Egoist okur

Rafik Schami: “Söz özgür olmazsa yitip gideriz”

Rafik Schami Suriye’den çıkan en ünlü yazar, ayrıca günümüz Alman edebiyatının en parlak, en üretken isimlerinden biri. Hikayesi şöyle: Yıllar önce, 1970’te, siyasi baskılardan dolayı ülkesini terk ederek Almanya’ya yerleşiyor. Kimya ve matematik öğrenimi görmesine rağmen yolunu edebiyat olarak belirliyor ve yazdığı kitaplar 30’a yakın dile çevriliyor. (Bizde Kabalcı, Evrensel ve Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkmış.)

Öykü anlatıcısı Schami’yle Twitter’dan tanıdığım ve yazdıklarını ilgiyle takip ettiğim Meltem Demir Slonate, Almanya’da konuştu. “Suriye’nin en önemli yazarı olarak Schami’nin söylediklerini özellikle geçirdiğimiz zor dönem açısından önemli buluyorum” diye anlattı röportajını. Söylediği şeylerden biri de Schami’nin Almanya’da inanılmaz bir ilgi gördüğüydü. İmza günleri ve söyleşilerine gittiğinizde kendinizi adeta bir pop star’la karşı karşıya gibi hissediyormuşsunuz. bense röportajını okurken duyarlı karakterini ve yitirdiği şehrine derin özlemini gördüm. Umarım bu röportajda söyledikleri sizin de ilginizi çeker. Teşekkürler @etesien :)

Gülenay Börekçi

Şahsi bir not: Altı yıl önceydi, Şam’a gittiğimde. Çok güzel bir şehirdi ve orada çok tatlı insanlarla tanışmıştım. Şimdi ne halde olduğunu, olduklarını düşünmek beni kahrediyor.

meltem demir sloane rafik schami egoistokur

“Kovulduğum şehrime edebiyat aracılığıyla arka kapıdan da olsa girebilmek için yazıyorum”

Yıllar önce bavulu ve umutlarıyla geldiği Almanya’nın en önemli yazarlarından biri bugün Rafik Schami. Onunla çocukluğundaki Şam’ı, öykü anlatıcılarını, Türk edebiyatını, Suriye’yi, yeni kitabını ve özgürlüğü konuştuk.

Sayın Schami, 44 yıldan beri Almanya’da sürgünde yaşıyor, öykülerinizdeyse sürekli Şam’a dönüyorsunuz. Bu durum okuyucunuzda sizin bir parçanızın hâlâ çocukluğunuzun Şam’ında yaşadığı duygusunu uyandırıyor. Harikulâde bir şehir olan Şam sizin için ne ifade ediyor?

Gerçekten de öykü ve romanlarımın neredeyse hepsi Şam’da geçiyor. Bu tamamen şehrime duyduğum özlemle ilgili; çünkü 44 yıldan beri oraya gidemiyorum. Kısacası oradan kovulmamdan sonra şehre edebiyat aracılığıyla arka kapıdan da olsa girebilmek için yazıyorum. Fakat bu, aynı zamanda şehri herkesten daha iyi tanımamla da ilgili. Zaman şehirle ilgili belgelerden oluşan bir kütüphanem oluştu. Bu arşiv sayesinde ve özgürce yaşayabilmem nedeniyle Şam’da yasayan bir yazardan çok daha iyi araştırma yapabiliyorum.

Arap dünyasında geleneksel olarak bir sözlü anlatım kültürü vardır. Siz bizzat harikulade bir ‘öykü anlatıcısı’ olarak bu geleneksel anlatımla Batının yazılı anlatımı arasındaki dengeyi mükemmel bir ustalıkla kuruyorsunuz. Bu harmanlamayı yaparken hangi unsurları dikkate alıyorsunuz?

Sözlü anlatım sanatının unutulmaktan kurtarılarak 21. yüzyıla taşınması gerekiyor. İnsan anlattığı süre boyunca umut besler. Sözle anlatmak, aslında reşit olmak, cesur olmak, başkalarını bilinçli bir şekilde bilgilendirmek demektir. Özgürlük, reşit vatandaşlar talep eder. Ben ne prenseslerden ne de kimi halifelerden bahsetmek istiyorum. Kahramanlarım her sokakta, her köyde karşılaşılabilecek insanlardan oluşuyor. Bu sanatın Almanya’da kabul görmesi ise benim şansım oldu. Gerçekleştirdiğim etkinliklere binlerce okuyucu katılıyor. Otuz yıldan beri bu sanat uğruna sabırla yürüttüğüm çabaların böyle meyve vermesi beni çok mutlu ediyor.

“Başkalarını taklit edenler içlerinde hep bir gün ışık olma ümidi taşıyan zavallı birer gölge olarak kalmaya mahkumdur”

Bir süre önce vefat eden büyük yazarımız Yaşar Kemal’in tekniğinin kökeni de sözlü anlatım geleneğine dayanıyordu ve kendisi, sözlü öykü anlatıcılığından modern yazarlığa uzanan süreci mükemmel bir şekilde temsil ediyordu. Coğrafyamızdaki çağdaş yazarların kökenlerine yönelmeleri gerektiğini düşünüyor musunuz?

Yaşar Kemal örnek aldığım yazarlardan biriydi. Romanlarının çoğunu okudum. Duruşuyla da Arap yazarlara örnek olan bir edebiyatçıydı. Ancak Yaşar Kemal ölmez, yüreklerde yaşamaya devam eder. Bizim yazarlarımızın Hemingway, Kafka veya Balzac’ın berbat birer kopyası olma rolünü üstlenmemeleri gerektiğini daima savundum. Çünkü taklit edenler içlerinde hep bir gün ışık olma ümidi taşıyan zavallı birer gölge olarak kalmaya mahkumdur. Bunun yerine anlatım kültürlerinin kökenine yönelmeli, bu kültürü yüceltmeden ama onda var olan yararlı unsurları alarak modern çağa uygun bir sanat yaratmak için geleneksel olan aşılmalıdır. Bu şekilde eski gelenek yeni geleneğin gübresini oluşturacaktır.

Modern Türk edebiyatı ülkedeki tarihi ve siyasi gelişmelere bağlı olarak farklı yönlerde gelişti. Edebiyatımız hakkındaki düşünceleriniz nedir? Severek takip ettiğiniz Türk yazarlar kimlerdir?

Suriye’de iken Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’in yanı sıra, Aziz Nesin’in birkaç hiciv eserini okudum. Tabii Almanya’da Almancaya çevrilmiş eserler sayesinde daha çok Türk yazarla tanışma imkanım oldu. En başta dostum Yüksel Pazarkaya olmak üzere çevirmenlere gayretleri için teşekkür etmek istiyorum. Aynı zamanda arkadaşım olan Habib Bektaş’la yaptığımız sohbetler sayesinde daha az tanınan yazarlar da dikkatimi çekti. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’u da severek okudum. Onunla aynı yayınevinde, Hanser Verlag’dayız. Türk edebiyatının Almancaya çevrilmesi için büyük gayret gösteren iki yayınevini de unutmamak gerekiyor: Biri 1985’e kadar yayın yapan Ararat Yayınevi, diğeri de hâlâ kitap yayınlayan Dağyeli Yayınevi. Türk edebiyatı muhteşem bir gökkuşağı gibi. Dikta dönemlerine rağmen çok iyi gelişti. Türkiye, Arap ülkelerinden farklı olarak devlet ve din işlerini birbirinden ayırmayı başardı ve şimdiye kadar tartışılması dahi mümkün kılınmayan tek bir ilahi veya şeytani partinin hakimiyetinde yaşamak zorunda hiç kalmadı.

Yazarlar ve diğer kültür eserleri üretenler özellikle Ortadoğu ülkelerindeki demokrasinin gelişmesine etki edebilirler mi ?

Yazarlardan birer vatandaş olarak bahsediyorsanız ve haksızlığa, aşağılamalara, şovenizme, kadınlara baskı uygulanmasına karşı cesaretle direniyorlarsa, evet. Bir yazar olarak sadece onurlu yaşayarak da örnek olabilirler. Bir dikta rejiminde yasamak zorunda kalmaları halinde, düşünceleri uğruna kendilerini feda etmeleri gerekmiyor, aksine “satılmış kalem” olmamak için demokratik olmayan yönetimi herhangi bir şekilde güçlendirecek oluşumlardan uzak durmalılar. Gizli servislerin işbirlikçisi olup yazar arkadaşlarını ihbar eden, onlara çamur atan bazı Suriyeli yazarları ben işte bu şekilde adlandırıyorum. Kaçabilmeleri durumunda sanat çalışmalarını sürdürürken aynı zamanda dikta rejiminin gerçek yüzünün ortaya çıkmasına katkıda bulunmalılar. Herhangi bir şart gözetmeden demokrasi ve özgürlük için mücadele etmeliler.

“Özgür söz, onurlu bir yaşam için yapılan ayaklanmaların daima başlangıcı olmuştur”

Daha önceki bir söyleşinizde söz’ün elimizde kalan en son özgür unsur olduğunu söylemiştiniz.

Evet, aynı zamanda en önemli olanıdır ‘söz’; çünkü özgür söz olmayınca hepimiz yitip gideriz. Cesur anlatım özellikle karanlık dönemlerde sevgiyle de ilgilidir. İnsan anlatır, çünkü insanları sevmekte ve onları bambaşka bir dünyaya götürmek istemektedir… Bu ise onurlu bir yaşam için yapılan ayaklanmaların daima başlangıcı olmuştur.

Suriye’deki politik gelişmeler ve devlet başkanının tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz? Batı dünyasının Suriye’ye diplomatik müdahalede bulunması gerektiğine inanıyor musunuz?

Gelişmeler çok ürkütücü. Batı tüm inanılırlığını yitirmiş bulunuyor. Batının istihbarat servisleri bugüne değin hâlâ bu katil rejimle işbirliği içinde. Türkiye, Lübnan veya Ürdün’deki mültecilere gereken yardımı dahi götürmüyorlar. Rejimin bugüne kadar ayakta kalmasını, Batının yumuşak tutumu ve İranlılarla Rusların kararlılığı sağladı.

“9000 yıldır Şam hep tahribata uğradı ve her seferinde Anka kuşu gibi küllerinden doğdu”

Batı dünyasının Suriye meselesinde başarısızlığa uğradığını söyleyebilir miyiz?

Hümanist değerler ve bu değerlerin temsilcileri burada tarihi bir hezimete uğramıştır. Buna karşın hükumetler onlarca yıldır en kârlı ticareti gerçekleştiriyor. Ticaret söz konusu olunca da vicdan elbette teflondan oluşuyor.

Şam ve Beyrut gibi şehirler eski çağlardan beri farklı etnik grupların ve dini toplulukların eritme potası işlevini görmüş ve kozmopolit yaşam kültürünün yaşandığı önemli merkezleri oluşturmuşlar. Bu kültür şimdi değişik alanlarda yaşanan radikalleşme sonucunda tehdide uğruyor hatta mahvediliyor. “Anlatım” bağlamında bu gerçeklikle nasıl baş edebiliyorsunuz?

Şam’ın 9000 yıl içinde birçok defa tahribata uğradığı ve her seferinde Anka kuşu gibi  küllerinden doğdu. Ancak topyekûn yıkımın gerçekleştiği zamanlarda bu söylemler çok hafif bir avuntu olarak kalıyor. Sivil ve modern toplumun temellerinin, her türlü gelişmenin alt yapısının ortadan kaldırılması çok vahim, fakat bundan da kötü olan bunun ruhlarımızda oluşturduğu tahribat… Şehirleri, caddeleri ve ekonomiyi uygun desteklerle yeniden inşa edebilir, ayağa kaldırabilirsiniz. Bunun tarihteki birçok örneğini biliyoruz, fakat Asya’daki toplumlar Avrupa toplumlarının aksine etnik grupların, dini toplulukların hatta sistemlerin oluşturduğu hassas bir dengeye sahiptir, modern kentliyle kırsaldaki arkaik sülaleleri örnek verebilirim. Avrupa böyle bir farklılığı tanımıyor. Bu tahribatın tamiri korkarım sanıldığından çok daha zor olacak.

“Her savaşın ilk mağdurları çocuklardır…”

Değişik dinlerden gelen yurttaşlarınızın oluşturduğu bir grupla birlikte bir dernek çalışması başlatarak Suriyeli çocuk ve gençlere gönüllü hizmet veriyorsunuz. Bölgede bulunan Suriyeli mültecilere nasıl yardım ediyorsunuz?

Her savaşın ilk mağdurlarının çocuklar olduğunu biliyoruz. Suriyeli çocuklar dört yıldır eğitim ve öğretimden mahrum kaldılar. Bu nedenle Türkiye, Ürdün ve Lübnan’daki Suriyeli çocukların günlük hayata dönmelerini kolaylaştırmak için Schams e.V. Derneği’ni kurduk. Sınırlı sayıda fakat uzun soluklu projeleri destekliyoruz. İhtiyaç duyulan miktar, bağışlar veya yardım amaçlı etkinliklerle toplanıyor. İnternet sitemizde projeleri kapsamlı olarak tanıtıyoruz. (Derneğin internet sitesine buradan ulaşabilirsiniz.) O bölgelerde yaşayan dostlarımız her şeyi yerinde denetliyor. Bunu bağışta bulunanlara ve çocuklara olan saygımızdan ötürü yapıyoruz.

Son kitabınız “Sofia veya Bütün Öykülerin Başlangıcı” iki ay önce Almanya’da yayınlandı. Okuyucularınızı nasıl bir eserin beklediğini bize biraz açıklayabilir misiniz?

Bu romanı yedi yıl aradan sonra yazdım. Eylül ayında yayınlandıktan sonra İsviçre, Avusturya ve Almanya’yı da içine alan yaklaşık 100 okuma etkinliğinden oluşan kapsamlı bir turne gerçekleştirdim. Roman hem bir gerilim hem de aşk hikayesi içeriyor. Gerçek bir olaydan bahsediyor aslında. Kahramanımız 40 yıldan sonra affediliyor ve ailesini ziyaret etmek amacıyla uçakla Şam’a gidiyor… Bunun aslında bir tuzak olduğundan habersiz. Roman ayaklanma öncesinde geçiyor. Bir romancı olarak beni isyan öncesi zamanlar; zeminin sallandığı fakat henüz hiçbir şeyin gerçekleşmemiş olduğu zamanlar daha çok ilgilendiriyor. Bizi kurtarabilecek olan sadece sevginin gücüdür.

Meltem Demir Slonate

Rafik Schami hakkında

Günümüz Alman edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Rafik Schami , 1946’da Şam’da dünyaya geldi. 1971’de Almanya’ya göç etti. Kitapları 27 dilde yayınlanan yazar bugüne dek Hermann Hesse, Chamisso, Nelly Sachs ve Unutmaya Karşı Demokrasi İçin gibi sayısız ödüle layık görüldü. 2002’den Bavyera Güzel Sanatlar Akademisi üyesi olan Schami’nin yayınlanmış eserlerini şöyle sıralayabiliriz: “Bir Avuç Yıldız” (1987), “Gece Masalcısı” (1989), “Dürüst Yalancı”(1992), “Sevginin Karanlık Yüzü” (2004), “Yüreklerdeki Şam” (2006), “Hattatın Sırrı” (2008), “Kocasını Bit Pazarında Satan Kadın” (2011), “Makarna Salatası Adında Bir Alman Tutkusu” (2012), “Cesaret, Onur ve Söz” (2013), “Sofia, veya Tüm Öykülerin Başlangıcı” (2015)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Rafik Schami: “Söz özgür olmazsa yitip gideriz””
Trackbacks
Check out what others are saying...
  1. […] okur” in türkischer Sprache im Januar 2016 veröffentlicht. Das Gespräch können Sie hier […]



Leave A Comment