Egoist okur

Sosyal medyanın arka sokaklarında neler oluyor?

Facebook ve sosyal medyanın diğer alanlarının da arka sokakları olabileğini düşünmüş müydünüz? İşte o kuytu köşelerde, karanlık sokaklarda sayısız trajedi de yaşanıyor. Bunlardan biri, Amada M. Todd hadisesi.

Genç oyun yazarı Halil İbrahim Irklı bu olaydan yola çıkarak önce son iki sezonun en ilgi çeken tiyatro oyunlarından birini kaleme aldı, sonra da oyununu bir romana dönüştürdü. Onunla, okuyucuları sosyal medyanın karanlık sokaklarında dolaştırdığı romanını konuştuk.

Gülenay Börekçi

halil ibrahim irkli artemis egoistokur gulenay borekci

“Hadi kızlar çay saati, diyerek kek fotoğrafları paylaşanları hiç gördünüz mü? Resmen kalakalıyorum”

“Şu sıralar tez yazıyorum ve o yüzden hep akademik kitaplar okuyorum. Roman okumayı çok özledim. Tam bir 19. yüzyıl Rus edebiyatı fan’ıyım. Sylvia Plath’i de seviyorum. Kitapta geçiyor kısaca zaten. Sevdiklerim arasında Milan Kundera ve Paul Auster da var” diyor Halil İbrahim Irklı. Fotoğraflar: Ezgi Turan

Halil İbrahim Irklı, oyuncu ve yazar. Birkaç yıl önce “Bu Sonu Mutlu Biten Hikâyelerden Biri Değil” başlıklı bir oyun metni yazıyor ve seçici kurulu Ayşenil Şamlıoğlu, Sibel Arslan Yeşilay ve Tilbe Saran’dan oluşan AltFest 13 Oyun Yazma Yarışması’nı kazanıyor. Ardından oyunu sergilemek isteyen birkaç tiyatro topluluğuyla görüşüyor ama bakış açıları uymuyor. Sonunda da arkadaşı Merve İleri’yle beraber, kendi topluluklarını, yani tiyatrON’u kuruyorlar.

Fakat hikâye devam ediyor… Artemis Yayınları’dan hatırı sayılır bir tiyatro geçmişi de olan Ilgın Sönmez arıyor ve oyunu romana dönüştürmesini teklif ediyor. Halil İbrahim de zihnine üşüşen tonlarca “ama”ya, ”ya yapamazsam”a rağmen, romanı yazmayı kabul ediyor. Böylece şimdi elimde tuttuğum kitap çıkıyor ortaya.

15 yaşında bir karakterin ağzından bizde pek alışık olmadığım türden bir açık sözlülükle yazılan ve sonunu en baştan söyleme cüretkârlığını gösteren “Bu Sonu Mutlu Biten Hikâyelerden Biri Değil”, Salinger’ın “Catcher in the Rye”ı ile “Harold & Maude” arası bir yerde duruyor. Tek fark, bir 21. yüzyıl dokunuşu taşıması ve içinde yaşadığımız sosyal medya çağını kıyasıya eleştirmesi.

Romanın ilham kaynağı Amanda M. Todd’u hatırlatmak istiyorum. Hatırlayanlar olacaktır; 15 yaşındaki Amanda, FacebooK’tan tanıştığı biriyle beraber olmuş, bu kişi de sonradan çıplak fotoğraflarını sosyal medya üzerinden yayarak ona şantaj yapmaya başlamıştı. Bu şantajlara dayanamayarak paniğe kapılan genç kız sonunda intihar etmeyi seçmiş ve bunu YouTube’a yükleyerek tüm dünyaya izletmişti. Bu olay, kısa sürede unutulup giden sayısız sosyal medya trajedisinden sadece biriydi.

“Herkes gibi ben de unutacaktım” diyor Halil İbrahim. “Eğer önce oyunumu, sonra da bu romanı yazmasaydım. Yazdım. Artık aklımdan hiç çıkmayacak. Üstelik bir sürü kişi de hatırlayacak.” Röportaja buradan başlıyoruz…

Amanda M. Todd’un hikâyesinde farklı olan neydi?

Genç bir kız elinde tuttuğu küçük kağıtlar kâğıtlar aracılığıyla hayat hikâyesini anlatıyordu. Adeta tüm dünyaya meydan okurcasına… Cümleleri ve kendini ifade ediş biçimi beni inanılmaz derinden etkilemişti. Birçok kişi videosunu kurmaca bir senaryo gibi izledi ama o dokuz dakika bittiğinde, artık hayatta değildi. Bunu düşünmek bana hâlâ acayip geliyor, rahatsız ediyor.”

Sen Amanda’yı erkek yaptın ve İstanbul’ getirdin. Değişen başka şeyler de var ama söylemeyeyim… Sert virajlarda ilerliyor roman. İlk bölüm, bir büyüme hikâyesi. İkinci bölüm, tutkulu bir aşk. Üçüncü bölüm, kapkaranlık… Bu sert virajlar, u-dönüşleri yazar olarak senin için neyi sağladı?

Karakterim çok yalnız. Kimileri seçtiği yalnızlık diyebilir ama ben itildiği yalnızlık olarak görüyorum. O ‘”sert virajlarda” onunla epey zaman geçirmem gerekti. Ve onu daha iyi anlamamı, üç boyutlu hale getirmemi sağladılar. Seçimlerini, zaaflarını, çaresizliğini, pişmanlığını -o buna pişmanlık demiyor ama ben diyorum- okuyucuya izletmem için iyi bir yol oldular.

Oyunun başrolünde sen vardın…

Hep icracı olmaya alışan ben hem yazar hem de oyuncuydum, ilk kez ikisini birden deneyimliyordum. İtiraf etmem gerekirse bu yüzden çok yoruldum ama bir yerden sonra da alıştım ikisi birden olmaya. Benim için gerçekten epey farklı bir süreçti. Karakteri çok iyi tanıyordum, yine de kendimi yönetmene ve diğer oyuncuların enerjisine teslim ettim. Anlayacağınız provalarda, “yazar” olmamaya özen gösterdim.

Karakteri gerçek kılmak için provalar sırasında zihninde canlandırdıkların sonradan romanı yazarken sana yardımcı olmuş. Oyunculuk da yazarlık da kendini karakterin yerine koymayı, onun hissettiklerini hissetmeyi gerektiriyor dersem yanlış olur mu?

Kesinlikle doğru olur! Bana konservatuvarda oyunculukla ilgili şu öğretildi: en güçlü silahın empati. Buna yüzde yüz katılıyorum. Yazarlıkta da bundan faydalanıyorum. Araştırma ve gözlem ikisi için de kesinlikle çok önemli ama işin olmazsa olmazı karakterin gibi düşünmeye çalışmak.

Başka ne benzerlikler var?

Düşünüyorum… Buldum! İşçilik. Programlı çalışmak! ‘”Esin perilerimi bekleyeyim, gelirlerse yazarım, gelirlerse oynarım'” diye bir şey yok.

Romanına sosyal medya etirisi denebilir. Korkutucu buluyor musun sosyal medyayı?

Çoğu zaman, evet. İstismar, taciz gibi konulardan bahsetmiyorum. “Her şey çok ortada” gibi bir korku da değil, çünkü ben de seviyorum paylaşmayı. Yaratılan sanal kimlik, ‘o’ymuş davranılması ürkütüyor beni. Bazıları kendini öyle kaptırıyor ki adeta kayboluyor. “Hadi kızlar çay saati” diyerek çay ve kek fotoğrafları paylaşanları hiç gördünüz mü? Resmen kalakalıyorum.

Öte yandan bence sosyal medyayla hayat çok da başka şeyler değil. Hayatta da maskeler takıp yalan söyleyen, ‘mış’ gibi yapanlar var. Fark ne?

Fark şurada başlıyor. Kişinin hayatı ve seçtiği sosyal medya kimliği çoğu zaman örtüşmüyor. İnsanlarla oralarda sürekli iletişim kuran ama yüz yüzeyken tek kelime edemeyen birkaç kişiyle tanıştığımda yanlarında korkunç gerilmiştim. Sosyal medyanın insanı yalnızlaştırıp asosyalleştirdiği de bir gerçek. Bir arkadaşımın anlattı. Sitedeki çocukları eve çağırmış. 10 yaşındaki oğluyla arkadaş olsunlar diye. Çocuklar resmen konuşacak bir şey bulamamışlar. Oğlu arkadaşıma yalvaran gözlerle bakmış, o da “Tamam, bilgisayarı açabilirsin” demek zorunda kalmış. Bilgisayarlar, tabletler açıldıktan 5 dakika sonra gördüğü manzara bana çok trajik geldi esas: Odadaki 5 çocuk internet üzerinden yazışarak sohbet ediyorlarmış.

Romanındaki dil, bilhassa cinsellikle ilgili bölümlerde epeyce cesur. Bunu önemli buldum. Çünkü hayatta herkesin bildiği, kullandığı kelimelerin edebiyatta yeri olmaması, daha doğrusu yeri yok gibi davranılması bana açıkçası çok saçma geliyor. Sen ne dersin?

Ben de anlamıyorum. Ticari bir sansür olabilir mi acaba? Kitapla ilgili aldığım geri dönüşlerin çoğu ‘”ama'”lı, “biraz cesur”lu oluyor, sanki bu kötü bir şeymiş gibi. Halbuki kendimizi düşünelim; özellikle karakterimin yaşındayken, cinsellik hayatımızın en önemli şeylerinden değil miydi? Açıkçası ben gerçek hayatla bağını koparmamış oyunları, romanları seviyorum.

Gülenay Börekçi

Not: Amanda Todd, 2012’te intihar etmişti. 2014’te olayın sorumlusu olarak 35 yaşında bir Türk asıllı bir Hollandalı tutuklanmıştı.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment