Egoist okur

Yorgun Herakles ve arkadaşları…

31 yıl sonra ABD’den Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bindiği uçakla geri getirilen Yorgun Herakles heykeli, ne yazık ki tek değil. Avrupa ülkelerindeki müzeler Anadolu’dan kaçırılan eserlerle dolu. Emekli inşaat mühendisi Yaşar Yılmaz Anadolu’nun Gözyaşları adlı şahsi projesi çerçevesinde yıllardır dünyanın dört bir yanını dolaşarak 70 bin küsur eserin eksiksiz bir envanterini çıkardı. Şimdi de bu eserlerin bize geri verilmesi için çalışıyor.

“Ne kazanacağız bu eserleri geri aldığımızda?” diye soruyorum. Şu cevabı veriyor: “Berlin’deki Venüs Altar’ını yılda 1,5 milyon kişi ziyaret ediyor. Ortalama harcama istatistiklere göre kişi başına 47 Euro. 10 yılda bir 1 milyar Euro eder. Görüyorsunuz, Almanlar Mercedes markası gibi para basıyorlar sadece bu tek eserden ötürü. Ama bence en önemlisi şu: Tarihi eserlerimizi geri aldığımızda ve müzelerimizi olması gerektiği gibi zenginleştirdiğimizde biz de gelişeceğiz. Çıplak kadın ve erkek heykellerinden korkmayacağız. Bu topraklarda neler başarıldığını hatırlayacağız.”

Gülenay Börekçi

Yorgun Herakles ve arkadaşları…

Amerikalılar 1910-1922 arasında Salihli’deki Pers uygarlığı kalıntılarını barındıran Sart’ta kazı yapıyorlar. 1922’de de eserleri kaçırmak üzere İzmir’de bir gemiye yükletiyorlar. 64 sandık eser var. 1923’te Cumhuriyet ilan ediliyor. Mustafa Kemal Hükümeti de bunu bir şekilde öğreniyor ama sesini çıkarmıyor. Ertesi yıl Amerikalılar resmi başvuru yaparak “Biz Sart’taki kazılara devam etmek istiyoruz” diyorlar. İşte o zamanki bakanımızın verdiği cevap şu: “64 sandık eserimizi kaçırdığınızı öğrendik. Geri vermezseniz, bundan sonra katiyen kazı izni alamayacaksınız.”

“Milli geliri 50-60 dolar olan bir ülkenin lideri bu kadar cesur olabiliyor” diye anlatıyor Yaşar Yılmaz. Ve söz konusu sandıkların, üzerine 160 küsur sikke eklenmiş olarak aynı yıl geri geldiğini…

Yılmaz ne arkeolog ne sanat tarihçisi. Gençliğinde siyasi görüşlerinden ötürü hapsi girmiş, hatta koğuş arkadaşı Yılmaz Güney “Sandık” adlı kitabında onun hikayesini yazmış. Yani ezelden beri maceralı bir hayatı var. Ama en büyük macerasını şimdiye saklamış. Anlatayım; Yaşar Yılmaz, inşaat mühendisliğinden emekli. Bir tesatüf hayatını baştan aşağı değiştirmiş. Ve bir modern zaman Indiana Jones’u haline geliyor. Anadolu’nun Gözyaşları adını verdiği projesi çerçevesinde ülke ülke, müze müze, koleksiyon koleksiyon gezerek Anadolu’dan Avrupa ve ABD’ye kaçırılan 70 bin küsur kültür varlığımızın peşine düşüyor. İşte Yılmaz’ın hikayesi…

Anadolu’nun Gözyaşları projesi nasıl başladı?

2003’te Bodrum Antik Tiyatro’da bir konsere gitmiştim. Bittiğinde, hoparlörler ve yüksek ses düzeni yüzünden başım zonkluyordu. Halbuki, Efes, Bergama gibi büyük antik tiyatrolar, sahnedeki fısıltının en üst sıradan duyulabilmesini sağlayacak şekilde inşa edilmişti. Şunu merak ettim: Bu tiyatrolarda ne kayboldu ki artık teknolojiye ihtiyaç duyuyoruz? Üniversitelere, müzelere, arkeologlara sordum, hiçbiri bilmiyor. Yurtdışında ses eğitimi görmüş bir dostuma sordum sonra. O da bulamadı. Araştırmaya devak ettikçe anladım ki dünyada açıkhavada sesin kontrolünün antik dönemde nasıl gerçekleştirildiği bilgisi bugün artık tamamen kaybolmuş. Romalı Virtrivius’tan hareketle yapılmış kısa bir çalışma bulabildim sadece. Ama bu, beni araştırmaya yönlendirdi. Böylece 3 yıl Anadolu’nun bütün antik tiyatrolarını tek tek gezerek bir envanter oluşturmaya karar verdim. Bilgi Edinme Yasası uyarınca Kültür Bakanlığı’ndan liste istemiştim, 96 tiyatroluk bir liste verdiler. 4’ü de yanlış çıktı, kaldı 92. Araştırırken listede olmayan tiyatrolar bulunduğunu fark ettim. Böylece sonunda, bazılarından Kültür Bakanlığı’nın bile haberdar olmadığı 119 tiyatro dolaştım.

Müthiş. Ama sizin esas büyük projeniz Anadolu’nun Gözyaşları…

Tiyatrolar üzerine yaptığım çalışma sırasında Anadolu’dan kaçırılan kültür hazineleri üzerine de bir envanter oluşturulmadığını gördüm. Madem kimse ilgilenmemiş, bari bunu ben yapayım dedim.

Tamamen kendi çabalarınızla mı yapacaktınız?

Ankara’da, Teknik Üniversiteliler Birliği’ndeydim. Konuşma sırasında, onlara 33 metre genişliğinde, 14 metre yüksekliğindeki Milet Duvarı’nı anlattım. Parça parça söküp götürmüş ve yeniden monte etmişler. Görünce kimse inanamadı. Haberimiz olmadan gitmiş koca duvar. Birlik, bana maddi destek vermeleri için çeşitli inşaat firmalarına çağrıda bulundu. Böylece iki sene önce 2 biner, 3 biner lira yardımlarla yola çıktım.

Nerelere gittiniz?

ABD başta olmak üzere Anadolu’nun kültür hazinelerinin kaçırıldığı her ülkeye gittim. Boydan boya bir kıta olduğu için ABD en zoruydu. Üstelik İngilizcem çok azdı. Sadece uçakla değil, otobüsle, trenle de dolaştım. Yaşlı bir adam olmama rağmen sabahtan akşama kadar müze gezerek yürüyorum. Bacaklarımın ağrısı dinsin ve dik durabileyim diye iki varis çorabını üstüste giyiyordum, boydan boya. Çalışmamı böyle pratik çözümler sayesinde tamamlayabildim.

Kaç eser kaçırılmış toplamda?

75 bin fotoğraf çektim. Kaçırılan eserlerin sayısı bu. Şimdi bu envanter üzerinde çalışıyorum. Hangi uygarlığa ait. Kimin tarafından, ne zaman verilmiş. Hangi numarayla kaydedilmiş. Müzeler, uluslararası yasalar gereği bunları belirtmek zorundalar. Fakat Anadolu’dan getirildiği yazılmamış olan eserler bile var. İşçilik özelliklerine bakarak çıkarıyorsunuz kökenlerini.

Hangi ülkelerde var eserlerimiz en çok?

Almanya, Fransa, İngiltere, ABD ve Danimarka… Yunanistan ve Rusya’da da biraz var. Ünlü Schliemann mesela bizim Truva hazinesini kaçırıp önce Yunanistan’a götürmüş. Fakat onlar Osmanlı’dan kaçırılan bu eserleri almak istememiş. O da bir kısmını Washington eyaletine hibe etmiş ama çoğunluğu Berlin’de duruyor. Sonra Priamos’un Altınları adı verilen hazine… 1945 mayısında 33 sandık altın eser, bir Rus yuzbaşı tarafından Berlin Hayvanat Bahçesinin içindeki koruganların deposunda bulunmuş.

Bunları gizlemiyorlar, değil mi?

Hayır, tam aksine müzeler bunu bir güç gösterisi sayıyor. Zaten eminler Türklerin sesi çıkmayan, uysal bir millet olduğuna. Çok güçlü bir lider gelecek de günün birinde Türkler harekete geçecek… Bunun olmayacağını düşündükleri için rahatlar.

Eserlerimizin bulunduğu ülkelerin hepsi çok güçlü…

Bunlar birçok hakkı kendinde gören ülkeler. O eserleri ganimet gibi görüyorlar. Abartarak söylersek şöyle diyorlar bize aslında: Siz müzeden ve tarihten anlamazsınız. Gelir sizin ülkenizdeki tarihi eserleri alır, sonra da kendi müzelerimde sergilerim. Siz de onları burada görürsünüz ancak. Zaten siz Doğulu barbarlar ne anlarsınız sanattan, tarihten? Demokrasiden de anlamazsınız… Bugün için değilse bile geçen yüzyıllarda zihniyetleri buydu. Ari ırk düşüncesini Hitler’in ortaya attığı sanılır, halbuki çok daha önce başladı. Bu eserlere el koyarken öne sürdükleri gerekçelerden biri de şuydu: Demiryolunu, buharlı makineleri biz bulduk, demek ki üstün ırk biziz. Hatta antik çağ eserlerini sahiplenirken bile böyle gerekçeler buldu 19’inci yüzyılın entelektüelleri. Mısır’daki piramitleri, Anadolu’daki kentleri siz barbarlar değil, bizim atalarımız inşa etti, dediler. Hitler ve Naziler de bu varolan fikri geliştirdi. Ve güya atalarının yaptığı eserleri geri almaya hak gördüler kendilerinde. Louvre Müzesi’nde devasa heykeller var, her biri iki metreyi aşkın boyda. 1800’lerde İzmir’den gitti hepsi.

Hediye edildiği söyleniyor bazılarının…

O yalan. Louvre’da padişah tarafından hediye edilmiş topu topu 4-5 eser vardır. Sümerlerden kalma minik bir vazo mesela. Ama o kadar. Büyüklerin hepsi kaçırılmış. 1892’de şimdiki Demre’nin kuzeyindeki Gölbaşı’nda Traysa anıtı vardı. Avusturyalılar bir kazı sırasında köylülerden anıtın varlığını öğreniyorlar. Hep istihbarat üzerine çalışırlardı zaten, hasta ve yoksul köylülerimizin eline beş on kuruş sıkıştırıverirlerdi yeterdi. Oradaki kabartmaların boyu 121 metreydi. Parça parça söküp numaralıyorlar, kızaklara yükledikten sonra Demre limanına indiriyorlar. Denetim yok zaten o dönemde.

Arkeolojik yağmalar da o tür dönemlerde hız kazanıyor sanırım…

Evet. Ekonomik krizin olduğu, ülkenin mali açıdan dibe vurduğu dönemlerde yağmalamalar artır. Bir de savaş dönemlerinde… En son örneğini Irak’ta gördünüz, müzesine bile el attılar. Bu şu demek oluyor, ileride bizim müzelerimize de el atılabilir.

Peki ne yapabiliriz kaçırılan eserlerimizi geri almak için?

Avusturya, Almanya ve İngiliz başbakanlarına mektuplar yazıp, ellerimizdeki dosyaları göndermeliyiz. Başbakanımız onlarla görüşmelerinde masanın üzerine bu dosyaları koyarak “eserlerimizi geri verin” demeli. Kaçırılan 70 bine yakın eserle ilgili elimizde çok kanıt var. 50 yıl, 100 yıl sonra hepsini geri alacağız belki ama şimdiden çalışmaya başlamalıyız. Aslında yüzümüzü güldüren şeyler olmaya başladı. Sözgelişi, Kültür Bakanlığı, Almanların bir zamanlar zaptederek götürdüğü Hitit Sfenksini geri alabildi. Geri vermezlerse, tüm Alman kazılarını durduracağını söyleyerek hem de.

Almanlar niçin hala kazı yapıyorlar?

Sorun bu zaten. Kültür Bakanı’na yazdığım bir yazıda sordum bunu. İlkel toplumlarda bile bir aşiretin arazisine komşu aşiretten hırsız girer de mal çalarsa, o aşiret söz konusu komşuyu arazisine sokmaz bir daha. 1863’ten beri Almanlar Bergama’da non-stop kazı yapıyor. Bergama Müzesi diye koca bir müze açmışlar, yani kimseden korkuları yok. Bu onur kırıcı bir şey. Bir an önce harekete geçmeliyiz.

Peki niçin Türk ekipleri yapmıyor bu kazıları da iş başkalarına kalıyor?

Türkler henüz üzerlerindeki ölü gömleğini atmış değil, özgüvenlerini son 20 yıl içinde biraz kazansalar da hala kendilerine yeterince güvenmiyorlar. “Hans bilir, o ne diyorsa doğrudur” kompleksi var bizde. Halbuki yabancıların kazıları gelişigüzel, dağınık ve kötüdür. Türklerin yaptığı üç kazı ise kusursuzdur. Cevat Bayburtluoğlu’nun gerçekleştirdiği Arikanda, Fahri Üçok’la eşinin gerçekeştirdiği Patara ve Celal Şimşek’in gerçekleştirdiği Laodika kazıları…

Harekete geçmek adına ilk olarak neler önerirsiniz?

Bizim gibi 118 ülke var mağdur edilen, eserleri kaçırılarak Avrupa’daki müzelerde sergilenen. İran’dan Yunanistan’a, İtalya’dan Arabistan’a, Mısır’dan Çin’e… Cizre Camii’nin kapı tokmağının David Summon Müzesi’nde ne işi var? Akşehir’den giden bir ahşap tabut Danimarka’da ne arıyor? Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılmış mezar taşlarının çoğu British Museum’da. Mezar taşlarımızı bile çalıp götürmüşler. Buradaki insanlar aç olması, paraya ihtiyaç duyması bir açıklama olabilir mi? Dünyanın neresine giderseniz gidin ülkesini satacak adam bulabilirsiniz ama bu yaptığınızı meşru hale getirmez. Bu yüzden vakit yitirmeden bir uluslararası kongre düzenlemeli ve bu kongrede ortak bir akıl bulmalıyız. Bu konuda bu ülkelerle BM toplantılarında birlikte hareket etmeliyiz.

Bu yapılmadı mı?

Hayır yapılmadı. Ben şimdi bu ülkelerin sivil toplum örgütlerine çağrıda bulunuyorum. Varolan yasaların bu konuda işe yaramadığı kesin. Adamın biri Üç kuruş para sıkıştırmış bir vakitler birinin eline, bunu eseri satın almak olarak yorumluyor. Sonra senin götürdüğün belgeleri kabul etmiyorlar. “Belgeyi getirdin hadi şimdi hem amuda kalk, hem keman çal” diyorlar neredeyse. İşi zora sokmak için. Söz konusu çok güçlü birkaç ülkenin oluşturduğu yönetmeliklerin yeniden düzenlenmesi gerek. Yunanistan senelerdir Elgin Mermerleri için uğraşıp duruyor. British müzesinde iki büyük salon var. biri Elgin Mermerleri’nin sergilendiği Pentheon, öbürü Ksanthos, yani Anadolu’dan götürülen eserler… Birini herkes hatırlıyor, diğeri sahipsiz kalmış, buradan gittiğini pek az kişi biliyor. Bizdeki gerici kimseler bile cahil oldukları için bu eserlere aldırmıyor. Onları bizden saymıyor. Halbuki yanılıyorlar. Onları yapanlar bizim atalarımız. Hititler’den bu yana inanılmaz zengin bir coğrafyada yaşıyoruz. Ayasofya olmasaydı Sultanahmet Camii, Süleymaniye Camii olabilir miydi? Bugün Efes’te gördüğümüz Doğu Roma hamamları olmasaydı, Osmanlı hamamlarını yaratabilir miydik? Orta Asya’da hamam mı görüyorduk?

Ne kazanacağız o eserleri geri aldığımızda?

Moral yararı dışında bile çok şey. Basit bir örnek vereyim yeter aslında. Berlin’deki Venüs Altar’ını yılda 1,5 milyon kişi ziyaret ediyor. Ortalama harcama istatistiklere göre kişi başına 47 Euro. 10 yılda bir 1 milyar Euro eder. Görüyorsunuz, Almanlar Mercedes markası gibi para basıyorlar sadece bu tek eserden ötürü. Ama bence en önemlisi şu: Tarihi eserlerimizi geri aldığımızda ve müzelerimizi olması gerektiği gibi zenginleştirdiğimizde biz de gelişeceğiz. Gerici zihniyetle savaşacak gücümüz olacak. Çıplak kadın ve erkek heykellerinden korkmayacağız.Bu topraklarda neler başarıldığını hatırlayacağız.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment