Egoist okur

“Tanburu elinde, ölüme yürüyen Cemil Bey’in hayali…”

“Dikkat! Bu yazı kâğıt üzerinden işitilmeyecek kadar çok ses içerir. Tek başına okunmaz. Bilgisayarınıza yakın bir yere oturunuz. Arama motorunuz açık olsun. Ne de olsa her şarkıyı tavında dinlemek gerek!”

Ölümünün 100. yılında Tanburi Cemil Bey hakkındaki bu yazı, Tuba Dere’nin imzasını taşıyor.

Üretilen her müzik türünün, ondan zevk alacak insan tipini de oluşturduğunu söyleyen ve “İlgilendiklerimize benzeriz” diyen Tuba, sadece Cemil Bey’in de değil, radyonun, güzel müziğin, şimdikilerin aksine “kibir, bencillik ve nezaketsizlik” ifadesi taşımayan şarkı sözlerinin; yitirdiğimiz şeylerin, yitirdiğimizden bile habersiz olduklarımızın yazısını yazmış aslında. Bir anlamda toprağından sökülüp alındığı için artık serpilip büyüyemeyen, başka bir dünya hayalini de beceremeyen solgun çiçeklere dönüşmemizin hikayesini anlatmış.

Tuba’nın yazısını okuyun. Sonra açın radyoyu, olmadı bilgisayarınızdan YouTube’a veya Deezer, Spotify bir platforma girip birkaç güzel şarkı dinleyin. Neyse ki hâlâ dinlemek istediğimiz şarkıları seçme seçme şansımız var… Ve neyse ki hâlâ hayal kurabiliyoruz.

Gülenay Börekçi

Şarkılarla yaşamak

Şu yeryüzünde en bahtiyar insan, bir şeye merakın ötesinde ilgi beslemiş, “bilme”nin en tabii hâliyle kitabını yazmış kimselerdir kanaatimce. Tecessüsle geliştirilmiş, zaman içerisinde derinleştirilip inceltilmiş zevklerden bahsediyorum. Bu tür hazlarla, ruhsal bir kanatlanma yaşandığını sezmekten ötürü söz konusu zevk sahiplerini pek kıskanırım. Çünkü sadece kanat açmayı değil, uçmayı da öğrenmiştir onlar. Üstelik bu bilgi, öyle çarşı pazarda satılan, okunup yazılarak, mektepten, kitaptan öğrenilecek cinsten de değildir. Tamamen deneyimle elde edilir ve ancak meraklısına aktarılabilir. Yıllarca emek verilerek, görüp yaşanarak, duyup tadılarak geliştirilmiş içgörü kabiliyeti sayesinde bir bakıma hayatın şifrelerinden bazıları çözülmüştür.

Bir bahar akşamı duyduğu rayihanın akasya mı ıhlamur mu olduğunu bir çırpıda bilecek koku duyusuna, yemeği ağzına alır almaz içindeki baharatın kimyon mu köri mi olduğunu ayırt edebilecek damağa, dinlediği şarkının kürdilihicazkâr mı nihavent mi olduğunu bilecek kulağa sahip insanlar, bana göre hayattan alınabilecek lezzetlerin zirvesine ulaşmışlardır. “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib” felsefesince, ne gam ne kederde zarar ziyana uğrarlar, bundan gayrı dünya onlara koymaz.

Çiçek adlarını, açtıkları mevsimleri ezber etmiş, üzerinde yaprağı, meyvesi yokken dalının şeklinden ne ağacı olduğunu bilenlerin karşısında nasıl hasedimden çatlıyorsam, bir şarkıyı duyar duymaz makamını tahmin edebilen, kimin bestesi olduğuna dair fikre sahip; saz eserlerinden, peşrevlerden haberdâr, evinde dizi dizi taş plakları, gramofonu olan, “Bu şarkıyı bir de Münip Utandı’nın sesinden dinlemek lazım azizim” cinsinden önerilerde bulunabilen musikişinaslara da hiç dayanamam. Zehir hafiye gibi ilk kayıtların peşinde koşturan, şarkıların ne vakit nerde bestelendiğini hikâyesiyle bilen bu bir kısım zevat, yalnızca bilmekle kalmaz, o musikiden alınan zevki bencileyin yudum yudum değil, kana kana içmektedirler. Bilgiden ziyade onlardaki, o müptelası olunan şeyin tadına varmışlık ve doygunluk hâli deli eder adamı. İnsan esasen, bunlardan birkaçının dizinin dibine oturup rahle-i tedrislerinden geçmelidir.

Radyoyla gelenler

Kendimi radyo dinlenen döneme yetişebilmiş olmaktan ötürü pek şanslı sayarım. Akranlarım hatta benden bir önceki nesil gibi musikiye merakım buradan gelir. Çocukken evimizin bir köşesinde, mutfakta, balkonda gezinen, tıngırdayıp duran küçük bir el radyosu vardı. Evdeki radyoların en babası, haşmetli gövdesiyle salonda televizyonun altında durur, akşamları saat 19 “ajans”ı için gürüldeyen sesiyle konuşmayı beklerdi. Zaman zaman yanına yerleştirilmiş pikaba dokunmamıza izin verilirdi. Çizilmesin, diye itinalı davrandığımız plaklar, semazen gibi salına salına dönerek, Müzeyyen Abla, Suat Sayın, Semiramis Pekkan gibi eskilerden cızırtılı bir ses verir; o ses ruhumuzda eşsiz hazlarla bizi ta uzaklara götürür, getirirdi.

Evimizin tüm odalarında dolaşıp sabah akşam hizmet veren küçük pilli radyomuzsa, “Türküler ve oyun havaları”, “Arkası yarın”, “Bir roman, bir hikâye”, “Okul radyosu”, “Solistler geçidi”, “Acemaşiran faslı”, “Bir makam, bir solist” gibi programlar dinletir, kendisinden öğrendiklerimizin yanı sıra kulağımızı yüzlerce şarkı, türkü ile doldururdu. O yıllarda Tanju Okan, İlhan İrem, Emel Sayın, Seçil Heper, Yaşar Özel, Mustafa Sağyaşar, İnci Çayırlı gibi sanatçıları radyoda işittiğim seslerinden tanırdım. Benden bir şarkı söylemem istendiğinde repertuarımın ilk nadide eserlerinden olan “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım”ı yahut “Kapat gözlerini kimse görmesin”i hevesle söylerdim.

Akşamları televizyonda da, çocuklar için sıkıcı haber fasılları geçtikten sonra, müzik ziyafeti devam ederdi. 80’li yıllarda Ayşe Şasa, Bülent Oran ve Yücel Çakmaklı’nın bize armağan ettiği “Hacı Arif Bey” dizisini izlediğimde 10 yaşlarında filandım. Hacı Arif Bey’in (Ahmet Özhan) Çeşmidilber’in gözlerinin içine baka baka “Vücut ikliminin sultanı sensin” şarkısını meşk ettiği sahne, benim nerdeyse en güzel çocukluk hatıralarım arasındadır.

İçimdeki musiki sevdası radyo ve televizyonun hayatımıza getirdiği teferruatlar ile pekişmiş olmalı. Sıkı bir “Arkası yarın” takipçisi idim. Lise yıllarımda Tanburi Cemil Bey’in musikiye adanmış hayatını anlatan, senaryosunu Lütfiye Aydın’ın yazdığı “Bin Yıllık Beste” adlı harika temsili dinlerken ağladığımı hatırlarım. Cemil’in hikâyesinde, sesin mayasının insan yüreğinde dem tutan hâli içimi titretmiş, sanatının ve aşkının önünde saygıyla eğilmiştim. Hayatının son günlerini Uzletgâh’ında, yalnız musiki ile meşgul olarak geçiren; tanburu elinde, ölüme yürüyen Cemil hayali, hayatta gerçekten tanıdığım bir kahraman gibi, o vakitler hafızama kazındı. Arama motorlarının, müzik ve video kanallarının, CD’lerin, albümlerin olmadığı; teypli, kasetli yıllardı. Dinlemek istediklerimize şimdiki kadar kolay ulaşamıyorduk. Temsilden hayli zaman sonra, rica minnet Orfeon stüdyolarına giren büyük ustanın tanbur, kemençe, viyolonsel ve lavta sololarının, saz eseri ve taksim kayıtlarının olduğu bir kaseti ele geçirmiş, ne mutlu olmuştum.

İlk gençlik yıllarımızda, tüm gençler gibi, biz de popüler müzikler dinledik. Yine de sevip beğendiklerimiz Sezen Aksu, Kayahan, Cem Karaca gibi bugün müziği ve sanatı ile bir değer ifade eden sanatçılardı. Elbette “Şarkılardan fal tuttum”, “Bir sevgi istiyorum”, “Yıldızlara baktırdım, fallarda çıkmıyorsun” gibi o dönemin popüler Türk müziği şarkıları öncelikli tercihlerimiz arasındaydı. Adına “sanat müziği” dediğimiz bu müzik türünün henüz alfabesini öğreniyorduk. Zeki Müren’in ilk bestesi, hem de akrostişli şiiri “Zehretme hayatı”nı; “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın”, “Fikrimin ince gülü”, “Gündüzüm seninle gecem seninle”, “Bir kızıl goncaya benzer dudağın” gibi şarkıları yeni yeni keşfedip hayranlık duyuyorduk.

Musiki ile Gelenler

Şarkıların asıl sırrını edebiyatla birlikte keşfettim. Şiirin dünyasına girdikçe, musikinin ruha temas eden yanını gördüm, sanırım. Ancak bundan daha öte bir şey vardı: Sesin söze yüklediği anlam, hatta şiddet… Sözün tesirinin makam ve ritimle yani musiki ile çoğaldığını idrak ettim, bir zaman sonra. Mesela,

“İnan ki kimse bana senin gibi bakmadı, Vallahi billahi kimse beni senin gibi yakmadı” diyen şarkıya inanmak için içerisinde edilmiş yemine değil, kalbe sözü nakşeden nağmesine bir kulak verivermek yeter de artardı bile.

Eski musikiyi sevebilmenin biraz eski dille aşinalığa bağlı olduğunu burada araya sıkıştıralım. Eski şiire ve musikiye hayran, Yahya Kemal ve Tanpınar gibi üstatları okuyup sevmenin de eski musikiye ilgi duymakta elbet büyük payı olmuştur. Tanpınar’ın “Huzur”unu okuyup da Dede’nin Ferahfeza ayinini merak etmeyen var mıdır?

Tanburi Cemil ve Hacı Arif Bey’i tanımak zihnimde “bestekâr”lar ve “virtüöz”lere dair bir pencere açmıştı. Tek başına bir Avni Anıl bile müziğimizi muhteşem yapmaya yetecek kudretteydi. Sonra Yesari Asım’ları Münir Nurettin’leri, Saadettin Kaynak’ları, Muzaffer İlkar’ları keşfedip, Alaeddin Yavaşça’yı, Bekir Sıtkı Sezgin’i dinleyip de müptela olmamak mümkün değildi zaten. Saadettin Kaynak’ın “Söyleyin nerde o göz nuru gönül sevgisi yâr” yahut “Akşam yine gölgen” şarkılarını Münir Nurettin’in sesinden dinlediğimde, ömrümün bu şarkıları bilmeden yaşanmış yıllarına yandım, desem yeridir. Hele “Akşam yine gölgen” şarkısında bir cümle vardı ki âşıkların kalplerinin duvarına kazınmalıydı:

Hüsnün o kadar taze ki sevgim yakışıksız…

Peşrevleri, saz eserlerini, makamları tanıdıkça müziğimizin senfonik tarafını gördüm. Ben de bir zaman, icracı olmak hevesine kapıldım tabii ki… Kanun ve viyolonsele sevdalı kalbim, hiçbir zaman isteğine nail olamadı. Hem ses hem de saz olarak yetenekten yoksun idim. Fakat radyo konserlerinde ve programlarda Sadun Aksüt, Mustafa Kandıralı, Baki Duyarlar, Halil Karaduman, Kutsi Erguner, Niyazi Sayın gibi saz üstatlarının taksimlerini, nefis icralarını duydukça musikimizin sözden çok ilerde bir yanı olduğunu fark ediyordum. Karşısında heyecana kapılıp neredeyse lâl olduğum bu dil, yeryüzüne ait bir lisan olamazdı. Musikinin bizi ulaştırdığı ufuklar dünyadan ziyade ötelere ait izler ve temaslar taşıyordu. Türk müziğine giriş dersleri sayılabilecek bu adımlar bana ne kadar uçsuz bucaksız bir derya karşısında olduğumu göstermekteydi ve ben, henüz o deryanın kıyısına elimde bir tas ile varmış, daha birkaç damla yudumlamışken mest olmuş idim.

Ruhta bir değişim ve dönüşüm yaratmayan bilginin, beğeninin, mutluluğun hatta kederin anlamı yok. Zamanla derinleşen musiki sevgisinin, hafızamda biriken bunca şarkı, türkünün bana sadece bir müzik zevki kazandırmadığını, aslında bunun bir hayata bakış biçimi olduğunu yıllar sonra kavradım. Bu sayede bir kimlik örüyordu insan. Müziğimizi sevmek ruhsal bir terbiye metodu idi.

Türk müziği tanıdıkça sevilen, ruha sirayet eden, tiryakisi olunan ıstıraplı bir lezzete sahiptir:

Sensiz her gecenin sabahı olmayacak sanırım. (Âh dertliyim!)

Kararan gönlüme güneş de doğmayacak sanırım. (Âh dertliyim!)

Mehtaba yalvarır, semâdan geleceksin sanırım. (Âh dertliyim!)

Sana bin can ile bağlıyım, seni cânım sanırım. (Âh dertliyim!)

Bu nihavent Muzaffer İlkar bestesi gibi şarkılar acı ile yoğurulmuş aşkın pek güzel ifadesidir. Şarkının içerisinde öyle bir “âh dertliyim” denir ki müziğin tesiriyle âhın dumanının göklere ereceğine, sonunda sevgilinin semâdan geleceğine inanılabilir.

Başka bir şarkıda “Üzme yetişir, üzme firâkınla harabım” diyen âşığın yalvarışına can dayanmaz. (Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım, Tatyos Efendi’nin hicazkâr curcunası.) Hele bir de bu şarkılar, muhteşem yorumculardan birinden dinlenilirse öldürücü etki yaratabilir. Bu yalnız sözün kudreti değil, ses ile surete bürünen mânânın ruhta oluşturduğu tesirdir. Şu hayatta yalnızca aşkın hazzı, musikinin yarattığı bu kederli lezzetle boy ölçüşebilir. “Zehrinde şifa var dediler, içmeye geldim” gibi bizzat kendisi zehir zemberek gazeller âşıkların derdine devadır. Şarkılarımızın hemen hepsinde kederine meftun bir âşık prototipi görülür. Yemeden içmekten kesilse, gecesi gündüzüne karışsa da aşkından geçmeyen, sevgilisi ve sevdası uğruna hayattaki her şeyden vazgeçebilecek, gözünü kırpmadan canını fedaya hazır bu âşık modeli, yalnızca şarkılarımızın değil, aşkı bizi yaratıcıya götüren kutsal bir vasıta kabul eden kültürel anlayışımızın da eseri değil midir?

Kimseyi böyle perişan etme Allah’ım yeter.

Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir haber.

Ağlamaktan gözlerim etrafı artık görmüyor.

Hazretî Yakuba dönderdi beni hükmi kader.

Alaeddin Yavaşça’nın bu hicaz bestesi gibi acısı ciğere işleyen şarkılar ölüm karşısında yaşanan çaresizliğin ve teslimiyetin dile gelişidir. Şüphe yok ki müzik, kültür ve medeniyetin en naif ve nadide sanat dalıdır. Yahya Kemal, “Çok insan anlayamaz eski musikimizden. Ve ondan anlamayan, bir şey anlamaz bizden” diyerek musikimizin ortaya çıktığı çağda ve coğrafyada yaşayan insanımızın hayata, aşka, sevgiliye, ayrılığa, ölüme, tabiata hatta şehirlere, sosyal yaşama bakışından izler taşıdığını zaten çok güzel ifade etmiştir.

Baştan beri anlatılagelen Türk müziği, teknik yapısı, sözleri, bestekârları, icracıları ile karakteristik özellikleri sayesinde tabiri caizse bir kimliğe ve kişiliğe sahiptir. Taşıdığı sanatsal değer sebebiyle zamana hükmeder. Bizi, bizden evvelkiler ve bizden sonrakilerle zamansız ve mekânsız buluşmaya davet eder. Aynı göğün, yıldızların, mehtabın altında “Gel sen bize akşam yine mehtap görünsün” (Muzaffer İlkar’ın kürdilihicazkâr bestesi) yahut “Mehtaba bürünmüş gece” (Saadettin Kaynak’ın nihavent bestesi) gibi şarkıları asırlarca dinleyebilir, aynı duygularla kendimize dönebiliriz.

Şurası da bir gerçektir ki üretilen her müzik türü hatta eser, kendisinden zevk alacak insan tipini de oluşturur. İlgilendiklerimize benzeriz. Bu yazı sınırları içerisinde bahsettiğimiz, günümüzün zevkten yoksun, dar ses aralıklarında hatta yalnızca teknolojik alt yapıyla üretilen ve hızla tüketilen; sözleri kibir, bencillik ve nezaketsizlik dolu popüler müzik türleri ve şarkıları değildir elbette. Bugünün insanının giderek daha sığ hâle gelen renksiz, zevksiz, çürümüş dünyasının müsebbibi, musikimize olan bu yabancılaşmadır belki de. Değer verdiklerimizin niteliği kendimize biçtiğimiz pahayı da göstermektedir. Çünkü yalnızca, yerini sevmiş bir çiçek gibi ruhta serpilip açılan, neşv ü nema bulan ince zevkler ve duygular insanı yüceltebilir.

Sese Kulak Vermek

Yazı ve söz üstüne çok şey konuşulur, yazılır. Söz laf ebesidir ama ses, sükut ile dinlenmeyi sever. Sözü anlatmaya yeltenen çoktur da sese pek kimse cüret edemez. Deryadan kalburla su taşır söz, boşlukları vardır, söylemek isteyip de söyleyemedikleri, ima ettikleri, dinleyiciye/okura bıraktıkları… Oysa dolu doludur ses, müzik. Ne diyecekse duyabilenlerin kalbine apaçık, aracısız, vasıtasız söyler. Musikinin olduğu yerde esasen söze de pek hacet yoktur. Zamana bırakılmış sonsuz bir çığlık gibidir, o. Uçmakla kalmaz, işitenleri kanat takıp uçurur, coşturur. Aşk ile duyarlılık kazanan, işitme, görme kabiliyetini geliştiren insan ruhu aynı hazzı yeryüzünde yalnızca müzik sayesinde tadar. Ruhumuzda engin denizlerde yüzmek, dağlar, tepeler aşıp koşmak, uçmak, esmek gibi tarifi zor duygular uyandıran müziğimiz; yeryüzü lisanlarından hiçbirine sığmaz, dile gelmez, söz yetişmez hâlleri ile zaten dünyalı da değildir.

Ben tarife yeltenip haddimi aşarak bu yazıyı kaleme aldım. Yüzlerce şarkı dinledim, coştum, taştım. Sonunda, şarkılardan öğrendiğimiz ne çok şey, daha ne çok öğreneceğimiz var, dedim. Anlatmaktan vazgeçip sözü müziğe bıraktım.

Tuba Dere

Bu yazı Siyah Sanat sayı 13’te yayınlanmıştır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to ““Tanburu elinde, ölüme yürüyen Cemil Bey’in hayali…””
  1. Volkan says:

    Merhaba Gülenay Hanım. Yazılarınızı özledik. Arayı çok açmayın lütfen

Leave A Comment