Egoist okur

VESİKALI YARİM, bizim bilmediğimiz neyi biliyor?

Feride Çiçekoğlu daha önce Lütfü Akad’ın “Vesikalı Yarim” filminden ilhamla “Vesikalı Şehir” adlı kitabı yazmıştı. O kitap, sinemanın kadın ve şehirle ilişkisi üzerine en sağlam metinlerden biri olarak hâlâ hafızalarda.

Şimdi  7 yıl sonra yine Metis Yayınları’ndan çıkan “Şehrin İtirazı: Gezi Direnişi Öncesi İstanbul Filmlerinde İsyan Eşiği” adlı kitapla okur karşısında. Bu kez, şehri isyanın eşiğine getiren bir itirazdan, yani Gezi’den önce üretilen filmleri inceliyor. Yazara göre, son birkaç yılın filmlerindeki İstanbul, 1968’de çekilen Fransız filmlerindeki Paris’i andırıyor. O filmlerde gördüğümüz, kesif bir şehir sıkıntısı, hiçlik, boşluk, değer ve hafıza kaybı, depresyon, değersizlik duygusu ve öfke patlaması…

“Şehrin İtirazı”nı henüz okumadım, sonrasını bilmiyorum ama bana öyle geldi ki arkadaşım Tolga Meriç’in Feride Çiçekoğlu’yla yaptığı “Vesikalı Şehir” röportajını buraya alabilirdim. (Söylemiş olayım, çok çok güzel bir röportaj.)

Gülenay Börekçi

feride cicekoglu sehrin itirazi metis kitap egoistokur

“Erkek gözünde ‘evlenilecek kadın’ profili hazzın kadrosunu dolduramayınca, o boşluğa ‘orospuluk’ talip oluyor…”

“Vesikalı Şehir”de, Haydarpaşa Garı’nın denize inen merdivenlerinin, sinemamızda, şehrin eşiği sayıldığını saptıyorsunuz. Öykülerden, romanlardan, senaryolardan sonra, sizi bu kitabı yazmaya çağıran eşik, yazarlık serüveninizde nasıl bir eşikti?

“Vesikalı Şehir”, yazmaya başladığım eşiğe geri dönüşüm. Ama aradaki bütün hayat ve yazarlık macerasını da katarak… Yazdığım ilk derli toplu şeyler yüksek lisans ve doktora tezlerimdi. Bunlar akademik metinlerdi ama o zaman bile o formatın izin verdiği ölçüde kişisel yorumlar, anekdotlar katmıştım. Akademik yazıya uzun bir süre ara verdikten sonra, yolun başındaki niyetimi şimdi daha serbestçe gerçekleştirebildim. Kitabın içinde de söylediğim gibi, aynı içeriği yolları birbiriyle geceyarısı bir minibüste kesişen kadınların hikâyelerinden oluşan bir senaryo gibi kurgulamayı da düşünmedim değil ama böyle dipnotlu, yer yer ciddi görünümlü bir ifadeyi denemek istedim. Kendini ciddiye alan değil de, ciddi görünümlü.

Kitabınızın ana temalarından biri “sinemanın şehirleri”nin kadının kimliğini nasıl ikiye bölüp parçaladığı… Ne tür bir bölünüp parçalanma bu?

Kadının kimliğini bölüp parçalayan hayatın kendisi, daha doğrusu erkek bilincindeki bölünmüşlük. Sinemanın şehirleri de bu parçalanmayı yansıtıyor, erkeklerin kendi aralarındaki yaygın söylemden aktarırsak “evlenilecek kadın” ve “eğlenilecek kadın” ayrımını. Evlenilecek kadın anneye benzemeli: şefkatli, mazbut, çilekeş, vefakar. Ancak bu profil arzu nesnesi olamayacak kadar yeknesak hale gelebildiğinden erkek gözünde hazzın kadrosunu dolduramıyor ve bu boşluğa “orospuluk” talip oluyor. Şehrin mekânları açısından tanımlamak istersek bir tür ev-sokak ikilemi de diyebiliriz buna.

“Kamera kimi insanları sevip kimilerini kaale almadığı gibi şehirlerin de bazılarını sinemaya mal ediyor, bazılarını es geçiyor…”

Peki, sinemadaki “şehir” nasıl bir şehir? Çünkü adı şehir olan her şehre sinema “şehir” payesi biçmemiş. Neden sizce?

Şehrin sinemadaki temsili ile kendisi arasında bir ilişki var elbet ama sinemasal şehrin apayrı bir kimliği de var. En katıksız sinemasal şehir New York, çünkü Mahhattan’ın siluetini kazanması ile sinemanın ortaya çıkışı eşzamanlı. O nedenle birbirlerini mükemmel yansıtıyorlar. James Sanders’ın New York filmleri üzerine bir kitabı var. “Her ikisinin de adı New York olsa bile, iki şehrin hikayesi” diye anlatıyor kitabını, yani biri gerçek şehir, öteki sinemasal olan. Sinemadaki yansımasına ayrı bir kimlik kazandırabilecek şehir sayısı az, Türkiye’den bir tek İstanbul böyle. Şehirlerin sinemasal suretleri de insanlarınki gibi. Sinemaya aşina olanlar bilir, kimi yüz için “Kamera onu sevdi” denir. Kamera nasıl kimi insanları sevip kimilerini hiç kaale almıyorsa, şehirlerin de kimilerini sinemaya mal ediyor, kimilerini es geçiyor. New York’u, İstanbul’u, Roma’yı sinemasal suretleri ile tanıyoruz, ama Washington’u, Ankara’yı, Milano’yu tanımıyoruz.

Lütfi Akad’ın “Vesikalı Yarim” adlı filmi kitabınızın hem isim annesi hem de çıkış noktası olmuş. Bu filmin ihlal ettiklerini ilk seyredişinizde bütünüyle kavramış mıydınız? Yoksa film peşinizden gelerek, yıllar içinde mi fısıldadı sırlarını? “Vesikalı Yarim”le aranızdaki ilişki nasıl bir ilişkiydi?

Filmin yapıldığı sene benim lise yıllarıma denk geliyor ama o zamanlar bu filmi seyrettiğimi hatırlamıyorum. Zaten o yıllar Türk filmi seyreder miydim onu bile pek hatırlamıyorum, belki ancak yazlık sinemalarda. Bu filmleri seyredişim çok daha sonralara rastlıyor: “Uçurtmayı Vurmasınlar” yapıldıktan ve ben sinemaya önce senaryolarımla sonra akademik olarak katılıp bu alanın bizdeki geçmişini merak ettikten sonra, bir tür anakronik ve retrospektif faaliyet olarak. “Vesikalı Yarim”i de seyrederek değil, “Çok Tuhaf Çok Tanıdık” adlı kitapta anlatılan biçimiyle düşündükten sonra önemsedim. O bakış açısı öteden beri benim zihnimi kurcalayan ayrıntılarla birleşince “Vesikalı Yarim”i başka filmlerle kıyaslamaya giriştim ve filmin ihlal ettiklerini o zaman kavradım, kavradıkça da filmi daha çok sevdim.

“Vesikalı Yarim” filmi, Murat Belge’nin bilmediği neyi biliyor?

Crispin Sartwell, ihlal edenin sadece ihlal etmekle kalmadığını; hiç kimsenin gitmediği bir yere gittiğini ve o yerde, hiç kimsenin bilmediği bir şeyi bildiğini söylüyor. Sizse kitabınızda “Vesikalı Yarim”in bir ihlal filmi olduğunu saptıyor ve filmin “bizim gitmediğimiz o yerde”, “bizim bilmediğimiz” neleri bildiğini deşifre ediyorsunuz. Bunun en güzel deşifresi kitabınızda elbette ama burada da sormadan edemeyeceğim: “Vesikalı Yarim” bizim bilmediğimiz neyi biliyor? 

Bu soruya, şu sıralar severek okumakta olduğum bir kitaptan alıntıyla cevap vermek istiyorum. Tûba Çandar’ın Murat Belge’yle yaptığı söyleşinin kitabı, “Murat Belge: Bir Hayat”… Hemen vurgulayayım, Murat Belge son derece sevdiğim saydığım, aynı kurumda çalışıyor olmaktan onur duyduğum sıradışı bir karakter, Tûba Çandar’ın da söylediği gibi gerçekten “zarif bir adam”. Kitapta belirttiği gibi kadınlarla yalnız sevgili-eş ilişkisi kurabilen biri değil, onlarla dost ve arkadaş da olabiliyor. Buna rağmen, söyleşinin bir yerinde Tûba Çandar’ın sorduğu “Bir kadın olarak dünyaya gelmiş olsaydın, bugün ne noktada olurdun?” sorusunu yanıtlarken diyor ki: “İstanbul konusu var mesela. İşte ben orada burada sürterek İstanbullu oldum; o da benim parçam haline geldi sonunda. Bir kadının bunu yapması zor işte…” (s. 314) Murat Belge 2007’de bunu söyleyebiliyorsa, “Vesikalı Yarim”in finalinde Sabiha’nın kameranın üzerine yürümesi, şehrin orasında burasında sürteceğinin ve sonunda şehri parçası kılacağının işaretini vererek ekranı kaplaması, kadının bakış açısını izleyiciye mal etmesi 1968 için henüz hiç kimsenin gitmediği yer. Film daha o zamandan işte bunu biliyor, yani kadınların da İstanbullu olabileceğini.

“Bugün için şehrin şehveti değil ama vahşeti erkekle tanımlanıyor”

“Şehrin Şehveti Tehlikelidir” başlıklı bölümde şehrin şehvetinin sinemada dişilikle tanımlandığına dikkat çekiyorsunuz. Şehrin şehveti erkeklikle tanımlansaydı dünya nasıl bir dünya, zihinlerimiz nasıl zihinler olurdu sizce?

Bugün için şehrin şehveti değil ama vahşeti erkekle tanımlanıyor. Uzağa gitmeye gerek yok, hemen şu yakındaki 1 Mayıs’ta 30 yıl önce ölenlerin anısına karanfil bırakmak isteyenlere uygulanan şiddetin görüntülerini hatırlatayım.

Sizce bir gün kadın, sinemanın kendisini ikiye bölüp parçalayan şehirlerinin üzerine yürüyebilecek mi Sabiha gibi? 

Bence, yürüyor zaten. Kızıma bakıyorum, iyimser oluyorum. Daha lisede ama benim çektiğim sıkıntıları çekmiyor, Beyoğlu’nda her saatte tek başına geziyor, gece istediği zaman eve geliyor. O şimdiden “gece gezen kadın”, ne güzel.

Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment