Egoist okur

Uğur Yücel: “Bu seslerin geçişi ölüme kadar gider…”

Uğur Yücel’i anlatmaya gerek var mı? Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen ve müzisyen olduğunu anlatabilirim. Veya hiç bir şey anlatmam, ne yapsa iyi yapan, güzel yapan başka türlü bir adam olduğunu söylemekle yetinirim. Siz de biliyorsunuz zaten.

Uğur Yücel şahsen birkaç yıldır çıksın diye beklediğim kitabını nihayet yayınladı. Yağmur Kesiği adlı kitapta, 1974-2012 arasında yazdığı yüzlerce öykü arasından, daha doğrusu oraya buraya savrulup kaybolmamış olanlar arasından seçtikleri var. İnsanı kabından çıkaran ama çoğu zaman da kalbini sızlatan öyküler. İstanbul’un; Kuzguncuk’un, Beyoğlu’nun, Köprüaltı’nın, Boğaziçi’nin, Adalar’ın, Kadıköy’ün, Moda’nın, Kalamış’ın, kibar semtlerin, batakhanelerin, gazinoların, meyhanelerin, tektekçilerin, ince sazın, rock müziğin öyküleri…

Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen bu öykülere dair Uğur Yücel’le bir röportaj yaptık. “‘Ben ‘sokaktan geliyor’ denilecek adamlardanım, mahalle çocuğuyum” dedi. “Sakin sakin giden bir trenle hepsinden geçtik, o yüzden yazdığım her şeyi ve herkesi tanıyorum. Ve şimdi bütün o seyrettiklerimi hayal ediyorum.”

Gülenay Börekçi

Uğur Yücel: “Kendini hunharca paralayanlar kolay âşık olur kolay ölürler”

O mel’un New York şehrinde sihirli bir tesadüf

ugur yucel egoistokur gulenay borekci kitap 1

İlk öykü kitabınız Yağmur Kesiği’nin başında hep görünmeden yazmak, film çekmek istediğinizi ama başaramadığınızı okuyoruz. Çok eskiden sizinle bir röportaj yapmıştım, siz hatırlamazsınız, neredeyse hep yere veya başka taraflara bakarak konuşmuştunuz. Sonra da zaten röportajlarımız için başka yollar aradık, bulduk… Görülmekte sizi rahatsız eden şey nedir; utangaçlık mı, yoksa yabanilik mi?

Orada bulunmak istememek. Her yer için geçerli bu. Mesele röportaj veren adam olmak istemedim. Okuldan beri ün ve zirve beni hiç ilgilendirmedi. Bir sürü şey çevremde bulunandan tersine çalışıyor. Meslektaşlarımın mutlu oldukları birçok yerin benim için bir anlamı yok. Kendimi bezgin ve yorgun hissediyorum. Yabanilik meselesinde de bir doğruluk var. Bazen kontrol edilmeyecek kadar uzak olabiliyorum. Buna kendim bile şaşıyorum.

Oysa benim sizde sevdiğim şeylerden biri, hayran olunacak açık sözlülüğünüz, karşılığında yaralanma ihtimaline rağmen ruhunuzu açabilmeniz… Yaralayabilirsiniz de tabii. Bu özelliğinizi bildiğiniz için mi az konuşmayı tercih ediyorsunuz?

Bu çok doğru. Gereğinden fazla açık sözlü olabiliyorum. Laflarımı kendime danışarak buluyorum, gene de küt diye ortaya çıkabiliyorlar. Niye alemin ortasında dertlenip duruyorum! Belki de bütün bunlar bir davranış bozukluğunu gösteriyor. Ama tabii bu, “saptadık ve olayı kapattık” anlamına gelmiyor. Kendi halinden hoşnut olmamak var bende. Pişmanlık yaşıyorum. Bunları niye dedim diye. Ya da bunları niye demedim diye. Kendini akışa bırakmak pek mutlu sonuçlar vermiyor. Oysa şaşırarak izliyorum ki sanatçılar, edebiyatçılar birer ürün, birer paket gibi sunabiliyor kendilerini. Ne kadar tutarlılar. Bense kendimi yersiz yurtsuz hissediyorum. Öyleyim de sahiden. Hâlâ sadece kendi istediklerimi yapabileceğim bir dünya kuramadım.

“Her karakter oyuncudan bir şey çalar” demiştiniz, esas mesleğinizle ilgili olarak. Yağmur Kesiği’ndeki karakterler sizden neler çaldı?

Dertli olduğum bir zaman söylemişim o lafı. Tersine iyi oynanmış karakterler oyuncuya mutluluk katar diyerek kendimi inkar edeyim. Yağmur Kesiği’nde yazılmış her şeyin bence bir eğlencesi vardı.

Bir öykünüzdeki karakterin adı Mazi ama aslında bütün öykülerinizde mazi var. Epey hırpalanmış, yaralı ve bulunmayı bekleyen o maziyi anlatır mısınız?

Ben çok gençken yazmaya başladım. Bir dünya buldum ki o, zamanın ta kendisiydi. Gelecek filmlerde biraz eskiye dair işler yapacağım. Fakat yazarken dolandığım yerler galiba özlediğim çocukluk ve gençlik hayalleri. Mazi hikayesini film yapmak istiyorum bu arada. O kızı çok sevdim. Kısık sesli, ilaç kokulu kız.

Öykülerinizdeki kişilerin ve nesnelerin seslerini işitebiliyor, kokularını duyabiliyor, renklerini görebiliyor insan. Rakıyı, kezzabı, argoyu biliyorsunuz belki ama o kadınlarla adamları da tanıyor musunuz?

Filmlerinde pavyon sahneleri olup da hiç pavyona gitmemiş insanlar biliyorum. Ama yaratıcılar hayat bilgisine sahiptir. Ben “sokaktan geliyor” denilecek adamlardanım. Mahalle çocuğuyum. Her türlü alemden geçtim. Yazdığım her şeyi, herkesi tanıyorum.

Yazarken nasıl birisiniz? Hissediyorum ki öykülerinizde okura kendinize dair çok şey anlatıyorsunuz…

Yeraltında, yerüstünde, gökyüzünde dünyalarım var. İstediğim zaman gidip seyrediyorum. Benim dışımda cereyan ediyor her şey. Olan bitenlere şaşıyorum. Tanrılar, hayaletler, konuşan bulutlar; hepsi birer karakter. Bazen benden hızlı davranıyorlar. Karakterin ensesinden tutmak lazım arada. Yoksa alıp başını gidebilir. Yazı işi tıpkı doğaçlama enstrüman çalmak gibi. İyi sololarda müsizyen armonik olarak güzel cümleler kuruyordur. Bir akorun yaratacağı yeni cümlelerde müzisyen benzersiz bir hazla kanatlanır. Yazma işi de böyle. Bir ilk cümle sonradan sizin de şaşıracağınız başka cümleler geliyor.

Bir yazarın zihninde okurla paylaşılamayacak şeyler de olabilir mi? Böyle durumlarda nasıl durdurursunuz yazar Uğur Yücel’i…

Yazı üzerine konuşmanın pek haddim olmadığını zannediyorum. Ama ortada bir kitap var. “Yok yahu, keşke bunu yazmasaydım” dediğim bir yazıyla karşılaşmadım kendimde. Bazen gece kelle kafa bir şeyler yazıyorum fakat sabah olunca, aslında hazır ve kendi içinde tutarlı olan bir öykünün içine ettiğimi görüyorum. Mesela düzgün akan bir öyküye senaryo sahnesi açmak gibi. Neyse! Okurla paylaşılmayacak şeyler vardır. Mesela bir-iki öyküyü son dakikada çıkardım dosyadan, çünkü küfürbaz buldum birini. Diğeriyse fazla uçuk kaçıktı. Ama zihnimde kalmıyor, yazıyorum sonuçta.

Kitabınızı ilk elinize aldığınızda ne hissettiniz? Mutluluk veya gurur mu yoksa başka bir şey mi?

Bir sinemacı için filmin bitip ortaya çıkmasından daha değerli bir şey yoktur. Bir yazar içinse kitabının basılıp eline gelmesinin nasıl bir duygu olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Yine de kitabımın basılacağını hayal bile etmemiş biri olarak sonucu olağan buldum ve bende o güne dair farklı bir duygu yaratmadı. Masamın üstünde gördükçe ve güzel tepkiler geldikçe anlam kazanıyor kitap.

Yazarken bir okur hayaliniz var mıydı? Sizin öykülerinizi kim sevsin, kim okusun istediniz?

Kitap çıktığından beri garip tepkiler alıyorum. Hiç düşünmediğim insanlar övgüde bulunuyor. En garibi daha önce hiç kitap okumamış olanlardan geliyor. Bir solukta okuduklarını söylüyorlar. Bir terslik var. Bunu beni oyuncu olarak sevdikleri için yapıyor olmalılar. Çünkü bazı metinler yorucu olabilir okuyucu için diye düşünüyorum. Neden sevdiniz dediğimde çoğunlukla “değişik” diyorlar. Daha önce okumadıkları bir şey olduğunu söylüyorlar. Hayat şaşkınlıkla geçiyor.

İkinci bir kitap gelecek mi, ne zaman?

Yazdıklarını yıllarca saklamış biri olarak edebiyatçı dostlarımın itelemesiyle ortaya çıkardım kitabı. Saklayacak ya da sakınacak bir şey olmadığını gösteriyor kitabın benimsenmesi. İkincisine biraz daha özgürce ve daha cesur bakacağım. Uslup olarak demek istiyorum.

“Boğulduğum zamanlarda yeni müzikler yapabileyim diye yazıyorum”

Oyuncu ve yönetmensiniz ama alışık olduğumuz oyunculara, yönetmenlere benzemezsiniz. Eminim küçükken de okuldaki diğer çocuklardan başkaydınız. Yazar olarak nereye koyuyorsunuz kendinizi?

Yazar hissiyatı taşımıyorum. Yazarlardan benim dışımda birileri gibi söz ediyorum. Mesleğimi oyuncu-yönetmen olarak tanımlayabilirim. Senaryolar yazdım ama senarist de diyemiyorum kendime. Yazar hiç demeyeceğim. Yazmak benim için hobi. Sinema arıyorum yazarken. Bizde “yazan-yöneten” diye anılır bizim işimizi yapanlar. Halbuki Fransızların “gerçekleştiren” ifadesi bütün yönetmen tanımları içinde en güzeli.

Niçin yazıyorsunuz? a) Ruh çağırmak b) Rutine ara verip kaçamak yapmak c) Haz almak d) Sakinleşmek e) İyileşmek…

Hepsi için. Müzik yapmak için bir de… En boğulduğum zamanlarda yeni müzikler yapmaya devam edebilmek için de yazıyorum. Yazmak bence en çok doğaçlama piyano çalmaya benziyor.

“En güzel dil semt meyhanelerinde konuşulur”

Öykülerinizdeki gibi konuşan insanlarla tanışmadım, o dili pek bilmem ama okurken biliyormuşum gibi geldi. Kimlerin dili o ve nerelerde yaşıyor?

Bir kenara not edilmemiş bir dil. Belki biraz da kendi uydurduğum bir dil. Hayatta geçtiğim her yerin müziği var yazarken. Okul yıllarım aslında bütün bu günlerin fokurdadığı zamanlarmış, Devrimcilik, disko, konservatuar, tiyatro, showman’lik, pavyon kadınları, Kuzguncuk, Beyoğlu, Köprüaltı, Boğaziçi, Adalar, Kadıköy, Moda, Kalamış, kibar semtler, batakhaneler, gazinolar, meyhaneler, tektekçiler, ince saz, rock müzik… Sakin sakin giden bir trenle hepsinden geçtik. Ben seyrettiklerimi hayal ediyorum.

“En güzel dil meyhanelerde konuşuluyor, daha çok gitmeli” demiştiniz. Ne var o dilde başka yerde bulamadığımız?

En güzel dil semt meyhanelerinde konuşulur. İstanbul ağzı… Ama bunun için o semtte doğup büyümüşlerin masasını bulmalısınız. Özellikle eskiyi yad ederlerken sükseli laflar işitirsiniz. “Eskiden poyraz esti mi Arnavutköy’den çilek kokuları gelirdi buraya, lodosta da buradan boğaza çıkardı çilek kokuları… Hepsi mezarlık oldu şimdi çilek bahçelerinin…” diye bir cümle duyarsınız. Bir suskunluk olur masada. Kadehler kalkar. Zihninizde kalır o cümle.

“Bu seslerin geçişi ölüme kadar sürer”

Hatırlıyorum, bir röportajımızda “Çocukluğumun seslerini özlüyorum” demiştiniz…

Bu günlerde “Hayatımızı kaybettik” lafını çok kullanıyorum. O kadar benzersiz sahnelerle geçti ki çocukluğumuz. Şimdi o sokaklar kurudu, ruhlar huzursuz. Tatavla Şenlikleri, Apochrist, Noel, Hamursuz Bayramı, Denize Haç Atma Törenleri, Cumhuriyet Bayramlarının meşaleli gece yürüyüşleri, Kabotaj Bayramlarının yüzme yarışları, Müslüman bayramlarında küçük semtlere kurulan lunaparklar, faytonlu semt turları, bütün yazlık sinemalardan sonra kadınlı erkekli ailelerin dondurma safhaları, piyasa vaktinde semt insanlarının uzun yürüyüşleri… Semtlerin içinden geçen ve ahalinin kahve önlerinde saygıyla ayağa kalkarak uğurladıkları Rum, Ermeni, Yahudi, Müslüman cenazeleri… Boğaz vapurlarının taleşlı koşturması, kocalarını vapur iskelesinde karşılayan kadınların zarafeti, evlerden yükselen piyano sesleri, tango geceleri, sadece Kadıköy’de 30 adet tiyatro, Beyoğlu tam bir cümbüş, Adalar tam bir sükunet yuvası… Yazlık semtlerde rock konserleri… Sinemaların meşhur olduğu zamanlar… Bu seslerin geçişi ölüme kadar gider.

Gülenay Börekçi, Habertürk

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment