamayıp ona cennet kadar güzel bir dünya hediye eden Allah’a bir kere daha sırtını dönmüş ve yeryüzünü peynir arayıp durduğu bir labirentler cehennemine çevirmiştir” diye yazdığı harikulade yeni romanı Kün.

Daha önce de bir kez konuştuğum, daha doğrusu yazıştığım Sezgin Kaymaz’la yaptığımız ve yazmak isteyenlere yazmayı, yaşamak isteyenlere hayatı özetleyen bu röportajı muhakkak okuyun. Sonra önceki röportajımızı okuyun. Hemen ardından da elbette İletişim yayınları etiketiyle çıkan Kün’ü…

Çünkü hiç kimse hayatın aydınlıkla karanlığın, iyiyle kötünün, korkunçla komiğin bir karışımı olduğunu bu kadar nefis anlatmıyor.

Gülenay Börekçi

Sezgin Kaymaz: Üzüntü olmasaydı sevinç, düşmek olmasaydı kalkmak olmazdı

sezgin kaymaz kun egoistokur gulenay borekci 1

Sezgin Kaymaz’ın ürkünç, komik ve benzersiz romanlarını düşününce aklıma ilkin paralel evrenler geliyor, kendilerine has sakinleri olan apayrı paralel evrenler. Zaman zaman birbirlerinin yolunu kesiyor, hatta ara sıra birbirlerinin içine giriyorlar. Son romanda da böyle. Birinde biz varız, yani siz, ben, her gün gördüğümüz o insanlar… Diğerinde konuşan köpekler, yürüyen ölüler, saldırgan spermler ve bilumum başka acayip mahluk var… Bu dünyalardan bir tanesi bütün sahiciliğiyle burası, peki ya öteki neresi? “Siz o öteki dünyaları nereden tanıyor, biliyorsunuz da bu kadar iyi yazıyorsunuz?” diye soruyorum Sezgin Kaymaz’a. “İkisi de burası” diyor içimi rahatlatarak, “Kimi zaman paralel, kimi zaman komşu, kimi zaman yatıya misafirler birbirlerine. Gideceğimiz yer aynı olduğu sürece, ölüler bizim kadar diri, biz onlar kadar ölüyüz. Ama ben röportaja ölüleri ve dirileri sorarak değil, sporu sorarak başladım… Çok farklı olmadıklarını göreceksiniz.

Bir spor adamının, antrenörün hayatı nasıldır?

Hentbol antrenörlüğü, karmaşık, gergin ve zordur. Tıpkı hentbol gibi. Severek yapıyorsanız sporcularınızı da sever, kaybettiğiniz zaman maçı kaybettiğinize olduğu kadar sevdiğiniz gencecik insanlar üzülüyor diye de üzülürsünüz. Ömrünüz seyahatlerde geçer. Bir dünya şey öğrenirsiniz ‘öğretmek için’ başında bulunduğunuz insanlardan. Trasnferler yapar, bu sefer kendiniz hakkında bir dünya şey öğrenirsiniz. Düne kadar ‘durdurmak’ için kafa patlattığınız sporcu bugün sizin takımınızdadır ve böylece kimseler onu ‘durduramasın’ diye kafa patlatmaya başlayıp aslında kendini durdurmaya çalışan biri olduğunuzu, devamında da kendini durdurmaya çalışanı durdurmaya çalışan biri olduğunuzu görürsünüz. Hentbol veya başka bir branş; öğrenme endeksi antrenörüne göre değişir. Ama ille de öğrettiğinizden daha fazlasını öğrenirsiniz.

Peki ya bir yazarın hayatı?

Bu da yazarına göre değişir. Artık Voleybol Federasyonunda da çalışmadığım için, dört aydan bu yana tam manasıyla yazar gibi yazar olduğumu söyleyebilirim. Yani, olmak istediğim gibi. Tüm zamanım, her anım yazmaya hasredilmiş vaziyette. Ancak bu açıklamadan gayet disiplinli, planlı programlı bir yazar olduğum sonucu çıkarılmasın; hiç değilim. Bundan dağınık çalıştığım anlamı çıkarılmasın; öyle de değilim. Bir roman kapıma dayanıp da ‘Yaz!’ dediğinde, dünya yansa o kendi akışını kesinceye kadar yazmaya devam ederim. Bu, günlerce yatak yorgan yüzü görmediğim zamanlara da kapı açar, günlerce tek satır yazmadan miskin miskin beklediğim zamanlara da… Yazacağım diye kendimi helak etmem; bağrıma jilet atmam, yırtınmam, çırpınmam. Geliyorsa, kendi haline bırakırım, akar gider, benden çıkar. Bir yazar olarak benim hayatım böyledir. Başkasını bilemem. Kesinkes programlı, kendine yazarlık mesaisi biçmiş, o mesai tamamlanıncaya kadar kalem kağıt başından kalkmayanlar olduğunu duyuyor, ama bu duyguyu anlayamıyorum. Yazasım yoksa oturamam o masaya ben. Tek harf çıkaramam ki.

Şundan sordum, sizin hayatınızda bir paralel evrenler buluşması veya çatışması söz konusu olur mu, yani spor ve edebiyat birbirlerini besler, etkiler veya tam tersi birbirlerinin yollarını keserler mi?

Antrenörlük yıllarımda, yani bundan altı sene öncesine kadar, o iki evren iç içe, birbirini besler vaziyetteydi. Çünkü günde üç saati antrenmana, üç saati de programlamaya ayırmam yetiyor, kalan zaman da benim oluyordu. Ancak Voleybol Federasyonunda çalıştığım sonraki altı buçuk sene içinde böyle bir imkanım hiç olmadı. Voleybolun evreni, romanın evrenine kapı açmama sertçe mani oldu. Çünkü müthiş çalışkan, olağanüstü dinamik ve tüm dünyaya inanılmaz gelen projeler adamının hizmetindeydim o dönemde. Değil roman yazmak, eve gidecek vaktim olmuyordu. Erol Ünal Karabıyık’ın divitine mürekkep taşımaktan başımı kaşımaya vakit bulamıyordum. Ve oldu. Başardı. Orada da bambaşka bir roman yazıldı ve Voleybol Federasyonu, o altı buçuk senede Türkiye’nin herhangi bir federasyonu olma boyutundan dünyanın en büyük Voleybol Federasyonu olma boyutuna ışınladı kendini. Yani evren değiştirdi. Öyle ki tartışılamaz, ama okullarda ders diye okutulur da yüz sene güncelliğinden bir şey kaybetmez. Bu yüzden o yılları kayıp değil, kazanç sayıyorum. O evren, bu evreni beslemiştir. Kesin.

Bir gölgesinden korkanlar ordusu nasıl yaratılır?

Diyelim ki işinizin akışı sırasında takımdaki oyuncularınıza birtakım direktifler veriyorsunuz, bunu karakterlerinize de yapıyor musunuz yoksa karakterlerinizin bazen sizi dinlemeyip kafalarına göre takıldıkları oluyor mu?

Hentbolle teknik adam seviyesinde uğraştığım otuz sene boyunca, Uzak Doğu ve Antarktika hariç, Kuzey Kutup Dairesi dahil, dünyanın her yerine gittim; her türlü takımla, her cins sporcuyla mücadele eden sporculara akıl hocalığı, eğitmenlik yaptım. Ve bu zaman zarfında ne zaman takımı, sporcuyu kurgulamaya, kodlamaya kalktımsa kaybettim, ne zaman kendi haline bıraktımsa kazandım. Antrenörlüğün bilgi ve ego dünyasında oyun başladıktan sonra sporcuyu kendi haline bırakmak yoktur pek. Hatta hemen hemen hiç yoktur. Ancak aklı selimle düşündüğünüz zaman şunu görürsünüz; siz kafanızdaki oyuna göre ne plan yaparsanız yapın, sahadaki oyun başka bir plana göre hareket etmeye zorlar sporcuyu. Ve eğer bu gerçeğe uyanamaz, sporcuyu ‘maç başlayınca’ hür bırakmazsanız, kısa zaman içinde sahadaki her problemin çözümünü sizden bekleyen nurtopu gibi bir gölgesinden korkanlar ordunuz olur. Cesaret ve yetenek sahneyi terk eder, boyun eğiş ve teslimiyet rol kapar. Artık kazansanız da kaybedersiniz.

Yani tıpkı hayat gibi; maç başlayınca sporcuya karışmazsınız…

Şehirlerarası bir yolcu otobüsünün şoförü olduğunuzu düşünün bir an. Arabayı sürerken kalkıp yolculara kolonya, şeker tutar, çay kahve ikram eder, yerinizden kalkıp kalkıp dikiz aynasını siler miydiniz? Ama yolculuk başlayıncaya kadar şoförlüğünüzü biriktirir, dinlendirir, yola çıktıktan sonra sadece o işi yapıp gerisini muavininize, servis elemanınıza bırakırdınız, değil mi?

Roman yazışınız da böyle midir?

Tıpkı maç başlayınca her şeyi sporcuya bıraktığım gibi, roman yazarken de her şeyi karakterlere bırakıyorum. Kafalarına göre hareket ediyorlar. Hangi birinin hangi köşede kimle karşılaşacağını bilmiyor, hiçbirine hayat sufle etmiyorum. Yazmayı bu tekinsiz macerası yüzünden seviyorum zaten. Sonunu bildiğim hiçbir şeyi yazamıyorum.

“Bir romanı bitirdiğimde derin bir hüzne kapılırım”

Sporda idare ettiğiniz takımın kazanmasını, hatta karşı takımın kaybetmesini istersiniz. Romanda da var mıdır bu tür bir kazanma arzusu? Bir roman bitince siz ne kazanmış olursunuz?

Bir taraftan romanı yazarken bir taraftan da meraktan ölerek okurum, çünkü bir alt satırda ne olacağını vallahi de billahi de bilmem. Hal bu olunca neyin ne zaman tamama ereceği, kitabın ne zaman biteceği beni hiç alakadar etmez. Bittiği zaman bir kenara bir şey daha istiflemiş gibi hissetmem kendimi. Kazanmış gibi de hissetmem. Derin bir hüzne kapılırım yalnız. Daha şunun şurasında tanışalı olsa olsa üç vakit olmuş bir dolu varlıkla ayrılmaktadır çünkü yolum. Onları bir daha göremeyeceğimi bilmek beni üzer. Bayağı bir hasret çekerim.

“Ben gülerim. Suratıma bakmayın; kalbim ve gözlerim hep sırıtır” demiştiniz, bunu hiç unutmuyorum. Kaleminiz de öyle, en trajik, en korkunç şeyleri bile sizden okurken insan gülüyor ister istemez. Sizi ayırdedici kılan şeylerden bir tanesi de bu. Böyle yazacağınızı başta da biliyor muydunuz?

Güldüreyim, trajik şeyleri ambalajlayayım diye bir kaygım veya tasam hiç yok. Ama iflah olmaz bir empatım ben; bu yüzden de yazarken ister istemez o dünyadaki herkesi anlamaya, hayata onların gözüyle bakmaya çalışıyor olmalıyım. Öyle olunca da böyle oluyor demek ki.

“Fantastik kurguysa fantastik kurgu, ne yapayım?”

İlk romanınızı müstear isimle yazdığınız ve zarfa adres koymadığınız için yayınevi sizi epey bir süre aramış ama bulamamış. İki yıl sonra bulunabilmişsiniz ancak. Ne yaptınız o iki yıl zarfında, size cevap vermediler zannederek bozuldunuz mu, yazmaya küsmek falan gibi olmayacak şeyler geçti mi içinizden?

‘Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir’i yazıp kapattım, sonra da kapak sayfasına bir müstear uydurup koydum. Ama düzelteyim; kitabı yayınevine ben değil, çok sevdiğim bir aile dostumuz gönderdi ama bundan benim haberim olmadı. O dost İstanbul’a taşınınca adresi değişti ve işler karıştı. Gerisi doğru, İletişim beni arıyor ama bulamıyormuş. Derken adeta fantastik bir şeyler olmuş. Bir gazete dostumuzla röportaj yapmış. İletişim’in editörü Tanıl Bora iki yıl sonra röportajı okuyunca, onu bulup benim telefonumu almış. Bozulup küsme meselesine gelince; kitabın yayınevine gittiğini bilmiyordum ki küseyim… Bilsem küser miydim, orası meçhul. ‘Kaptanın Teknesi’yle ‘Geber Anne’yi de yazıp çekmeceye koymuştum zaten. İletişim beni bulmamış olsaydı büyük ihtimalle o romanlar ve sonradan yazılanlar gene yazılacak ama çekmeceden hiç çıkmayacaktı.

Çağdaş edebiyatımızda fantastik unsurları bu kadar yoğun bir biçimde içeren ilk romanları siz yazdınız. Önceki röportajımızda romanlarınıza atfen kullandıkları “fantastik kurgu” lafından başta hiç hazzetmediğinizi söylemiştiniz. Neydi o lafta sinirinize dokunan şey?

‘Kurgu’ lafı… Çünkü hiçbir şey kurmuyordum ve halen de kurmuyorum. Ama baktım ki edebiyatta bu tarza bundan başka bir isim koyan yok, aldım kabul ettim. Fantastik kurguysa fantastik kurgu, ne yapayım?

Romanı besleyen acayip tesadüfler

Kün kelimesini araştırdığımda biri Arapça, biri eski Türkçe iki anlamı olduğunu öğrendim. Ol ve Işık… Siz onu romanınızın adı olarak seçerken hangisini düşünmüştünüz?

Hiçbir romanımın adını düşünmedim ben. Hepsi kendi göbeğini kendi kesti, kendi ismini kendi okudu kendi kulağına. Kimi ilk sayfada yaptı bu işi, kimi Kün’de olduğu gibi son sayfada. Ne düşünerek bu adı yazdığımı aslında bilmiyorum. O da bir ilhamla gelip kondu kapağa. Ama sonrası tıpkı Kün kadar fantastik oldu. Bilgisayarı kapattıktan sonra oturduğum yerde dalıp bir rüya gördüm. Çok sevdiğim bir arkadaşım rüyamda, ‘çok uzaklardan gelen’ bir zarfın içindeki mektuba bakarak romanın ismini söylüyordu. Uyanır uyanmaz ona bir e-posta attım: “Roman bitti. İsmini senin koymanı arzu ediyorum. İstediğin kadar uzun veya kısa olabilir.” Saat beşe geliyordu. 10 dakika sonra aradı, uyumuyormuş. “Baktın mı gönderdiğim isimlere?” diye sordu. Bakmamıştım; uyanık olduğunu nereden bileyim? Yeniden açtım bilgisayarı, bana üç isim gönderdiğini, üçüncüsünün ‘Kün’ olduğunu gördüm.

Peki kapaktaki fotoğraf nereden çıktı?

Avustralya’ya yerleşmiş bir profesyonel fotoğrafçıdan, bir okurkardeşten e-posta almıştım. Kitaplarımı çok sevdiğini, her birinin ona adeta ‘ilk aşk’ gibi geldiğini ve eğer şu sıra bir kitap yazmayı düşünüyorsam kapak fotoğrafını çekmesi için izin vermemi istiyordu. Kün’ün kapak fotoğrafı da işte Sarp Soysal’ın hediyesi oldu.

Mevlana alıntılarınızı soracağım bir de. Alıştıklarımızdan biraz değişikler sanki. Popüler kültür onu bize fazla eksik mi tanıtıyor acaba?

“Kıyıda çer çöp, derinde inci” der Mevlana. O, bu dünyanın derinlerdeki incisidir. Soluksuz kalmayı göze alamayan kişi, kıyıda faldırfoş oynayıp çer çöple idare eder; inci toplamak isteyen kişi ise soluksuz kalmayı göze almak zorundadır. Bizim popüler kültür kıyı sıra gezip ayaklarını ıslatadursun, dünya çoktan soyunup o denize daldı gitti. Internetteki bir arama motoruna ‘Masnavi’ yazın, görün.

Karakterleriniz arasında hayvanlar da var. Lucky’i biliyoruz. Kün’de de sokak köpeği Çeto var. Ve bence siz hayvanları insanlardan daha çok seviyorsunuz, neden?

Her altı saniyede bir, dünya yüzünde bir insan ölüyor açlıktan. Komşunun oğlunun açlığını umursamayan seme gibi semirmiş kadınlar, erkekler, aç bir sokak köpeğine kuru ekmek veriyorsunuz diye sizi ‘O kadar insan açken…’ diye azarlayabiliyorlar. Savaş, katliam, tecavüz, hırsızlık, iki yüzlülük gırla gidiyor. Ademoğluna ’emanet’ edilen tabiatın haline bakın… Daha ne diyeyim? Şu belki… Bizimle yaşamayı hayvanlar seçmedi. Bilakis, yaşam alanlarına insafsıca sarkan bizdik. Yine de bir ‘insanlık’ edip bizimle yaşamaya hüsn-ü kabul gösterdiler… Ve ‘işgalci’ olduğumuz halde affedip sevdiler bizi. Siz, yüzü cerahatli, ağzı salyalı, kötü kokulu, çirkin, çarpık, çopur bir adamı o sizi sevdi diye sevmeyi başarabilir misiniz? Bir köpek başarır; hem de ölümüne sadakat, ölümüne aşk ile… Bir an olsun dönüp; “Daha güzeli var mı?” diye bakmaz. Aynı sokakta oturduğumuz bir kadın, birkaç gün önce, henüz zehirlenmiş, can çekişmesi yeni kesilmiş bir köpeğin ölüsü başında dikilmiş, “Şunların hepsini niye zehirlemezler bilmem ki.” diyerek apartman yöneticisiyle sohbet ediyordu. Siz hangisini severdiniz?

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment