Egoist okur

Sönmez Güven: “Eleştirmenler anlamadıklarını aşağılıyor”

Karanlıkta 33 Yazar adlı kitaplarda bu topraklarda az tanınan birçok korku edebiyatı yazarının hikâyelerini derledi. O da korku edebiyatı, fantastik edebiyat ve bilimkurgu gibi türlerin bizde çeşitli sebeplerle dışlandığını, aşağılandığını düşünüyor.

Bildiğimiz edebiyatın sınırları içinde korku edebiyatı yapılamıyor ya da korku türü çok farklı bir edebiyatı gerektiriyor sanki. Bir yapıtı korku romanı diye nitelemek için hangi özelliklere sahip olması gerekir, ölçütleri ya da sınırları nelerdir? 

Bana kalırsa, korku özneldir, ölçütü olmaz. Aynı uyaran sizi daha az korkutabilir, beni daha çok; bu tamamen iç dünyamızdaki dürtülerimize, çelişkilerimize, arzularımıza ve düş kırıklıklarımıza bağlıdır. Demek ki hammadde korkulan nesne değil, insanın kendisi. Bu durumda korkunun niceliği yere, zamana ve kültüre göre değişiklikler gösterebiliyor. Dikkat ediniz, niteliği demiyorum, niceliği diyorum. Yani “korkunç olan”, her insan için korkunçtur. Ama Kızılderiliyi en çok korkutan şeyle, sözgelimi, bir Vikingi en çok korkutan şey aynı değildir. Ya da ilkçağ insanının en büyük kâbusu, çağdaş insan için o denli korkutucu olmayabilir. (Keltler en çok gökyüzünün başlarına yıkılmasından korkarlarmış, son sıralarda bizde de meteor çarpma korkusu yok değil, ama tir tir de titremiyoruz.) Yani korkuyu ölçüye vurmayı, ya da sınır koymayı bir tarafa bırakalım. Peki, bir yapıtı korku romanı (ya da öyküsü) diye nitelemek için neye bakacağız? En yalın anlatımıyla söylersek: Eğer okumakta olduğumuz bir roman bizi eğlendiriyor, güldürüyorsa, tamam, bu bir mizah yapıtıdır, deriz. Eğer cinsel arzularımızı kamçılıyorsa erotik bir yapıttır. (Eğer can sıkıntısından başka hiçbir tepki yaratmıyorsa, medyatik yazarlarımızdan birinin son kitabıdır ve Nobel yolunda atılmış önemli bir adımdır.) Aynı şekilde, okuduğumuz roman eğer bizi korkutuyorsa -lütfen tedirginlikle, endişeyle, panikle karıştırmayalım-, bu bir korku romanıdır diyebiliriz. Aslında, tıpkı büyük usta Richard Matheson gibi ben de edebiyatın ille de sınıflandırılmasının gerekmediğine inanıyorum. Iyi yapıt vardır, kötü yapıt vardır. Başarılmış olan vardır, başarılamamış olan vardır. Bu, yazarlar için de geçerlidir. “Falanca şahıs sadece korku romanları yazar” ya da “Filanca şahıs sırf bilimkurgucudur” diye zorlamanın âlemi yok. Örneğin, Peter Straub’un Yitik Oğlan Yitik Kız adlı romanı asıl olarak bir korku yapıtı, ama aynı zamanda çok güçlü bir dram da içeriyor. Ya da sinemadan örnek verecek olursak, Alien filmi korku mu, bilimkurgu mu? Ikisi de. Bilimkurgu fonunda işlenen bir korku öyküsü… Dolayısıyla kantara vurmayı, sınırlar koymayı, sınıflandırmalar yapmayı bu kadar çok sevmeyelim.

Dünyada korku türü epey uzun bir süre boyunca yeraltı edebiyatının alanındaydı. Son birkaç yıl içinde anaakım içinde de yer almaya başladığını görüyoruz. Bu, türün doğasına aykırı bir durum sayılabilir mi? Ya da türe katacağı şeyler nelerdir?

Korku türünün dünya çapında uzun süre yeraltı edebiyatıyla kısıtlı kaldığı şeklindeki görüşe ben katılmıyorum. Binbir Gece Masalları, sayısız Çin öyküsü, Grimm masalları yeraltı edebiyatı mıydı? Mary Shelley, Nathaniel Hawthorne, Poe, Puşkin, Bram Stoker yeraltı yazarı mıydı? Bana göre yeraltı edebiyatı denilen şey, “yerüstü”ne çıkabilecek yeteneğe sahip olmayan yazarların mastürbasyon yaptıkları bir odadan ibarettir. Korku ise her zaman için en önde gelen türlerden biri olmakla kalmamış, büyük olasılıkla bir mağara kadını çocuğunu boğulmaktan koruyabilmek amacıyla “Evladım, bataklığın yanına gitme, yoksa filanca yaratık seni ham yapar,” dediği andan itibaren ilk edebiyat türü de olmuştur. Ancak geçtiğimiz yüzyıl içinde bu türde büyük bir değişimin meydana geldiğini söyleyenler de yerden göğe kadar haklılar. Şöyle ki, ilkçağdan on dokuzuncu yüzyılın sonlarına dek korku edebiyatı belirli mahalleri, belirli kişileri ya da mitolojik/dinsel öğeleri ele alıyordu. Örneğin, mahal ya bir mezarlıktı, ya bir harabe, ya da bir in. Kahraman ise ya bir şövalyeydi, ya bir aristokrat, ya da bir rahip. Sıradan bir kentte oturan, sıradan bir yaşam süren, etliye sütlüye karışmayan, vergisini ödeyen, dindar bir adamsanız, korkacak pek fazla bir şeyiniz yoktu. Yani bela sizi değil, siz belayı arayacaktınız. Eğer tanrısal güçlerle boy ölçüşmeye kalkmazsanız, kapalı mezarları açmazsanız, yasak denizlere gitmezseniz ya da gece fırtınada ıssız bir şatonun kapısını çalmazsanız (ki bunu yapmak için enayi olmak lazım), başınıza kötü bir şeyin gelmesi küçük bir olasılıktı. Ama yirminci yüzyılda, özellikle de “Stephen King sonrası” diye adlandırılan dönemle birlikte (kapitalist toplum için söylüyorum) toplumsal paranoya sonuna kadar istismar edildi ve “nerede olursanız olun, kim olursanız olun, emniyette değilsiniz” fikri işlenmeye başlandı. Kötülük, mahallenizi, evinizi, yatak odanızı, hatta çocuklarınızı bile ele geçirebiliyor artık. Bilinmeyenin ya da gerçeküstünün aslolduğu korku edebiyatı terk edilerek yerine seri katilli, testereli, baltalı bir tür tezgahlanmak isteniyor. Kurgudaki kötü unsur ödüllendiriliyor! Bunun yanlış bir gidiş olduğuna inanıyorum. Iyi korku edebiyatı bir çeşit özeleştiri olmalı. Lanetli olan anlatılırken, iyi olan da otomatik olarak belirlenmeli. Sonunda da bir katharsis gerçekleşmeli ve doğamızın karanlık yönlerinden sanat yoluyla arınmalıyız. Bunu beceremeyenlere ise sadizm kalıyor, röntgencilik kalıyor, nekrofili kalıyor…

Türk edebiyatında ise bir çeşit “çorak ülke” olma hali göze çarpıyor; yani genelde fantastik edebiyat, özelde korku edebiyatı örneklerine çok nadir rastlıyoruz. Bir de (sırf bu dosyayı hazırlarken bile) hissettim ki tuhaf bir dışlama, hatta aşağılama var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Korkusuz bir millet miyiz, yoksa korkularımızı kurcalamaktan bile korkuyor muyuz?

Korku, bilimkurgu, polisiye gibi yazın türlerinde belirleyici olan, hayal gücüdür. Insanın korkması için hayal gücünün geniş olması gerekir. Karanlığın neleri saklayabileceğini düşleyemeyen kişi karanlıktan korkmaz. Ama aç kalmaktan korkar. Milletimiz de şu sıralarda karanlığın değil, “ne yapar ederim de köşeyi dönerim”in derdinde. Sanat, toplumun aynasıdır. Bilim üretmeye başladığımız vakit bir bilimkurgu edebiyatımız da olacak. Kentleşmeyi becerdiğimizde polisiye edebiyatımız zenginleşecek. Spor halkın tüm katmanlarına yayıldığında spor öykülerimiz yazılacak. Üzerimizdeki ölü toprağından silkinip hayal kurmaya başladığımızda da korku romanlarımızı okuyarak eğlenebileceğiz. Dışlama, hatta aşağılama meselesine gelince… Bu sadece korku için değil, aynı zamanda ve özellikle bilimkurgu için de geçerli. Nedeni de basit: Dergileri ya da yayınevlerini kendilerine tekke yapmış üç-beş edebiyat şeyhiyle eleştirmen, okuyup öğrenecek kapasiteleri olmadığından ve özgüvenlerindeki defektlerden dolayı anlamadıklarını dışlamak, beceremediklerini aşağılamak yöntemini seçmektedirler. Olay budur. Boşverin.

En eski olanlardan en yeni olanlara dek edebiyatta korkunun temelinde cinsellik ve din var. Oysa korku bir yana, doğrudan bu iki tema üzerinde gelişen edebiyat yapıtlarına da bizde pek sık rastlanmıyor. Korkuyu harekete geçiren alanlar bizde zaten tabu sayıldığı için bu türe ağırlık verilmemiş olabilir mi? Hatta daha ileri giderek bizde çeşitli nedenlerle “kutsal olanı tahrip etme duygusunun” yeterince gelişmemiş olduğunu söyleyebilir miyiz?

Korku edebiyatının temelinde cinselliğin ve dinin gerçekten de çok önemli yeri vardır. Cinselliğin ve dinin bizde çok uzun bir süre tabu sayıldığı ve bunun korku edebiyatımızın oluşmasını engellediği şeklindeki görüşe yüzde yüz katılıyorum. Ancak bugün toplumumuz çok daha farklı bir boyutta bulunuyor. Artık cinsellik ve din toplumu değil, ticaret, köşedönücülük ve hırs hem cinselliği, hem dini, hem de toplumu yönlendiriyor. “Kutsal olanı tahrip etme duygusu” her ne demekse bir tarafa bırakalım, eğer yeterince dolarınız varsa en kutsal şeyleri bile, tahrip etmeyi boşverin, satın alabilirsiniz.

Cinsellik ile korku, din ile korku arasındaki bağlantıları siz nasıl kurarsınız? Korku edebiyatının nihai olarak vardığı yer ölümle hesaplaşmaksa, din ve cinsellik insanın ölümle hesaplaşmasına en çok olanak sağlayan alanlar mıdır? 

İnsanın altbenliğinde pusuya yatmış temel dürtüleri vardır: Açlık, susuzluk, saldırganlık, cinsellik gibi. Normal bir yaşam sürebilmemiz için, bunların doyurulması olmazsa olmaz koşuldur. Sadece öncelikleri farklıdır. Aç ve susuz insan her şeyi yapar. Hayatı tehlikeye girdiği vakit en mazlum kişi bile saldırır. Cinsellik de, diğer üretici ve yaratıcı süreçlerle bir noktaya kadar telafi edilse bile, doyurulmadığında benlikte derin yaralar açar. Cinsellik, ergenliğimizden yaşlılığımıza dek üzerindeki denetimimizi yitirmeyi kesinlikle istemediğimiz bir silsiledir. Bu denetimin yitirilmesi çoğumuz için kâbusların en korkuncudur. Erkek, asil, güçlü ve ilk kanın dökücüsü olan vampirin Ingiliz edebiyatında öne çıkması Viktorya dönemine denk düşer. Cinselliğin şiddetle baskılandığı bu dönemde semboller ve metaforlar sık kullanılmıştı ve vampirlik de bunlardan biriydi. Şu sıralarda ise vampir cinsel güce değil, ölümsüzlüğe işaret ediyor. Dinle korkunun bağı çok açık. En büyük korku bilinmeyen karşısında duyulandır, en büyük bilinmeyen ise ölüm. Korkumuzu yatıştırmak için, bizi korkutan her neyse, onu akla uygun hale getirmeye çalışırız. Örneğin, ilkel adam yanardağdan korkuyorsa bakireleri kurban ederek ona yaranmaya çalışır. Ortaçağ insanı vebadan kırıldığında bunu tanrının bir cezası olarak kabul eder ve bedelini Yahudileri yakarak ödemeye kalkar. Vampirlerin vampiri, hortlakların hortlağı ölüm ise (hastalık, yoksulluk gibi küçük ölümlerle birlikte) ancak ve yalnız daha sonra yaşanacak mutlu ve sonsuz bir hayata inanılarak akla uygun hale getirilebilir. Bu görevi yapacak olan da dindir. Her ne kadar ölümden sonra cennet bahçelerinin bizi beklediğine inanmaya gayret etsek de, maddi dünyanın egemenliği bilincimizin arsız bir köşesinde hâlâ sürmektedir. Biz solucanlara yem olurken ölümlü dünyada bir çocuk bırakabilmişsek, ölümsüzlüğü de bir ucundan yakaladığımızı varsayarız. Işte cinselliğin ölümle hesaplaşması da budur.

Gülenay Börekçi, Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment