Egoist okur

Sputnik Sevgilim: Murakami’den KAYBOLMA SANATI

Haruki Murakami “Sputnik Sevgilim”de, her şeyin çoktan kaybolmuş olduğu bir zamana ve aradıklarımızı ancak kaybolarak bulabileceğimiz bir yere götürüyor bizi.

Tolga Meriç

murakami sputnik dogankitap egoistokur

Sputnik Sevgilim’de Murakami bizi, aradıklarımızı ancak kaybolarak bulabileceğimiz o yere götürüyor

“Sahilde Kafka”, “Yaban Koyununun İzinde”, “Kadınsız Erkekler”, “1Q84” gibi kitaplarıyla ülkemizde hatırı sayılır bir okur kitlesine sahip olan Haruki Murakami, dilimize çevrilen son romanı “Sputnik Sevgilim”de yalnızlığın ve aşkın tuhaf doğasını anlatıyor.

Roman şu belgesel bilgiyle açılıyor: “4 Ekim 1957’de Sovyetler Birliği, Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nden dünyanın ilk yapay uydusu Sputnik 1’i uzaya fırlattı. Çapı 58 santimetre, ağırlığı 83,6 kilogramdı; dünyanın çevresini 96 dakika 12 saniyede dolandı. Ertesi ay Laika adındaki köpeğin bindirildiği Sputnik 2 de başarıyla fırlatıldı. Laika uzaya gönderilen ilk canlıydı; uydu geri dönmedi ve Laika, uzaydaki biyolojik çalışmaların ilk kurbanı oldu.”

Bu şaşırtıcı girişle başlayan roman, üç kişinin “varoluşçu bir tiyatro oyununu andıran” ilişkileri üzerine kurulu.

Romanın anlatıcısı K, Tokyo’da genç bir ilkokul öğretmeni. Murakami’nin yalnız erkeklerinden biri. Üniversite eğitimini yarım bırakıp kendini yazmaya veren yirmi iki yaşındaki Sumire’ye âşık. Fakat Sumire, K’yı çok sevmesine rağmen onun aşkına karşılık verecek durumda değil çünkü erkeklere ilgi duymuyor. Kadınlarla yaşadığı bir aşk ve cinsellik geçmişi de yok. Durumunu kendisinden on yedi yaş büyük bir kadına, Myu’ya âşık olunca anlıyor aslında. Myu’ya sadece âşık olmuyor, ona karşı cinsel istek de duyuyor. Ona “Sputnik Sevgilim” adını takıyor. Sputnik’le birlikte uzaya fırlatılan, geminin içinden nereye, nasıl akıl almaz bir boşluğa, niçin bakıp durduğu bilinemeyecek olan Laika’ya benzetiyor onu. Myu ise, daha önce böyle bir deneyimi olmamasına rağmen, Sumire’ye âşık oluyor fakat ona karşı tensel bir istek duymuyor. Bu arada K, öğrencilerinden birinin velisiyle cinsel bir beraberlik yürütüyor fakat kadına aşk duymuyor…

Hal böyle olunca da, romandan bir cümleyle, “Bu karmaşık ilişkide her şey çıkmaza giriyor ve hiç kimse bir yere gidemiyor.”

Fakat tam da bu sayede, roman, ruh uzayının daha önce pek ayak basılmamış, benzersiz yerlerine gidiyor. Anlatıcı K, “Neden insanlar bu denli yalnız olmak zorundalar? Neden bu denli yalnız olunmak zorunda? Bu dünyada bu kadar çok insan yaşarken, her birimiz bir başkasından bir şeyler beklerken, neden bu kadar yalnızız? Ne için? Yoksa gezegenimiz, insanların yalnızlığından beslenerek mi sağlıyor dönüşünü?” diye soruyor.

Hemen ardından da, başını göğe kaldırıp yerkürenin yörüngesinde dönmekte olan yapay uyduları düşünüyor. Sputnik’in dünyayla tek bağları yerkürenin çekim gücü olan, gökyüzünde dolaşmaya devam eden torunlarını düşlüyor. Bu yapayalnız metal kütlelerin uzayın dipsiz karanlığında birdenbire karşılaşıp birbirlerinin yanından geçip gittiğini, bir daha asla karşılaşmamak üzere ayrıldıklarını düşünüyor. “Birbirlerine ne söyleyecekleri bir şey vardı, ne de yerine getirmek üzere verecekleri bir söz,” diyor.

Fakat bunları yalnızlığı betimlemek üzere söylemiyor sadece. Sumire aşkla sevdiği Myu’nun şarap şirketinde çalışmaya başladıktan sonra birlikte bir Yunan adasına gidiyorlar iş gezisi için. Myu, Sumire’ye çok tuhaf bir deneyimini anlatıyor orada. Geçmişte, on beş yıl kadar önce, İsviçre’nin Fransa sınırına yakın bir yerinde, bir gece, sabaha kadar lunaparkın dönme dolabında unutulduğunu söylüyor. Lunaparkın yaşadığı apartmanın tam karşısında olduğunu ve o gece dönme dolaptan kendisini dairesinde yaşamaya devam ederken gördüğünü anlatıyor. Dönme dolaptan dürbünle dairesine bakıyor ve dönme dolapta olduğu halde baktığı odada yine kendisini görüyor. Üstelik bir anlığına falan değil. Kendini bayağı bayağı bir hikâyesi ve görsel akışı olan, ayrıca hiç istemediği bir ilişkinin içinde yaşarken görüyor. Saçlarını bir gecede beyazlatan bu paralel evren deneyiminden sonra bir daha hiçbir zaman eski kendisi olmadığını söylüyor.

Yaşadığı bu sarsıcı deneyimi anlattıktan kısa bir süre sonra, gittikleri Yunan adasında Sumire de “bir duman gibi” yok oluyor. Kayıplara karışıyor. Ne polis bulabiliyor onu, ne konsolosluk, ne de Myu. İşte o zaman, Myu’nun aklına, tanımadığı halde Sumire’den çok dinlediği için tanımış kadar olduğu K’yı arayıp çağırmak geliyor. “Bir duman gibi” uçup yok olan Sumire’yi birlikte aramaya başlıyorlar. K, Myu’nun geçmişte yaşadığı “kendini başka yerde yaşıyorken görme” deneyimini o sırada öğreniyor.

Bütün bunlardan sonra, “varoluşçu bir oyunu andıran” ilişkilerinin çıkmazında, şöyle düşünüyor K: “Belki de, bütün her şey uzak bir yerlerde önceden usulca kaybolmuştu. En azından birbirine karışan tek bir görüntü olarak, kaybolacakları sessiz bir yerleri vardı. Bizler yaşarken, ince ipleri çeker gibi onların birbirlerine geçmiş hallerini birer birer keşfediyorduk sadece.”

Murakami, dünyanın baş döndürücü kalabalığı karşısında bir türlü anlam veremediğimiz yalnızlığımızı, sevmeye ve sevilmeye bunca yatkın hatta muhtaçken bir türlü dindiremediğimiz aşksızlığımızı, sadece burada ve bu anda yaşadığını sandığımız ruhumuzu ve bedenimizi, Sputnik’e koyup uzaya fırlatıyor bu şaşırtıcı romanında. Bütün her şeyin çoktan kaybolmuş olduğu bir zamana ve aradıklarımızı ancak kaybolarak bulabileceğimiz bir yere…

Tolga Meriç

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment