Egoist okur

BİR SORU: Birbirimizi iyiliğe nasıl ikna edeceğiz?

İyilik nedir? İçten içe tehlikeli bulup uzak durmayı tercih ettiğimiz bir şey mi, yoksa bulaşıcı bir eylem mi? Victor Hugo’dan Adam Phillips’e, Philip Zimbardo’dan Tunç Kılınç’a iyilik üzerine fikirler, öneriler…

Gülenay Börekçi

tunc-kilinc-sifir-egoistokur-gulenay borekci Yaşasın iyilik!

Yakın arkadaşlarımdan biriyle konuşuyoruz. Daha doğrusu o içini döküyor, ben dinliyorum. Bana göre derdi dert değil, onun içinse mesele büyük… “Etrafımdakilerin benden söz ederken ‘dünyanın en iyi insanı’ gibi şeyler söylemesine bozuluyorum” diyor. “Dünyanın en iyi insanı değilim, kötü de olabilirim.” Sanki kötülük bir meziyetmiş, iyilik de tatsız tuzsuz, küçük düşürücü, demode bir şeymiş gibi. Aklıma verdiği röportajda, “İyilik satmıyor. Ne kadınlar seviyor iyi insanı, ne sektörde seviliyorsun, hiçbir şey yapamıyorsun, öyle oturuyorsun” diyen Nejat İşler geliyor.

Anlamaya çalışıyorum; belki arkadaşım iyiliğinin mütemadiyen kullanıldığını hissediyor, belki de kötülüğün erdemleri üzerine fazla “edebiyat” dinlemiş. İçini rahat ettirmeyi deniyorum ama ikna olmayacağının farkındayım. Öyle ya, zamanımızın motto’su, “Yaşasın kötülük!” (Bu cümleyi dilinden düşürmeyenler için kötülük cazibeli bir şey; maruz kalan başkalarıysa tabii.)

Adam Phillips’ten iyiliğin kısa tarihi

Ünlü aktörün ve arkadaşımın yakınmalarında bir haklılık payı olabilir mi? Zira Ayrıntı Yayınları etiketli “Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine” ve Metis Yayınları’ndan çıkan “Tekeşlilik”, “Kaçırdıklarımız” gibi kitaplarıyla tanıdığımız psikanalist Adam Phillips’in “İyilik Üzerine”sini karıştırırken de benzer şeylere rastlıyorum. “Bütün büyük dinlerin, felsefelerin temelinde iyilik vardır, bizi başkalarına ve dünyaya karşı şefkatli, yardımsever olmaya yönlendirirler” diyen yazar, “iyiliğin kısa tarihi” denebilecek kitabında derin bir çelişkiye de vurgu yapıyor ve iyilik dediğimiz şeyi içten içe sevimsiz hatta tehlikeli bulduğumuzu anlatıyor. Bakmayın siz ortalığı kaplayan iyilik, güzellik, farkındalık kitaplarına… Phillips’e göre, iyilik üzerine konuşmayı, dinlemeyi seviyoruz ama iş pratiğe gelince durum değişiyor: Çoğu zaman kendimizi yapabileceğimiz küçük iyiliklerden mahrum bırakıyor, dahası bize iyilik edenlere karşı şüpheci yaklaşıyoruz.

Kötülük üzerine yazılmış en çarpıcı kitaplardan biri olan Say Yayınları etiketli “Şeytan Etkisi”nin yazarı Philip Zimbardo’ya bakılacak olursa, kötülüğü seçme sebeplerimiz muhtelif. Birçok şey insanlara kötülük yaptırabiliyor. “Belki takım oyununda öne çıkmak istiyor, belki düzene ayak uydurmak gerektiğini hissediyor, belki hayranlık duyulmaya ihtiyaçları duyuyorlardır. Belki de, neden olmasın, dışlanmamanın tek yolu budur gibi geliyordur onlara” diyor Zimbardo. İyiliğin de tıpkı kötülük gibi öğrenilebilir ve “bulaşıcı” bir şey olduğunu söyleyen, yani insanların değişebileceğine inanan Zimbardo’nun haklı olmasını umarak Victor Hugo’nun İş Kültür Yayınları’ndan beş cilt olarak çıkan muhteşem “Sefiller”ini yeniden okumaya karar veriyorum.

“Sıfır”ın tazelediği iyilik salgını

Çok yeni tarihli bir kitap da iyiliğe bir oyun gibi bakılıp bakılamayacağını düşündürüyor. Tunç Kılınç’ın yazdığı ve Destek Yayınları’ndan çıkan “Sıfır”dan söz ediyorum. Hayranları tarafından “kurumsal hayatın Behzat Ç.’si” diye anılan Kılınç hem sosyal medyanın takip edilen oluşumlarından Fikir Atölyesi’nin hem de ortamlarda sessiz sedasız bir iyilik trendi oluşturan Faili Meçhul Kıyak Hareketi’nin kurucusu. Başından geçen gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı kitabında, ölümle başlayan ve hayata doğru akan sıra dışı bir yolculuğun hikayesini anlatıyor. Hikayeye göre, bir trafik kazasından sonra kendini adını Coldplay’in bir şarkısından alan Peponi diyarında “ölmüş” bulan kahraman, iç sesi yahut çoktan yitirdiği çocukluğu tarafından tuhaf bir serüvene davet ediliyor. (Peponi, Svahili dilinde “cennet” anlamına geliyor.) Yolda ona Albert Einstein’dan Steve Jobs’a, Andy Warhol’dan Patch Adams’a, dilencilerden zenginlere, ermişlerden günahkârlara farklı ruhlar eşlik ediyor. Sonunu söylemeyeyim ama hayatın ne kadar güzel bir şey olduğunu, olabileceğini ölülerden öğreniyoruz.

İşin iyilikle alakalı kısmındaysa, yukarıda sözünü ettiğim ve “Sıfır”ın özünü oluşturan Faili Meçhul Kıyak Hareketi duruyor. Kılınç’ın birkaç yıl önce başlattığı FMK’nın büyüsüne kapılanlar hiç tanımadıkları kişilere ufak tefek, gülümseten iyilikler yapıyor ve kural gereği adlarını gizli tutuyorlardı. Mesela bir parktan veya kafeden çıkarken çantalalarındaki kitabı, DVD’yi oracığa bırakıyor yahut apartmanda kapı önlerine konan çöp torbalarını kapıcıdan önce topluyorlardı. Bu şakacı eylem planı sayesinde, iyiliğin yeri ve zamanı olmayan, insanın çok da enerjisini çalmayan bir şey olduğunu hatırlıyorduk. Üstelik yardım edenin anonim kalması durumu daha da leziz hale getiriyordu. Oyun veya değil, okumaya ve denemeye değer bence. Hem yaşasın istediğimiz şey de nihayetinde kötülük değil, iyilik…

FMK’yı yaratıcısı ve “Sıfır”ın yazarı Tunç Kılınç anlatıyor

“FMK, hiç tanımadığın birine yaptığın ufak bir iyiliğin aslında kendine yaptığın bir iyilik, güzellik olduğu fikrinden doğdu. Bilgisayarınıza indirip çıktısını alabileceğiniz bir de kart hazırladım. Üzerinde, ‘Seni gülümsetebildiysem ne mutlu. Sen de tanımadığın birine bir kıyak yap, bıraktığın tek iz bu kart olsun’ yazıyor. Okuduğun bir kitabı, içinde bu kartla beraber parkta unutmaktan önünden geçtiğin evin posta kutusuna gelmiş elektrik faturasını ödemeye kadar giden küçük güzellikler… Gizem de içeren yaratıcı, üstelik bulaşıcı bir oyun. Anonim olması, karşı tarafın sana borçlu kalmasını engelliyor. Tabii benim için asıl önemli olan FMK’yı bir kez yapıp unutmak değil, bunu alışkanlık haline getirmek… Keşke öyle olsa! Bize verme hazzının kapısını aralayan bu hareket yayılırsa, dünyada kötülük mü kalır?”

Victor Hugo’nun iyilik önermesi

Victor Hugo 19’uncu yüzyılın en önemli eserlerinden sayılan romanı “Sefiller”deki Jean Valjean karakterini, arkadaşı olan ama aynı zamanda hayırseverliğiyle tanınan bir işadamı olan eski mahkûm Eugène François Vidocq’un hayatından esinlenerek yazmış. Romandaki bazı bölümler doğrudan bizzat Vidocq’un yaşadıklarıymış, bazı bölümlerse iş adamının Hugo’ya gönderdiği mektuplardan kelime kelime aktarılmış.

Bu çok karakterli, çok hadiseli ve karmaşık kurgulu roman tabii ki Jean Valjean’dan ibaret değil, yine de onunla ilgili unutulmaz başlangıç bölümlerini hatırlayalım. Ekmek çaldığı için 19 yıl yatan kürek mahkûmu Jean Valjean hapisten çıktığında sabıkalı geçmişi yüzünden kimsenin ona iş vermeyeceğini anlar. Üstelik herkes ona kötü davranmaktadır. Sadece bir piskopos tek geceliğine onu evinde konuk eder. Valjean hapiste olduğu dönemde iyi duygularını o kadar yitirmiştir ki ona şefkat gösteren piskoposun evinden değerli gümüş takımları çalmakta sakınca görmez. Birkaç saat sonra polis tarafından yakalandığındaysa şaşırtıcı bir şey olur: Ev sahibi polise bütün bu değerli malları Valjean’a kendisinin verdiğini söyler, dahası eski mahkûma iki de gümüş şamdan hediye eder. Yalnız kaldıklarında biraz konuşurlar. Piskoposun tek isteği, Valjean’ın elindekileri satarak elde edeceği parayı namuslu biri olma yolunda harcamasıdır. Olay, karakterin hayatında bir dönüm noktası olur; başka bir isim alarak iş bulur, çok çalışarak zengin ve sevilen biri olur hatta belediye başkanı bile seçilir.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment