Egoist okur

Ümit Ünal: “Teyzem bana bir hikaye armağan etti…”

“Sevgili okuyucu, çok yakın bir zamanda teyzemi kaybettim. Ümit Ünal ve ben biliyoruz ki teyzenizin yaşam öyküsü, hayatınıza öyle bir baharat ekler ki, o tadın verdiği rayihayı onu hatırladıkça burun kanatlarınızda hissedebilirsiniz ancak. Teyzeniz gidince, o koku da gider, o kokunun yayıldığı ev de kapılarını bu dünyaya örter. Sizse bir daha kokusunu alamayacağınız bir baharatın peşinde geçmişin sayfalarını açar, sorular sorarsınız. Örneğin siz, bu hayatta bir baharat olabildiniz mi? Koklanıp da unutulmayacak bir baharat.”

Biricik Dilek Atlı, yazar, yönetmen, ressam Ümit Ünal’la röportajına böyle başlıyor, bizi boğazımızda bir yumruyla öylece bırakarak… Sonrasını kim bilir hangi baharatın etkisiyle gözlerimiz dolu dolu okuyoruz.

O kadar güzel bir röportaj olmuş ki tek kelime eklemeye kıyamıyorum ve sizi hemen Dilek Atlı’yla, Ümit Ünal’la, “Teyzem”le baş başa bırakıyorum.

Hem ona hem Ümit Ünal’la teşekkürlerimle…

Gülenay Börekçi

Not: Bittiğinde sayfanın sonundaki videoları seyretmeyi unutmayın.

umit unal roportaji egoistokur dilek atli 1

Teyzeniz gidince, yaydığı o özel baharatın kokusu da gider ve o kokunun yayıldığı ev kapılarını bu dünyaya örter…

Ne izlediğime kimsenin karışmadığı yıllardı… 1990’larda küçük bir çocuk olanlar iyi bilir; henüz çocuk gelişimi kuralları kitaplardan halka inmemişti. ‘Aman çocuğum kötü etkilenmesin’ kavramını benimsememiş anne babalarımızın yanında hayatın gerçeklerini birebir yaşayarak büyüyen, rahat çocuklardık biz. Esirgemek, kaza ve belayla sınırlıydı ebeveynler için. Diğerleri fasa fiso… Bu nedenle, televizyonda ne izlediğime de karışılmazdı. İyi ki de karışmamışlar. O zaman, Ümit Ünal’a olan sevgim 11 yaşıma rastlamazdı. Bugünün ‘iyi’ sinema izleyicilerinden biri olamazdım. Ben, Ümit Ünal’ı “Teyzem” filmiyle tanıdım. Müjde Ar’ı da. O nedenle, kimileri için “İffet” olan Müjde Ar, benim için “Teyzem”dir. Yani, Üftade…

Halit Refiğ’in yönettiği, senaryosunu da Ümit Ünal’ın kaleme aldığı 1986 yapımı bir film “Teyzem”. Kısa ama kocaman adlı bu film, Ümit Ünal’a aynı yıl Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması’nda birincilik ödülü kazandırıyor. Film, yeğeni Umur’un gözünden Üftade’yi (Müjde Ar) anlatıyor. Ama İstanbul silüeti altında…Beni ilgilendirense Ümit Ünal’ın Umur’un gözünden işlediği teyze ve İstanbul sevgisi.

Sevgili okuyucu, çok yakın bir zamanda teyzemi kaybettim. Ümit Ünal ve ben biliyoruz ki teyzenizin yaşam öyküsü, hayatınıza öyle bir baharat ekler ki, o tadın verdiği rayihayı onu hatırladıkça burun kanatlarınızda hissedebilirsiniz ancak. Teyzeniz gidince, o koku da gider, o kokunun yayıldığı ev de kapılarını bu dünyaya örter. Sizse bir daha kokusunu alamayacağınız bir baharatın peşinde geçmişin sayfalarını açar, sorular sorarsınız. Örneğin siz, bu hayatta bir baharat olabildiniz mi? Koklanıp da unutulmayacak bir baharat.

Bu yazı ve bu söyleşi Teyzem Tuncay Üstünsoylu’ya ithaf edilmiştir.

Dilek Atlı

umit unal roportaji egoistokur dilek atli

“Teyzem”i hatırlıyorum…

Cihangir’den aşağı yürüyorum. Elimde Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Işık Gölge Oyunları” kitabı var. Söyleşi için Ünal’dan ‘tamam’ aldıktan sonra kitabın hazırlayanı Gül Yaşartürk’e ulaştım. Ümit Ünal’ın yaşantısının ele alındığı kitabın, bu söyleşide bana kılavuz olmasını istedim. Gül Hanım’dan da ‘tamam’ aldım. Merak edenler için söyleyeyim kitapta Ümit Ünal’ın yaşamı ve sinemacılığıyla ilgili tüm serüvenini bulmak mümkün.

Derken Cihangir’deki sokakların birine daha sapıyorum. Birazdan Ümit Ünal’la buluşacağım. Teyzemi kaybettikten sonra konuşmak istedim onunla. Ben de onun gibi teyzemi en iyi yaptığım işle yaşatmak istiyorum. Ona ulaşıp, “Teyzemi kaybettim. Sizinle konuşmak istiyorum” diye yazdığımda beni hemen kabul etti. Minnet dolu bir kalple şimdi Ümit Ünal’in Cihangir’deki evinin ziline basıyorum. Beni kedisi Dudu’yla karşılıyor Ünal. Yalnızca filmlerinden tanıdığım ve onu filmleriyle anladığım yönetmenle ilk kez karşılaşıyorum. Elleriyle hazırladığı çayı ikram ediyor bana.

“Acımla hesaplaştım”

Ben Dudu’yla ilgilenip çayımı yudumlarken, söz filmin izleyende bıraktığı duyguya geliyor. Ünal, filmin eskimeyen duygusundan söz ederek sohbete başlıyor:

“Yüksek samimet dozu içerdiği için ‘Teyzem’ filmi, insanlara hikayesini geçirmeyi başardı. Benim sinemadaki ilk senemdi. Dolayısıyla, seyirciye yapılacak oyunlardan uzak, sinemanın sahip olduğu en saf niyetlerin dışında başka bir niyetim yoktu. Gerçekten acılı bir şey yaşamış, teyzemi kaybetmiştim ve kendimi onunla hesaplaşmaya adamıştım. Teyzem, bir şekilde kendisine ticari sinemada da yer bulabildi. Bu ender bir durumdur. Çünkü kişi kendi dertlerini anlatmaya çalışırken ticari sinemada yer bulması pek rastlanan bir durum olmaz. Her şey bir araya geldi, büyük bir şans eseri ticari anlamda da satılabilecek bir proje oldu. Ama dediğim gibi içinde büyük bir acı vardı. Yaşanmışlık vardı. Tüm bunları seyirciye, bir şey satmaya çalışmadan, anlatmak istediklerimi aktardım.”

Filmde birçok güzel nokta yakalamak mümkün ama en çok teyzenizi İstanbul’la özdeşleştirmeniz çok masum ve büyük bir duygu. İstanbul’la ilgili ne biliyorsam ben de teyzemden öğrendim. Beni bu şehrin sokaklarında ilk teyzem gezdirdi. Benim için de böyleydi. İstanbul, teyzemdi.”

Hiç ummadığım bu anda hoş ve içten bir kahkaha atıyor Ünal:

“Asıl gerçek olay, Bursa’da geçiyor. Benim anne tarafım Bursalı ve gerçek teyzem de Bursa’da yaşıyor ailesiyle. Filmde birçok şeyi değiştirdim. Benzerlikler var ama üvey baba, dayı, Umur’un anne ve babası gerçek hayattakiyle aynı değil. Fakat içindeki acı ve tüm duygular gerçek. İstanbul’u ilk gördüğümde büyük bir aşkla bağlandım. İstanbul’a 18 yaşımda adım atmıştım. Hatırlamadığım yaşlarımda ailemle geldiklerimi saymıyorum. İstanbul, herkes için öyledir herhalde ama benim için büyük bir anlamı var. ‘Teyzem’i yazmaya başladığımda olayları İstanbul’da geçirmeye karar verdim. Senaryoyu yazarken şunları hayal ettim: Çocuk teyzesiyle ilk olarak İstanbul’da karşılaşıyor ve İstanbul’u ilk kez onunla geziyor. Yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında hem teyzesini, hem de İstanbul’u farklı buluyor. Kafasında teyzesi ve İstanbul içiçe geçmiş. Bu, bana kalırsa filmden istediğim ölçüde çıkmıyor.”

Filmde daha çok İstanbul olmalıydı”

Işık Gölge Oyunları” kitabında da bundan söz edildiğini hatırlatıyorum…

“Evet, bu bir niyetti ve olamadı. Filmde İstanbul az geliyor bana. Ama afiş, tam kafamdaki afişti.”

Burada küçük bir not düşüyorum; afişteki genç çocuk Ümit Ünal’in kendisi. Zaten filmin sonunda da görebiliyoruz zamanın genç senaristi olan Ünal’ı; Umur’un genç hali olarak. Bunu hatırlayınca gülümsüyorum. Aklıma “Işık Gölge Oyunları”nda sözü geçen “L’immortelle” filmi geliyor. Ünal, “Teyzem” filminde tam da bu filmdeki kadar İstanbul’u vermek istiyordu. Anlatmaya devam ediyor…

“Türkçe ismiyle ‘Ölümsüz’… Alain Robbe-Grillet’in filmi. Bu filmi okulda görmüş ve çok etkilenmiştim. Alain Robbe-Grillet, filmde İstanbul’u en klişe mekanlarıyla, hiç çekinmeden kullanıyordu. Türk yönetmenler, ‘aman turistlik olmayalım, klişeye düşmeyelim’ diye çekinir ve kullanmazlar. ‘Teyzem’ buna en elverişli filmdi aslında. Çünkü bir çocuk İstanbul’a ilk geldiğinde en klişe yerleri görecek. Manzaraları, gemileri, vapurları, kuleleri, köprüleri… Bunlar aklında kalacak elbette. Bir kartpostal gibi.”

Filmdeki eşya vurgusuna dikkat çekmek istiyorum. Bir noktadan sonra Müjde Ar’ın canlandırdığı Üftade karakteri bir kadın olarak eşyalaşıyor, evin eşyası haline geliyor. “Kadınların kaderinde var mıdır bu eşyalaşma hali?” diye soruyorum…

“Hayatta bir sürü şeyden vazgeçtikçe, kendisine dayatılan tüm baskılara boyun eğdikçe kadın, yavaş yavaş yaşadığı ev ve aileyle bütünleşip silikleşiyor. Kendisini kaybediyor, kendi olmaktan uzaklaşıyor büyük ölçüde. Bunu aktarmaya çalıştım. Bu, gerçek hayatta da gözlemlediğim bir şeydi. Ben de teyzemi uzun aralıklarla görüyordum. Ender görüşürdük. Benim küçüklüğümde teyzem, o evin bir eşyası gibiydi. Kendi kişiliğini dibe çekmiş, ev işlerine koştuırurdu. Ona bir şey sorulmazdı, bir yere gidilirse gelirdi. Sessizdi.”

“Bir kadın ezildi!”

Kitapta dikkatimi çekenlerden biri de Ünal’ın teyzesinin ölümünden sonra Bursa’nın eski gazetelerinin birinde çıkan haber başlığı: “Bir kadın ezildi” İçinde birçok anlam barındıran hazin başlığı soruyorum ona:

“Bu, gerçekti. Teyzem, bir bayram günü ölmüştü Bursa’da. Bayram Gazetesi’nin küçücük bir haberiydi. Küçük haberin başlığı, “Bir Kadın Ezildi” olmuştu. Bu küçük bir başlık ama içinde ne kadar büyük anlamlar taşıyor, değil mi? Filmin sonunda da orijinal haberi kullandık. Teyzemin vesikalık fotoğrafı, kamyon şoförünün vesikalık fotoğrafı ve kocaman kamyon fotoğrafı koymuşlardı. Çok saçma ama çarpıcıydı.”

Film müziklerini siz farklı düşünüyormuşsunuz sanırım” diyecek oluyorum. Durduruyor beni.

“Filmin müzikleri çok güzel. Benim aklımdaki filme bakışla yönetmenin filme bakışı farklı olduğu için böyle ifade ettim kitapta. Atilla Özdemiroğlu’nun müzikleri çok güzel. Ama ben filmin bütününde kitsch bir hava düşünmüştüm yazarken, buna göre müzikler kullanacaktım. Yönetmen Halit Refiğ, kendi gözünden çektiği için filmi, ona göre müzikler kullanıldı.”

Jean Francois Michael’in ‘Adieu Jolie Candy’ parçasından etkilendiğinizi hatırlıyorum kitaptan. Bir de Ajda Pekkan’ın ‘Moda Yolu’nda’ şarkısını düşünüyormuşsunuz.”

“Annemin kuzenlerinin orkestrası vardı. Bize ‘Adieu Jolie Candy’ parçasını çalarlardı. O döneme ait hatırladığım bir parçadır. Filmdeki dayı tipine ilham veren bir parça bu. Filmde daha pop bir hava istiyordum. Kabuslarla karışık bir pop hava. O zamanlarda hiç David Lynch izlememiştim ama Lynchvâri şeyler istedim filmde. O genç kızın hatıra defteri, dinlediği pop şarkılar, kötü rüyalar… Örneğin Ajda pekkan dinlesin istiyordum. Tezatlıklar kurarak hepsini bir bütün halinde iç içe geçirerek vermek istemiştim. Halit Abi, daha doğrudan bir yol seçti perdeye aktarırken. Daha ciddi anlattı. Benim kafamdakiler onun bakış açısına uymadı. Benim hayata bakışımda ve filmlerimde komedi, dram, korku; hepsi içiçe”

Kitapta Ünal’ın Halit Bey’le aralarında geçen bir diyalog ilgimi çekiyor. Üftade üzerinden psikolojik göndermelerle ilgili kısmı hatırlatıyorum ona.

“Filmde Üftade’nin odasında geçen ve kabusla gerçek arası bir sahne var. Baba figürü üç ayrı kılıkta kendini gösteriyor. O, aslında üç cüceydi. Üniversitede bir kız arkadaşım, bunalım geçirdiği bir dönemde, evin içinde cüce gördüğünü anlatmıştı ve bu hikaye beni çok etkilemişti. ‘Teyzem’ filmine de bu hikayeyi ekledim. Üç tane masal cücesi… Eve yavaş yavaş yerleşmesini, birken üç olmasını hayal etmiştim. Halit Bey bunu kabul etmedi, anlaşılmaz buldu. Bana ne demek istediğimi sordu ben de Freud okuyorum ya, büyük bir bilgiçlikle, ‘3 sayısı erkek cinselliğini temsil eder’ diyerek ataerkel sistemin kadını yemesini anlattım… (gülüyor) Halit Abi, tabii ki daha ben doğduğum zamanlar okumuştu Freud’un kitaplarını. Kütüphanesinden pat diye ingilizce basımını çıkardı ve ‘Bunu mu demek istiyorsun?’ diye sordu. Susup kaldım. Ama cüceler bence daha iyiydi. Çünkü daha gizliydi ve ilginç olabilirdi. Film bu sahneler yüzünden sansüre uğradı. Üvey babanın üç kılığını hayal ettik filmde. Assubay hali, bakkal hali, namaz kılan günlük hali. Assubay kostümünün Türk askeri olduğuna dair bir ibare yoktu, yine de sansürlediler. Danıştay’a başvurabilirdik ama yapımcı istemedi. Hemen vizyona çıkarmak istedi. Halit Bey filmi kurgu aşamasında bıraktı. Ses kısımlarını asistanları olarak biz yaptık. Sahnelerse kesilmiş olarak çıktı. Ama kesilmemiş halini de gördüm.

umit unal roportaji egoistokur dilek atli 2

Ümit Ünal’ın şahane çizimleri bu yıl sergi oluyor.

“Mahlukat Bahçesi’ sergi olacak”

Kitaptan altını çizdiğim yerlere geliyor sıra. “Küçükken Hayat Ansiklopedisi ciltlerini okurmuşsunuz. Çocukken ve gençken edebiyatla aranız iyiymiş. Profesyonel hayatınızda senaryolar dışında kaleme aldığınız üç de kitabınız var: “Kuyruk”, “Amerikan Güzeli”, “Aşkın Alfabesi”… Edebiyat sizin düşün ve sanat hayatınızı nasıl etkiliyor?”

“Ben, sinemadan çok edebiyatla büyüdüm aslında. Çocukluğumda, 1970’ler ve 80’ler boyunca sinema hayatın bir parçası değildi. İzmir’in kasabalarında büyüdüm. Menemen’de yazlık sinemalar vardı. Kışın gidilen bir yer değildi sinema. Dünyayla sanatsal bir bağ kurma yolu benim için edebiyattan geçti. Çok okuyordum. Aziz Nesin, Çetin Altan, Sait Faik, Yaşar Kemal gibi yazarları okul sıralarında okudum. Steinbeck gibi yazarları evde okudum. Nabokov, Kafka, Marquez gibi yazarlarla üniversitede tanıştım. Oyun okumayı ise oldum olası çok severdim. Son dönemlerde çağdaş İngiliz yazarların oyunlarını okumayı tercih ediyorum. ‘Karagöz’ü de çok severim.”

Şimdilerde Ümit Ünal’ın sosyal medya hesaplarında onun “Mahlukat Bahçesi” çizimleriyle karşılaşıyoruz. Ressam Ümit Ünal’dan da söz etmek istiyorum biraz.

“Çocukken ressam olmak istiyordum. Benim hayalim buydu. Yazmak, sonradan başıma geldi. Yönetmenlikse okulla birlikte en büyük hayalimdi. Yeşilçam’a yazarlık dışında giriş biletim yoktu. Asistan olarak kötüydüm. Film yapamadığım zamanlarda kitap yazdım. Kendimi edebiyatçı değil, sinemacı olarak beğeniyorum. Artık yazmak yerine çiziyorum. Sulu boya ve mürekkeple 100’e yakın parçadan oluşan bir koleksiyonum oldu. Online yayınlıyor ve satıyorum. Kışın ise bir sergi açacağım. Yıllardır boğuştuğum bir kitap var. Bir türlü bitiremedim; ‘Şarkılar Kitabı’. Bir roman olacak ama klasik bir roman değil. Bir yandan iki film var çekeceğim. Biri, “Sofra Sırları”… Kültür Bakanlığı’ndan destek aldık. Başrolünde Hülya Avşar oynayacak. Yine bir kadın hikayesi. Bolca rüya ve hayal var. Bir kadının yavaş yavaş delirişi ama kıyısından da dönüyor. Kara mizah diyebilirim. Diğeriyse büyük bütçeli bir film ve görüşmeleri devam ediyor.”

Filmlerden söz etmeye başlayınca ben yine Teyzem’e dönüyorum. Son sahneleri hatırlıyorum: “Teyzenizden nasıl ayrıldınız. Gerçekten kötü ayrılmadınız değil mi?”

“Kötü ayrılmadım ama filmin sonundaki olay gerçekti. Teyzem kendini en çok kaybettiği zamanlarda bağırıyor ve evin içinde bir şeyleri kırıp atıyordu. Böyle anların birinde masayı devirmişti, annem de ortalığı toplamaya yeltenmişti. Teyzem annemin kafasına kolonya şişesiyle vurdu. O zamana kadar hep teyzemin tarafındaydım. Haksızlık edilmiş biri olarak görüyordum ona. Anneme vurunca ben de ona bağırdım, ‘Delisin sen’ diye. Bu, senaryoda da var. Sanırım bana senaryoyu yazdıran bu oldu. Bunu sonra sonra düşündüm ama sanırım ona haksızlık edenlerin arasına katılmış olmak, bana bu senaryoyu yazdırdı.”

“Yeniden çekeceğim, kendimi borçlu hissediyorum”

2012 yılında filmi yeniden çekeceğinizi söylemişsiniz. Yıl 2015 oldu.”

“Bir yapım şirketiyle görüştük. Şebnem Bozoklu oynayacaktı, ben senaryoyu onlar için bir kez daha yeniden yazdım. Fakat sonra bütçe problemi oldu ve iptal edildi. Ama benim kafamda iptal olmadı, ilerleyen günlerde yeniden çekmeyi düşünüyorum. Kimin oynayacağı konusunda fikrim yok şu an. Benim için çok önemli ve özel bir senaryo. Teyzeme borçlu hissediyorum kendimi. Hikayeyi yeniden, düzgün bir şekilde anlatmak… Hafızalarda yer etse de daha güçlü bir prodüksiyonla, hatasız seyirciye ulaştırmak… Kendi hikayemi, kendim yöneterek filme çekmek istiyorum. ‘Teyzem’in hikayesinin, bugünün genç insanlarına da anlatacağı çok şey olduğunu düşünüyorum. İlk duyulduğunda tepkiler aldım. Filmin çok seveni var. Onların sevdikleri bir film ama benim de hayatım. Kötü bir şey olmasına izin vermem.”

Sıra son soruma geliyor: “Şimdi duyacağını bilseniz, teyzenize ne söylemek isterdiniz?”

Derin bir nefes aldığını görüyorum. Belki de teyzesinin az önce gösterdiği siyah beyaz fotoğraflarını düşünüyordur diye geçiriyorum içimden. Sonra hafifçe ileri doğru eğiliyor…

“Teşekkür ederdim. Her ne kadar filmdeki teyzem gerçek teyzem olmasa da, hayalimdeki birçok kadının birleşiminden oluşsa da, bana bilmeden iyi bir hikaye verdi. Çok utangaç bir kadındı. Herhalde utanırdı ama ona çok teşekkür ederdim. Bu hikaye için.”

Ben de Ümit Ünal’a çok teşekkür ediyorum. Kendi teyzemi bu yazıyla ölümsüzleştirmeme yardım ettiği için. İçimden bir teşekkür de teyzeme gönderiyorum. Bana kattığı o tatlı baharat kokusu için.

Dilek Atlı

TEYZEM videoları

Adieu Jolie Candy, Jean Francois Michael

Moda Yolu, Ajda Pekkan

L’immortelle, Alain Robbe-Grillet

Bu hayat aşksız çekilmez…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment