Egoist okur

Uğur Yücel: “Kendini hunharca paralayanlar kolay âşık olur, kolay ölürler”

“Atmosfer yüzünüzün ifadesini değiştirir. Eğer yönetmen size rutubetli, nefes alınmayan bir toprak üzerinde durduğunuzu söylerse terlemeye başlarsınız. Kutupsa durduğunuz sahne zemini, içiniz üşür. Kolay kanar, kolay teslim olur kendini hunharca paralayan sanatçılar. Ah arkadaşım, kolay âşık olur, kolay ölürler… Sanatçılar barometre gibidir. Havanın birazdan eseceğini veya yağmurun geleceğini hissederler. Yine düşünerek söyleyeyim: Bitkilere, hayvanlara yakın insanlardır onlar. İnsanlardan ayrıldıkları yer, ruhlarını esintilere, fırtınalara ya da baharlara kaptırmalarıdır. Bir türlü huzurlu olamazsınız yanlarında. Kestirmesi güçtür nereden kaçak yaptıklarını, neye takıldıklarını! Hayat karşısında şaşkındırlar ve ömürleri doğanın güzelliklerine, mucizelerine şaşırmakla geçer.”

Sinemanın en yaratıcı aktörlerinden biri olan Uğur Yücel, benim de favorilerimdendir… Üstelik başka alanlarda da yeteneklidir. Olağanüstü güzel öyküler yazar, perküsyon çalar, filmler yönetir, başka kim bilir neler yapar… Röportajlar sebebiyle bugüne dek onunla yollarımız defalarca kesişti, hepsi iyiydi, güzeldi ama benim için Picus dergisinde yaptığım bu röportajın yeri başkadır. Hatta epeyce yıl önce pek sıkıntılı bir günümde Eşkıya filmi sebebiyle yaptığımız o Şener Şen’li ilk röportajımızı saymazsak, gerçekte ilk Uğur Yücel röportajımdır. Güzeldir. Kıyaktır. Başka türlüdür…

Gülenay Börekçi

Uğur Yücel: “Bu seslerin geçişi ölüme kadar gider”

O mel’un New York şehrinde sihirli bir tesadüf

ugur yucel egoistokur ilk roportaj

Uğur Yücel: “Kendini hunharca paralayanlar kolay âşık olur kolay ölürler”

Sizin de hayranlık duyduğunuzu bildiğim bir aktör, Marlon Brando ilk yönetmenlik denemesinden sonra “Farklı bir deneyim miydi?” sorusunu “Pek sayılmaz, bir aktör çoğu filminde kendini yönetir zaten,” diye yanıtlamış. Siz oyuncusunuz ama aynı zamanda yönetmensiniz de; o yüzden bu görüşe iki taraftan da bakabilirsiniz. Oyuncu yaratıcı mıdır, uygulayıcı mı?

Bir yönetmen yokluğundan da söz ediyor olabilir mi? Evet! Haklıdır. Doğrusu aktörler çoğunlukla kendi kendilerini yönetemezler. Beyefendi, kendisiyle aktörler âlemini karıştırmış bir hayvan olduğu için (övgüyle söylüyorum; az rastlanır, geniş solungaçlı bir derin sular hayvanı) “aktör”ü kendisinden ibaret saymaktadır. Brando karşısında Bertolucci ne yapmıştır acaba Son Tango’da? Neyse! Oyuncu uygulayıcı mı, yaratıcı mı sorusuna gelince… Ben, naçizane, arayış içinde olduğumdan, güçlü başlıklar yaratacak kadar pratik değilim; zamana ihtiyacı olanlardanım. Ama düşünelim bu soru üzerine… Her ikisi de geçerlidir sanırım. Aktörüne bağlı olarak. Çoğunlukla uygulayıcılar dünyasıdır oyunculuk. Brando yaratıcıdır; kendisini ve sinemayı ciddiye almayacak kadar aşkın biridir. “Sinema sanat değildir” derken aktörleri iplemediğini söylemek istemiştir sanırım ya da belki sinemacılarla sektördekilerin onlara yakıştırdığı ulvi enlemin içini boşaltmayı denemiştir. Uzaklara gitmeyelim, Ara Güler “Foto muhabiriyim” derken sıradan fotoğrafçılarla karıştırılmamayı ve kendi özgün yerini korumayı ister, yani hak ettiği yeri işaret eder bize. Yaşarken de, öldüklerinde de başka âlemlerin adamları olan John Coltrane veya Miles Davis’e yaptıklarının sanat olduğunu söylediğinizde büyük olasılıkla “Abi, şu odadan çıksana!” cevabını alacağınızdan kuşkum olmadığını söylemek isterim. Bence Brando büyük ressamlardan, bestecilerden farksızdı; allahın bir hayvanı… Sanat, yaratıcılık, uygulayıcılık gibi kavramların doğuştan uzağına düşmüş, üzerinde en son konuşacağı şey bunlar… Ama kitabında derin bir içselleşmenin içinde olduğunu, tutkulu bir sanatçı olduğunu görürüz. Benim etkilendiğim oyuncular, yaratıcı olanlardır. Uygulayıcıları takdir ederim, onları seyretmeyi de severim. Beni uyumadan önce düşündürmezler. Rahatlatıcı unsurlardır onlar. Filmleriyle uzun yürüyüşlere yol açmazlar. Neyse; diyeceğim, böylesi kavramların içini açmak üzere konuşmak bizim gibi biçarelerin işidir… Al mikrofonu, konuş.

Bir yönetmen ve bir oyuncu olarak tesadüflerle ilgili deneyimleriniz var mı? Her saniyeyi, her devinimi hesaplamış bile olsanız beklenmedik bir şey üzerine halet-i ruhiyeniz dolayısıyla performansınız değişebilir mi? Diyelim ki çekim sırasında aniden rüzgar çıksa veya ağaçtan bir kedi atlasa atmosfer etkilenmez mi?

Atmosfer yüzünüzün ifadesini değiştirir. Eğer yönetmen size rutubetli, nefes alınmayan bir toprak üzerinde durduğunuzu söylerse terlemeye başlarsınız. Kutupsa durduğunuz sahne zemini, içiniz üşür. Kolay kanar, kolay teslim olur kendini hunharca paralayan sanatçılar. Ah arkadaşım, kolay âşık olur, kolay ölürler… Sanatçılar barometre gibidir. Havanın birazdan eseceğini veya yağmurun geleceğini hissederler. Yine düşünerek söyleyeyim: Bitkilere, hayvanlara yakın insanlardır onlar. İnsanlardan ayrıldıkları yer, ruhlarını esintilere, fırtınalara ya da baharlara kaptırmalarıdır. Bir türlü huzurlu olamazsınız yanlarında. Kestirmesi güçtür nereden kaçak yaptıklarını, neye takıldıklarını! Hayat karşısında şaşkındırlar ve ömürleri doğanın güzelliklerine, mucizelerine şaşırmakla geçer. Gece herkes uyurken lapa lapa yağan karın altında leş gibi şaraplarla yürürler. Ölümü sunsanız beraberinde, kanarlar. Şüphe ve tenakuz içindedirler. Ayakları yere basmaz. Asıl huzursuzlukları, bu güzelliklere nasıl yanıt bulacaklarıdır. Tamamlanamayacak tuallerin karşısında durmak eritir insanı. İç hastalığı… Brando kimbilir nasıl minicik bir çocuk gibi saf ölmüştür! Sanatçılar ancak çocuklar kadar kötüdürler. İster istemez insana laf parlattırıyor büyücülerin safiyetini düşünmek. Sizin esaretiniz, kendinizin suretini izlemekle başlar onların yüzünde.

Hırsız-Polis dizisinin senaryosu önünüze geldiğinde canlandıracağınız rol için neler düşünmüştünüz? Sonuç olarak yazılı haliyle, bütünlüğü olmayan bir karakterdi ve sizinle hayat buldu. Onu ilk nasıl hayal ettiniz? Süreç içinde yolunuzu değiştirdiğiniz oldu mu?

“Yola çıkmak” güzel tanımlama. Nereye gittiğinle ve giderken yanına ne alman gerektiğiyle başlar her şey. Ben az eşyayla çıkmayı severim. Kendimi suyun akışına bırakırım. Gaye (Boralıoğlu) ve Neşe’yle (Şen) konuştum önce. Adamın nereli olduğu belli değildi. Hırsız çetesinin başında olduğu, bir tamirhanede tezgâh kurduğu ve kimi tipik özellikleri belliydi. Ben Karadeniz’e gitmek istedim. Kendimce bir hikâye kurdum “Aksak”a. Lakabı “Çolak”tı ama Aksak daha iyi olur diye düşündüm; daha çalımlı, daha tehditkâr… Çocuk yaşta İstanbul’a gelmiş. Akraba pastanesinde mutfakta çalışmaya başlamış. Vitrine pasta taşırken şık müşteriler görmüş. Onlar gibi giyinmek istemiş. Temiz olmak istemiş. Siyah beyaz filmlerin tutkunu olmuş. Saçlarını briyantinlemiş. Pastaneden çıkıp Beyoğlu’na dalmak istemiş. Cesur, atak, gözükara. Pavyonlara takılmış, itliğe bulaşmış. Adam dövmüş, dayak yemiş. Kirlenmeye başlamış. Pis işlere dalmış. Küçük mafyaları gagalamış. Bir gün dizine kurşun yemiş. Nadir, olmuş sana Aksak Nadir… Sonra kendi tezgâhını kurmuş. Yanlış adım atmamaya çalışarak, fazla büyümeye kalkışmadan şebekesini oluşturmuş, vesaire… Kısacası, Karadeniz dağlarında tulumların, horonların içine daldım, Kavron yaylalarında kulağımın dibinde fişekler patladı. Al sana yolculuk! Sonra dönüp geliyorsun, bir gün evde aksayarak yürümeye başlıyorsun. İlk “Aksak lafları” çıkıyor ağzından, ardından senaryolar geliyor, giydiriyorlar seni, saçını boyatıyorsun, jöleler sürülüyor… Mekanlara giriyorsun. “Evet, çekiyoruz Uğur Abi!” diyorlar. İşte yolculuk! Kendini aldatmakla başlar oyunculuk galiba. Kendi yarattığın karakterle kendini aldatırsın.

Aksak, anlaşılması zor bir karakter; acı çeken ve çektiren huzursuz bir ruh. İçinde olanı, ne hissettiğini, neye nasıl tepki vereceğini kestirmek zor. Onu canlandırırken seyirciyi ip üstünde tuttuğunuzu, bir çeşit işkence yaptığınızı düşünüyorum. Mesela ben Aksak’a bazen hayranlık duyuyorum, bu adamın bana öğreteceği şeyler var diyorum ama bir an sonra ona kızıyorum… Ya da babasıyla ilgili meselesini öğrenmek istiyorum ama bir yandan da “bu kadarı yapılmaz artık” hissine kapılmadan edemiyorum. Aksak’ın ne kadarı sizsiniz?

Aksak’ın benimle aynı sofrada oturmayacağını biliyorum. Tahir Kemal mesela, uyardı; konuşulacak, bir şeyler paylaşılacak biri olabilirdi. Ama Aksak uzak dursun. Mutlaka bir sorun çıkardı aynı masada otursak. Peki, şimdi aklıma geliyor. Cumali, Gazinocular Kralı, Tahir Kemal, Komiser Nevzat, Aksak… Hepsi gözükara, bir arabayı devirebilecek gücü taşıyorlar içlerinde. Ben de öyle bir dünyadan geliyorum. Mahalle çocuğuyum. Her ne kadar ekalliyet arasında büyüdüysem de, bitirimler arasında da büyüdüm. Sonra gözükara siyasetin militanlığı. Tiyatroya kapılmasaydım “Niyazi” olurdum herhalde. Gözüm karaydı. Neyse! Aksak tek kurşunla ölmez gibi geliyor. Diğerlerinde tevekkül ve ölüme hazırlık olduğunu şimdi düşünüyorum. Aksak horoz gibi; kellesini kes, iki gün ölmez. En kararlı olduğu yer, işleri. Her şeyi zekice planlıyor. Geri dönmüyor. Tongaya basmıyor. Ya! Böyle bir hırsız varmış gerçekten: Topuk Necmi. Hırsızlık masasındakiler anlatmışlar Gaye’ye. Adamın zekasından ve duruşundan çok etkilenirmiş polisler. İyi giyinirmiş ve bütün işlerinde şaşırtıcı skorları varmış. Ben bunu duyduğumda Aksak’ı giyinmiştim aslında. Yine baltayı taşa vurmuşuz, dedik. Bir de Aksak’ın duygu iklimini yazarlar belirliyor. Fakat benimle buluşturmaya çalıştığınız yer doğru. Bu rolü elli kişi oynasa, ayrı oynayacaktı ve benzerlikler sadece senaryoda yazılı olanlarla sınırlı kalacaktı. Fark, kişiliğimden değil yorumumdan kaynaklanıyor. Evet, bu tanım doğru galiba. Yorum bana ait. Belki diğerleri nüansları bambaşka geçecekti. Ben uç noktaları seviyorum Aksak’ta. Oynadıklarım arasında bana en uzak karakter aslında. “Mevsimsiz bir adam” tanımlamasını başka bir söyleşide kullanmıştım ama yineleyeyim: Aksak, mevsimsiz biri. Nereden eseceği, ne yağdıracağı belli değil. Bir tek “Mavi” görülünce çiçek açıyor. Ya, bir de okuyanlar bu söylediklerimi karakterlerimi sevdiğim anlamında bir eğlenceyle kabul etsinler. Ben, yeni arkadaşlarla sohbetlerimde kendimizi önemsemememiz ve ciddiye almamamız gerektiğini anlatmaya çalışıyorum hep. Hayallerimizdir ciddi olan, demek istiyorum. Ve kendime dair konuşmaktan çok, karakterler üzerinde, yani hayaller üzerinde dolanmayı seviyorum… Şu hayatı eğlenceli kılmaktan ibaret bütün bu tantanalı konuşmalar.

Ben iyi bir oyuncunun her şeyden önce yaşamsal enerjisini, aradaki perdeye, ekrana, sahneye rağmen seyirciye geçirebilen kişi olduğunu düşünüyorum. İyi oyuncu olmak size göre ne demektir? Bir tarifi var mıdır? Birlikte çalışacağınız oyuncularda hangi özellikleri ararsınız?

Bazı oyuncular kendilerini öküz zanneder, bazıları deha. Bazıları çaresizdir, çırpınır; kanadından vurulmuştur, beynini kurşun sıyırmıştır. Bazıları dallama bir sadrazam gibi dolanır; çok zeki olduğunu sizinle karşılaştığı ilk andan itibaren hissettirmeye çabalar. Kurşun işlemez bakarsınız hazrete! Sizi hissiz varsayıp “zekasına” davet eder, sonra akıl verir; “N’apıcan biliyor musun?” demeye gider iş. Senaryo anlatmaya başlar. “Sen Yazı Tura’yı iki ayrı film yapacaktın abi” gibi hem kendinde “çare siteleri” olan, hem de herkesi “kendi web ortamına davet eden” büyük çözümcülerdir bunlar. Bir de çaresizler vardır; kalabalığın sırlarını çözmüş ve artık orada olmak istemeyen birileri… Kendilerine giysiler, çerçeveler, bakış açıları, lensler yaratmamış, hayatın her yerinden çerçöp toplayan, bütün bildiklerini çamaşır sepetine atmış… Ben onlarla; hiçbir birikimi olmadığını düşünen, konuşamayan, laf parlatamayan, kandırmaya çalışmayan, zekasını görmemiş, görememiş ama her şeyi elinin tersiyle itmesini bilen çaresizlerle birlikte olmaya çalışırım. Özen göstermem özel olarak böylelerini bulmaya. Onlar gelir, kalabalıklaşırız.

Marathon Man filminin setine her sabah kilometrelerce koşup bitkin düştükten sonra gelen Dustin Hoffman’ın yöntemiyle aynı filme kahvaltısını edip gelen ve “Ne zaman başlıyoruz?” diye soran Laurence Olivier’nin yöntemi arasında size yakın gelen hangisi? Herkesin kendine göre yöntemleri vardır elbette ama ben sizinkini merak ediyorum: Bir oyuncunun “ev ödevi” nedir, yönetmeninkinden nerelerde ayrılır?

Önce Hoffman’la ilgili bir anı: 1987’de Londra’da Venedik Taciri’ni izlemiştim. Oyuncular İngiliz milli takımı gibi; ülkenin resmi Shakespeare oyuncuları. Herifler güzel güzel hönkürtüp oynuyorlar. Aaa, sahneye bir adam girdi; oyuna yanlışlıkla dahil olmuş gibi. “Sahne burası mı abi? İki lafım vardı da!” ifadesiyle Hoffman… Küçücük bir adam. Bütün salon ayağa kalktı. Ve o, galeriye dikip gözlerini, dakikalarca “tıp oynadı” alkışlara. Oyuncuların arasında bir “Venedik taciri”… Hoffman ileride bir yerlerde oynuyordu, daha doğrusu onunkine oyun denemezdi. Diğerleri oynuyordu ama o dinliyor ve “birisi” gibi konuşuyordu. Ben ve birkaç arkadaşım, bir şeylerin yanlış olduğunu biliyorduk o yıllarda ve o oyun bana düşünme, derdimi ortaya koyma ve kendime hak verme fırsatı yarattı. Okula girdiğim ‘74 yılından beri bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyordum. Tıpkı klasik eğitim alanların gizlice caz çalmaları gibi bir kaçak vardı benim devrelerde de. Uzatma eğilimindeyim, toparlayayım… Amerikan oyunculuğu, Stanislavski’den esinle dallanıp budaklanmıştır. Strasberg ve Adler Rusya deneyimlerini, “metod oyunculuğu” söylemiyle noktaladıklarında, Kazan ve arkadaşları Actors’ Studio’yu kurup oyunculukta muazzam şenlikli ve maceralı bir yolculuk başlatmışlardı. Karakter yaratmak bir serüvendir, provalardan paydos anına kadar… Ben de bu serüvencileri sevenlerdenim.

O halde size yakın gelen Hoffman’ın oyunculuğu… Belki de sinema oyunculuğunu tiyatro oyunculuğuna tercih ediyorsunuz…

Olivier gibi oyuncular için oyun antre’yle başlar sortie’yle biter. Sinemadaki Avrupalı tiyatro oyuncuları da sadece action-stop arasında vardır, sonra hayatlarına dönerler. Ama mesela Brando sahneye çıkmadan önce boks antrenmanı yapabilir, diğeri koşucuyu oynuyorsa bir yerlerde koşup öyle gelir, De Niro filminde saksofon çalacaksa önce gidip öğrenir ve bütün bunlar bir karakter yaratma sürecine gidebilir… Kahvaltısını edip “Ne zaman başlıyoruz?” diyen türden oyuncular şüphesiz hayatla daha çok eğleniyor hatta diğer serüvencilerle alay ediyorlardır. Uygulayıcı olmak onların tercihidir. Bir de Olivier’den Brando çıkmaz ama Brando sahnede onu canlandırabilir ya da onun üslubuyla oynayabilir. Tabii ağzını açıp konuşmak isterse… Olivier ise o karanlığa girmek istemeyecek, giremeyecektir. Yeraltı hijyenik değildir. Ağız spreyi, sabun ya da pudra bulamazsın… Ya da kurufasulye, sosis, yumurta yiyip ağzını keyifle şapırdattıktan sonra sete giremezsin. Fiyuuuu! Amma salladık! Kabaca sahne, seyircilerin izlemeye geldiği bir tür gösteri alanıdır. Film setiyse bir “olma” yeridir. Benim kafa yorduğum ve üzerine daha çok konuşmak istediğim şey de sinemadır: Başkası olma yeri. Oyuncu, gözükmeden bir karakter sunmalıdır bize. Ben oyuncunun adını sanını hatırlamak istemem izlerken. Bunu çıktığımda düşünmeliyim. Biraz önce kapılıp gittiğim karakterlerin aslında oyuncu oldukları sonradan gelmeli aklıma. Uzun ama zevkli meselelerdir bunlar…

Kadın filmleri bu ülkede çok yapıldı ama bir kadın olarak onlarda kendimi görmedim. Erkek filmleri de yapıldı, onların da çoğunda bildiğim, tanıdığım erkekler yoktu. Gösteriyor olsalar bile canlandırmıyorlardı. Sizse erkeği en iyi canlandıran oyunculardan birisiniz bence. Acısıyla, öfkesiyle, korkularıyla, göstermek istediği şeyin olduğu şeyden başka oluşuyla “Aksak” kusursuz bir portre. Sinemamızda “hakiki” insanların, ve tabii “hakiki erkeklerin” çok az olmasının sebepleri neler?

Ne kadar temkinli olsalar da övgüye teşnedir artistler… Ammmaaa! Bak arkadaşım, tamam, yakaladın. Ben iyi film yapmış, yönetmenliği yemiş bitirmiş ve gelecekte memleketimizin onur, gurur vesilesi bir ödüller zinciri işletmesi olacak biri filan değilim. Sadece kendi işlerimi yapıp gebereceğim. Tek becerdiğim iş, hakikat. Bu yazarken de böyle, çekerken de, oynarken de… Siz sorunuzda Aksak’a değinirken oyunculuktan değil, bir portreden bahsediyorsunuz. Oyunculuk konuşulmuyor, karakter konuşuluyor. Ne kadar iyi! Ben iyi oyunculuk ya da iyi reji üzerine konuşulmasını da pek istemeyenlerdenim. Bir karakterden ve oluşturulmuş başka bir sinemasal hayattan konuşulmasını severim. Neyse! Bizde gerçek, korkutucudur. Türkler kendileriyle karşılaşmaktan en çok korkan uluslardan biri. Benim yaptığım, kendini çıplak ortaya koymaktan ibaret. Kimseye göstermeye kalkışmadan aynadan kendine bakabilmek. Ayıplarını, çirkinliklerini görebilmek! Zayıflıklarına perde çekmek, fazlalıklarına siyah bant koymak? Yok! Bırak öyle kalsın abi! Osmanlı’da da, Cumhuriyet’te de erkek hep efsane. Hep tarih kitaplarında. Osmanlı padişahlarının Viyana valslerine benzer bestelerinden zevk almayı bilememiştir bu toplumun erkekleri. Ya da Atatürk’ün sabahın altısında oda müziğiyle rakının dibini parlatırken devrim yapmasının erkini anlayamamıştır. Konuşmak istememiştir bu toplum. Erkek, hamaset dışında konu olmamıştır. Erkek sorunlu senaryolar da çok azdır. “Erkeğin Türklüğü, Türk’ün erkekliği meselesidir Yazı Tura,” demiş bir yazar. Mesela bu neden yaygın bir okuma olmuyor? İç hastalıklı, melankolik erkek padişahları da, alkolden ciğerini kaybetmiş savaşçıları da kömürlüklerinde saklamıştır bu toplum. Yeter ki birileri suskun gömülsün. Ama müzik süregelir. Alkol dahi!

Muhsin Bey’de arabesk ve klasik müzikten yola çıkarak zıt dünyalara ait insanların karşılaşması konu ediliyordu. Sonra rol aldığınız ya da yönettiğiniz filmler hep zıtlıklar üzerine kurulu. Yazı Tura, Hırsız-Polis… Zıtlıklar ve arada kalan kesişim bölgesi, “alacakaranlık” sizin için neyi ifade ediyor?

Muhsin Bey’de sadece biçare oyuncuydum.

Sonrakiler?

Hırsız-Polis’e katkım, sadece Aksak! Ama senaryolar çatışmanın olduğu yerde başlar. Benim yaptıklarımsa önemsiz. Şaka! Sadece şaka bütün bu olan biten. Ama Alacakaranlık? Yine belki hiç yayımlanmayacak sıradan öykümden hatırlıyorum bu lafı: “Masmavi gökyüzünde güneş Atlantik okyanusundan sıyrılıp Pasifik’e doğru giderken kıpkırmızıya döndü sema. ‘Alacakaranlık kuşağıymış meğerse ölüm,’ dedi Bobi.”

Susan Sontag, “Kamera başkalarının gerçekliğine bir turist gibi bakmamızı sağlar, hemen peşinden kendi gerçekliğimize de,” demiş. Hayatı olduğu gibi yansıtırken aynı zamanda onun henüz keşfetmediğimiz yanlarını göstermek diye tanımlanabilecek bir durum bu. Katılıyor musunuz? İyi film nasıl bir süreçten doğuyor? Nelerin sonucunda yaratanlar da izleyenler de “keşfediyor”?

Oturduğunuz yerin hemen yanındaki pencereden dışarı bakınız! Ve bulunduğunuz mekandaki herkesi çağırınız, hepiniz başka bir şey göreceksiniz. Ama aradan birisi herkesten başka bakacak. Tarkovski’yi hayat karşısında dizleri üstüne çökmüş, hıçkıra hıçkıra ölüme giden eski zaman veremlileri gibi hatırlayacağım. Filmlerinde en çok bu derin keder hafızanıza yer eder. Hayatı ve onun karşı konulmaz kederini ya da komikliğini; sonra bütün bunları bir trajediye çevirecek ya da poponla güldürecek olan kafayı keşfetmekle başlar her şey. Bu, dâhilerde ana rahmine düşmekle başlar, Sontag ve bizim gibi fanilerdeyse üzerinde konuşmakla sürer…

Mutlu insanların hikâyelerinin olmadığı söylenir. Siz de mutsuz adamları canlandırıyorsunuz hep. Ayrıca uzaktan bakıldığında da mutlu bir adam görmüyor insan sizde. Ama bir kez sizi sahnede, perküsyonda izlemiştim ve olağanüstüydünüz. Uçarı, neşeli ve hafif, hatta neredeyse çocuk gibi… Gerçek olan hangisi?

Yazı Tura’nın kamera arkasında şaşkınlıkla bu söylediğinize rastladım. Şişman bir mahalle çocuğu, kendi kurmak istediği oyun için nefes nefese koşturuyor… Ne kadar mutluymuşum! Hayatımın en mutsuz günlerini yaşıyorum şu günlerde. Ama aslında mutlu bir insanım. Kendi kendime yeten ve ölene kadar da yetecek biriyim. Yalnız son yıllarda buhranlı günler yaşadığımdan, bir yanımı kaybettim. Perküsyonlar filan çalamıyorum. Eğlenmeyi unuttum. Daha karanlık bir adam oldum. Evet, şimdi mutsuzum. Ama gelip geçici olduğunu sanıyorum. Ya da böyle öleceğim. N’edeyim, kendim gibi olmak istiyorum bu ara. Ayar edemiyorum. Bu arada sorularınızın içinde birkaç paragraflık başka sorular vardı. Hepsini cevaplandırabildim mi? Bilmem!!!

Gülenay Börekçi, Picus

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
4 Responses to “Uğur Yücel: “Kendini hunharca paralayanlar kolay âşık olur, kolay ölürler””
  1. Cengiz Altan says:

    Dediginiz gibi kiyak ve baska bir röportaj olmus. Insani tedirgin eden bir yani da var. Düsündüren, dagitan bir daha bir daha okumaya, ne aradiginizi bilmeden zihninizdeki cekmecelerinizi karistirttirip kendinizi ifade etmeye tesvik eden bir yani…
    Sanatci, sanatci kabul ettigi kimslerde gördügü isaretleri tespit edip tarif edererek o sinifa ait oluyor. Bu aslinda “ben sanatciyim” demenin mütevazi hali.
    ” $A$KINLIK” beni cok cezbetti. Sanatciyi tarif ederken isaret ettigi hallerinden birisiydi. “Hayat karşısında şaşkındırlar ve ömürleri doğanın güzelliklerine, mucizelerine şaşırmakla geçer.” $a$irmak, sasirabilmek güzel bence. $asiran yüzleri hep cekici ve sicak bulurum. Sanatciya yakisiyor.
    Bir de gecenlerde Glenn Meade röportajinda yazdigim yorumdaki ifade ettigim -eksik- bohemligi burada buluverdim ;) :D : “Gece herkes uyurken lapa lapa yağan karın altında leş gibi şaraplarla yürürler. Ölümü sunsanız beraberinde, kanarlar. Şüphe ve tenakuz içindedirler. Ayakları yere basmaz. Asıl huzursuzlukları, bu güzelliklere nasıl yanıt bulacaklarıdır.”

    Aslinda üzerine daha cok konusulacak bir röportaj olmus. Yeniden paylastigin icin tesekkürler; yoksa kaciracaktim. Sevgiler.

  2. Cengiz Altan says:

    Aslinda mutlu bir insanim dedikten sonra, sanki buna buna bir sebep gösterircesine “kendi kendine yetebilmeyi” isaret ediyor. Bunu o anda mi -icat etti- yoksa tam bir inanmislikla, düsünerek mi ifade etti merak ettim dogrusu. Bir röportajda okuyarak insanlarin ic dünyalari hakkinda isaretler ipuclari almak mümkün süphesiz ama ugur Yücel in yüzünü de cok görmeyi istedim bu röportaji okurken nedense…
    Mevsimsiz adam tamlamasini da cok sevdim. Birisi hakkinda onu anlatabilmek icin birsürü sifat kullanmaktan uzuzn uzun yazmaktan kurtariyor insani. :) Onun deyisiyle Laf parlatamayanlarin kullandigi türden , kavrami ziplatan bir tamlama olmus.

    • Teşekkür ederim, bugün beter bir gün olacaktı, mesajlarla ruh halim de düzelti. Uğur Bey genelde şöyle yapar: Ya röportaj vermez, vermemek için bin takla atar ya da verecekse içinden ne geliyorsa onu söyler :)

Leave A Comment