Egoist okur

Simenon’dan Dave Eggers’a 9 yazardan 9 roman

Savaşın silahları, hayatın mektupları… Mikail Şişkin imzalı “Mektupların Romanı”nı gördüğüm an çarpıldım. Kapağın çağrısına uyduğum için pişman değilim. Şu cümlenin de artık hayatımda bir yeri var: “Başından geçenlerin sözcüklerle anlatılabileceği fikrine kapılırsan, başından hiçbir şey geçmemiş demektir.”

Buna ve aşağıda tanıttığım diğer romanlara da bir göz atmalısınız.

Mektupların Romanı, Mikail Şişkin

Çehov, Nabokov hatta James Joyce’la karşılaştırılan Mikail Şişkin, günümüzde az rastlanan türden birinci sınıf bir romancı. Gerçi kendisi Çehov hariç diğerlerine benzetilmeye itiraz ediyor. Çehov en hayran olduğu yazar, ardından Tolstoy ve Ivan Bunin geliyor: “Uzlaşmamayı ve kendime kayıtsız şartsız inanmayı Bunin; saf ve çocuksu olmaktan korkmamak gerektiğini ise Tolstoy öğretti. Çehov’un bana öğrettiği şeyse şu: Ne yazarsan yaz, hikâyende katıksız kötücül bir karakter olmamalı.”

Erdem Erinç çevirisiyle Jaguar Kitap’tan çıkan “Mektupların Romanı”na gelince… Kahramanları, savaşın ayırdığı iki âşık… Vladimir ile Sacha’nın iletişim kurmak, birbirlerine “dokunmak” adına tek yapabildikleri mektup yazmak. Mektuplarında aşktan, özlemden, ayrı düşmenin kalplerini nasıl da kanattığından söz ediyorlar. Bazen de gelecekteki hayatlarını hayal ediyor ve bu hayali ötekinin de görebilmesi için zihinlerindeki belirsizlik bulutunu kelimeler aracılığıyla canlandırmaya, gerçek kılmaya çalışıyorlar.

Vovka Çin’in kuzeyindeki cephelerde, biricik Saşenka’sı ise amansız bir yaşam mücadelesinin tam ortasında yazıyor. Onları okudukça, saatlerin, günlerin, yılların gittikçe hızlanarak geçişini izliyor, aralarındaki uçurumu mektuplarla aşmaya cüret eden ve böylece kelimelerin yetersizliğini, aldatıcılığını alt etmeyi başaran bu âşıkların kararlılığına hayranlık duyuyoruz.

“Bugüne kadar başından geçenlerin sözcüklerle anlatılabileceği fikrine kapılırsan, bil ki başından hiçbir şey geçmemiş demektir” diyor Vladimir bir mektubunda. Peki sonra? Sonrası koca bir hayat; hayatımız… Vladimir cephede yaralanıyor ama mektuplar, o hastanedeyken de gelmeye devam ediyor. Saşa aralıksız yazıyor. Sevgilisinin ölüm haberini aldıktan sonra bile… Evliliğini, çocuğuyla anne babasını kaybedişini… Bütün bir hayatın anları o mektuplarda damıtılıyor, anlam kazanıyor. Ve o mektuplar satır satır dev bir romanı örüyorlar. Okuyunuz. (Jaguar Kitap)

Malte Laurids Brigge’nin Notları, Rainer Maria Rilke

Büyük şair Rilke’nin tek romanı Malte Laurids Brigge’nin Notları, Vasili Vasilikos’un 50 yıl önce yazdığı ve hâlâ güncelliğini kouyan eseri Z (Ölümsüz), okuyan, yazan, çeviriyle uğraşan herkesin aklından geçirdiği sorulara dair kuşatıcı bir metin, Ben Buradan Okuyorum, Peter Aykroyd’au Charles Dickens’a ve şehrine ithaf ettiği Londra Yanıyor…

Paul Valéry, “Rilke, dünyadaki tüm insanlar içinde en duyarlı, en ruh dolu olanıydı” demişti. Stefan Zweig ise “Biz Almanya’da şair dendiği zaman hâlâ Rilke’yi düşünürüz” yorumunu yapmıştı. Şimdi bu büyük edebiyatçının belki de en güzel eseriyle yeniden buluşuyoruz.

Malte Laurids Brigge’nin Notları hem büyük bir şairin iç dünyasına yolculuk, hem derinlikli bir anlatı… Üstelik, kendisi “düzyazı” demeyi tercih etse de, aslında Rilke’nin tek romanı. Modern şiirin büyük ustası bir tür günlük gibi kurguladığı romanında okurunu varoluşun dehlizlerinde karmaşık bir yolculuğa çağırıyor. Genç şair Malte’nin çocukluğuyla, ailesiyle, Paris’le, modern dünyayla, sanatla, aşkla, Tanrı’yla ve ölümle giriştiği hesaplaşma ve yüzleşmeler edebiyat tarihinin önde gelen metinlerinden birini, Alman edebiyatında 19. yüzyıl realist romanından kopuşun ilk ürününü ortaya çıkarıyor. Rilke’nin şiirsel, zaman zaman bilinçakışı tekniğine kaya ve en ufak bir izlenimle tetiklenen kalemi, derinlikli, kendine özgü, otobiyografik nitelikler de taşıyan bir kitap ortaya çıkarıyor. (İletişim Yayınları)

Çember, Dave Eggers

George Orwell’in “1984” ve Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sı tadında benzersiz bir roman. Çağdaş Avustralya yazınının dilimize çevrilebilmiş nadir başyapıtlarından biri… Timsahlar ve bazı açılardan onlardan bile daha tehditkâr görünen insanlar arasında yaşayan bir kız… “Hiç acı çekmemek, herhangi bir duygu hissetmemek mümkün müdür ve neye benzer?” sorusunu sorduran roman…

Time’ın “Büyük Birader hâlâ peşimizde” başlığını atmasına sebep olacak kadar dehşet verici, ürkütücü, karanlık bir roman. George Orwell’in “1984”ünün ve Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sının günümüzdeki karşılığı…

Dave Eggers, tüm dünyada büyük yankı uyandıran romanı “Çember”de distopik ama son derece tanıdık bir manzara seriyor gözler önüne. Google, Facebook ve Apple gibi devlere göndermelerle internetin bir sonraki evresini hayal ediyor ve dijital mecralardaki yaşamlara dair sürükleyici bir öykü anlatıyor. Konusu özetle şöyle… Gerçek olamayacak kadar mükemmel bir teknoloji şirketinde işe başlayan Mae Holland’ın “Çember” macerası, katıldığı ağlarla yeni katmanlar kazanıyor ve özgürlük yavaş yavaş esarete, mahremiyet hırsızlığa dönüşüyor. Bu arada kameralar olup biten her şeyi kaydediyor, bulut yeryüzündeki tüm izlerimizi yedekliyor, birileri bizi sürekli olarak gözetliyor: Çember hepimizi içine alarak kapanıyor ve kaçacak yer bırakmıyor.

Yakın geleceğin ve uzak olmasını dileyeceğimiz ihtimallerin kitabı. Alman bir blogger’ın deyişiyle, “teknolojik bir şeytan çıkarma ayini…” (Siren Yayınları)

Pekin’de Sonbahar, Boris Vian

“Bu kitap ne sonbahar ne de Çin’le ilgili elbette. Dolayısıyla zaman ve mekân benzerlikleri birer tesadüften ibarettir.”

Absürdün, şenliğin, oyunbazlığın ve varoluşçuluğun imkânlarını zorlayarak edebiyat laboratuvarında çılgın deneyler yapan Boris Vian, Pekin’de Sonbahar romanı hakkında okuruna gereken uyarıyı arka kapağa düştüğü bu notla yapar.

Pekin’de Sonbahar, okuru tüm canlılığıyla “yaşayan” Paris’ten uçsuz bucaksız bir yokyere, Egzopotamya çölüne doğru bir yolculuğa sürükleyen ve çölde başlamış anlamsız bir demiryolu inşa projesinin ortasına birçok başkarakterle birlikte bırakıveren kurgusuyla, her seferinde daha da şiddetlenerek yeniden patlayan coşkulu bir kahkaha gibi edebiyat alanında beliriverdiğinde, edebiyat çevreleri ve eleştirmenler bunun sürekli oluşum halinde bir yapıt olduğunun farkına varamamışlardı.

Boris Vian’ın kendine has üslubunu konuşturarak mizahla trajiği absürtte birleştirdiği, anıştırmalar, ikilikler, belirsizlikler ve çelişkilerden beslenerek gerçekleştirilmesi imkânsız bir bütünlük yakaladığı, her okumada yeni anlamlar kazanan bu roman, “dünyaya işaret etmeye çalışan bir gizem yapıtı…” (Sel Yayıncılık)

Londra Yanıyor, Peter Ackroyd

Film yönetmeni Spenser Spender, çocukluğunu geçirdiği sokaklara uğradığı bir gün, Charles Dickens’ın romanı Küçük Dorrit’in filmini çekmeye karar verir. Eski Londra’nın ruhunu ve Dickens’ın dünyasını modern Londra’nın büyük bir hapishanesinde ve sokaklarında kuracağı setlerde canlandırmaya çalışacaktır. Spenser’ın harekete geçirdiği hikâye, birbirinden tuhaf ve uyumsuz karakterlerin yolunun kesişmesine neden olur: Sorunlu bir ilişki içinde olduğu karısı Laetitia, Dickens uzmanı öğretim görevlisi Rowan, atari salonu işletmecisi cüce Arthur, bir işçi mahallesinde yaşayan Tim ve içine Küçük Dorrit’in ruhunun girdiğine inanan kız arkadaşı Audrey.

Peter Ackroyd’un sarsıcı bir sona doğru ilerleyen ilk romanı Londra Yanıyor’un arka planındaysa, yazarın bütün kitaplarında olduğu gibi, geçmişin varlığının kendini sürekli hissettirdiği karanlık ve tekinsiz Londra sokakları var. (Yapı Kredi Yayınları)

Z (Ölümsüz), Vasili Vasilikos

Vasili Vasilikos, 60’lı yıllarda Yunanistan’da gerçekleştirilmiş siyasi bir suikasttan yola çıkarak çok tanıdık ve evrensel bir hikâye kuruyor: Barışsever, silahlanma karşıtı, halkın sevgilisi bir milletvekili. Onu bir tehdit unsuru olarak gören ve ondan kurtulma planları yapan karanlık güçler. Karanlık güçlerin maşa olarak kullandığı sıradan insanlar, esnaf ve işçiler, o insanları örgütleyen devlet destekli yapılanmalar. Emniyet güçlerinin, askeri kuvvetlerin ve medyanın olayları manipüle etme ve bayağılaştırma döngüsü. Kaybettikleri kahramanlarını ölümsüzleştiren, onu unutmamaya yeminli bir halk. Bir avuç cesur ve ilkeli insanın savrulan tehditlere ve sunulan rüşvetlere rağmen gerçeği ortaya çıkarma mücadelesi…

Vasilikos’un Costa-Gavras tarafından Z adıyla beyazperdeye aktarılıp pek çok uluslararası ödüle layık görülmüş unutulmaz eseri Ölümsüz, yayınlanışının 50. yılında Yunanca aslından çevirisiyle okurla buluşuyor. Hikâyesi oldukça tanıdık gelecek bu eser, günümüzde de güncelliğinden hiçbir şey yitirmeden, ölümsüz bir başyapıt olma niteliğini koruyor. (Can Yayınları)

Özel Bir Acı, Andrew Miller

“Dünyanın en çok hangisine ihtiyacı var: iyi yürekli, sıradan birine mi, yoksa yüreği buzdan, taştan yapılmış, olağanüstü bir insana mı?”

Soru akıl çelici, cevap açık gibi görünüyor ama bir yandan da tam tersi… En iyisi konuya bakalım: 1739 yılının soğuk bir kış gününde İngiltere’de dünyaya gelen James Dyer, sıra dışı bir çocuktur: Ne fiziksel ne de duygusal acı hissetmektedir. Bu tuhaf özelliği nedeniyle, sirk ucubeliğinden dâhi bir cerraha dönüştüğü maceralı bir yaşamı olur. Ama toplumun içinde ne kadar yükselirse yükselsin, hep eksik bir insandır, çünkü acı hissetmediği için sevgi ve merhamet de hissedememektedir. Ta ki hem cezalandırıcısı hem de kurtarıcısı olacak gizemli şifacı Mary’yle tanışana dek…

“Saf” ve “Oksijen” romanlarıyla tanıdığımız Andrew Miller’ın 1997’de sırasıyla Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat, James Tait Black ve İtalyan Grinzane Cavour ödüllerini kazandığı bu ilk romanı ona dünya çapında bir şöhret de getirdi. Hayatını İspanya, Japonya, İrlanda ve Fransa’da yaratıcı yazarlık dersleri vererek sürdüren bu nevi şahsına münhasır İngiliz yazarın “Özel Bir Acı”sı, fantastik karakterleri, titizlikle kurgulanmış tarihsel detayları, okuru aynı anda ürperten ve büyüleyen alışılmadık atmosferiyle benzersiz bir okuma deneyimi… (Kırmızı Kedi Yayınları)

Palyaço, Heinrich Böll

“Hiçbir şey düşünme. Başbakan’ı düşünme. Katolikleri düşünme. Sadece küvette ağlarken terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.”

“Palyaço” 1963’te yayımlandığında Almanya’da büyük tartışmalara yol açmış, yazarı Heinrich Böll din karşıtı olmakla suçlanmış. Oysa yazarın varlıklı bir ailenin oğlu olmasına karşın meslek olarak palyaçoluğu seçen bir kahraman yaratmasındaki asıl sebep, bireyin toplum karşısındaki savunmasızlığını göstermek, ayrıksı kişilerin toplumda kendilerine yer bulmakta zorlandığının altını çizmekti. Böll’e göre, palyaço makyajı, bireyin acılarını, arzularını, umutlarını sakladığı bir maskeden başka bir şey değildi. O boyalı yüz bir anlamda kurtarıcıydı. Maskeyi takan kişi toplumdan korkmamaya, onu kıyasıya eleştiremeye ve canının istediğini özgürce dile getirmeye başlardı. (Can Yayınları)

Yaşamak Hırsı, Georges Simenon

Everest Yayınları’nın Sait Faik’ten Bilge Karasu’ya, Oktay Rifat’tan Nurullah Ataç’a, Oktay Akbal’dan Tahsin Yücel’e Türk edebiyatının büyük ustalarının çevirdiği Simenon dizisinin ilk kitabı, “Yaşamak Hırsı”. 1950’de “Geceyarısı Trenleri” adıyla tefrika edilen ve kitap olarak ancak 1954’te yayımlanabilen romana Sait Faik’in düşündüğü ilk isim, “Geceleri Yalnız Yatamayan Adam” olmuş.

Romanın kahramanı Popinga’yı, Sait Faik’in bu romanı okumadan çok önce yazdığı “Lüzumsuz Adam”a benzetenler de yok değil.

Bırakalım Sait Faik’in Georges Simenon çarpılmasını Özdemir Asaf anlatsın: “Bir gün baktım, elinde Simenon’un bir romanı var. ‘Hayrola’ dedim. ‘Lautréamont’un pabucu dama mı atıldı?’ Lautréamont en sevdiği yazarlardan biriydi. Eline nereden geçmişse, Simenon’u okumuş, beğenmiş. ‘Çok iyi yazar’ dedi. Kumkapı’ya indik, Kör Agop’ta oturduk. ‘Bu kitabı çevireceğim’ dedi, destekledim. Aradan çok zaman geçmedi, baktım çeviri bitmiş. Öyle uzun uzun masa başında oturmayacağını iyi biliyordum, şaşırdım. Gülümseyerek dedi ki: ‘O kadar sevdim ki tuttum bir forma kadar okudum, sonra başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya atlaya biraz daha okudum ve yazdım. Kitap bitti.’” (Everest Yayınları)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment