Egoist okur

TUNA KİREMİTÇİ: “Nasıl mı yazıyorum?”

Tanıdığım en zeki ve yetenekli yazarlardan biri olan ve sıklıkla “Keşke daha çok yazsa” dediğim çok sevgili arkadaşım Tuna Kiremitçi‘den Egoist Okur‘un Yaratıcı Yazarlık Dersleri bölümüne bir yazı, ne bileyim işte, bir nevi şahsi yazarlık sırlarını isteyeli bir ay oluyor. Bir sohbetimizde öyle enfes şeyler anlattı ki “Bunları hemen yazıp bana ver, başkaları, yazmak isteyenler de okusun” deyiverdim. İtiraz etmedi. Ama yazmadı da. Üşengeçlik edeceğini biliyordum, şaşırmadım. Kırk yıllık arkadaşımı tanımaz mıyım! Küsmüş gibi yaptım ben de ona, sevdiğim birine uzun süre dargın kalamayacağımı içten içe bilsem de…

Gerçi Tuna fazla bekletmedi beni ve sonunda aşağıda okuyacağınız şahane yazarlık dersini yolladı.

Şimdi yazar adaylarına, yazma heveslilerine yahut sadece bu konular üzerine düşünmekten hoşlanan akıllı insanlara diyorum ki bence Tuna’nın yazdıklarını bir ustanızdan, bir abinizden dinliyormuş gibi okuyun. Sonra… Bir kez daha okuyun ve itiraflarını, serzenişlerini ve tabii ki tavsiyelerini kulağınıza küpe niyetine bir kenara muhakkak not edin. Yazıda ve hayatta çok faydasını göreceğinize eminim.

Son olarak: Tuna bugün hatta az önce evlendi. Bütün Egoist Okur’lar adına onun ve yakında tanışacağımı umduğum sevgili eşinin mutluluklarının daim olmasını yürekten dilerim. İkisine de sevgiler, mutluluklar :)

Gülenay Börekçi

 Tuna Kiremitçi: “Roman yazmak tehlikeli bir spordur”

tuna kiremitci egoistokur yazma dersleri 1

‘Ben ölü bir yazarım. Yüzyıllar önce parladım, sonra bir linç esnasında öldüm…’

Ben ölü bir yazarım. Yüzyıllar önce parladım, sonra bir linç esnasında öldüm. Şimdi de ölü olmanın avantajlarını kullanıyorum; özellikle yaşayanlar ve ötegezegenler hakkında yazarken insanın işini kolaylaştırıyor. Bütün karakterlerle mesafenizi koruyabiliyorsunuz. Ayrıca ölü olduğunuz için, nefsiniz de mesele çıkarmıyor.

Bir arkadaşımla, ama akıllı bir arkadaşımla konuşur gibi yazmaya çalışıyorum. Bulabildiğim en iyi üslup bu.

Bazı kitapları sabah bazılarını ise gece yazıyorum. Aslında her kitap günün hangi diliminde yazılmak istediğini fısıldıyor, duymasını bilene.

Kendi okumaktan hoşlanacağım şeyler yazıyorum. İlk romanımdan beri elimde bundan başka bir ölçüt yok. Her sayfadan sonra kendime sorduğum şu: “Bunu başkası yazmış olsaydı, okumaktan hoşlanır mıydın?”

Yazmaya başlamanın tek yolunun bir an önce masanın başına oturup yazmaya başlamak olduğunu unutmadan yazıyorum. Yoksa insanı her şey ayartabilir yazmaktan, Yeats’ın dediği gibi.

Japon Haiku şiirleri gibi yazmak istiyorum: Yukarıdan bakınca dibi görülecek kadar duru ama aynı zamanda yeterince derin. Ayrıca, en rahat okunan kitapların en iyi Türkçeyle yazılanlar olduğunu hatırlayarak yazıyorum. Çetrefil dil ve bulanık anlatım, yüzeyselliğin kamuflajıdır genellikle.

Her koşulda mizah duygumu korumaya çalışıyorum. Bazen gerçekten komik bir espri, kederli bir öykünün dramatik yapısını beklenmedik şekilde derinleştirebiliyor. Komik öykülerse bunun tersine ihtiyaç duyuyor. Sulu komediden ve gözüyaşlı melodamlardan hiç hazzetmedim.

İlham denen o kıskanç periyi beklemeden yazıyorum. Hatta galiba ona inanmıyorum bile. Odaklanmaya ve bunun getirdiği yoğun enerji akışına inanıyorum. Kıskanç peri duymasın.

Karakterlerimi yargılamadan yazıyorum. Ancak bu şekilde belli bir gerçekçilik duygusu yakalamak mümkün. Ben kimim ki onları yargılayayım? Yazarın karakterlerini yargıladığı bir romanın birinci sınıf olma şansı yok denecek kadar azdır. Siz insanı anlatın, bırakın okuyanlar yargılasın. İlla birilerini yargılamak gerekiyorsa tabii.

Roman yazılırken yazarın benliğini susturup karakterlerine kulak vermeye başlaması gereken bir an vardır. O ânı kaçırmamaya çalışıyorum; karakterlerin ne yapmak istediğini doğru anlayabilmek için. Bir karakterin başına gelebilecek en vahim şey, doğasına aykırı bir şeyi sırf yazar istiyor diye yapmak zorunda kalmaktır.

Çalışmaya başlamadan önce, romanın ruhuna uygun bir müzikle havaya giriyorum. “Gönül Meselesi”inde İncesaz, “Selanik’te Sonbahar”da Queensryche, “Dualar Kalıcıdır”da ise bol bol Ute Lemper dinledim.

Risk almaktan korkmadığımı sanıyorum. Hasbelkader ticari başarı kazanmış kitaplarımı klonlamayı hiç düşünmedim. Her zaman yeni şeyler denemek, çalmadığım notaları çalmak istedim. Bu sebeple az satan kitaplarım da oldu ama pişmanlık duymadım. Belki de budala olduğum içindir.

Sufiler “Ölmeden önce ölünüz” der, zen budistleri de aynı fikirde. Efraim Kişon ise “İnsan ancak ölünce yazar olur” diyor. Üçü de yazarken yalnız bırakmıyor beni. Sorarım, insan daha ne ister!

Tuna Kiremitçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment