Egoist okur

Vivienne Westwood: “Hep punk kalacağım!

Punk’ın “mimarlarından” Vivienne Westwood, yaşayan bir efsane, çağımız moda ikonlarının belki de en görkemlisi. Moda tasarımcılığı ve uluslararası bir markanın yaratıcısı olmasının yanı sıra ezber bozan sıra dışı bir kadın… Hayatını bir kitapla açıyor ve Londra’nın arka sokaklarındaki küçük bir vintage dükkânında başlayan hikâyesini ilk kez anlatıyor. İşte kitaptan birkaç bölüm ve en sonda da ünlü tasarımcının Aktif Direniş Manifestosu‘ndan maddeler…

Gülenay Börekçi

vivienne-westwood-artemis-yayinlari-gulenay-borekci-egoist

Vivienne Westwood: “Endişeye gerek yok, gezegen için iyi olan, insanlık için de iyidir”

Dame ünvanlı Vivienne Westwood’un, Ian Kelly ile birlikte kaleme aldığı otobiyografisinde bilmediğimiz çok şey var. Kitapta Westwood, hayatını ve 50 yıllık kariyerini şekillendiren olayları, insanları, fikirleri, siyasi tavrını, sırlarını, ünlü ünsüz arkadaşlarıyla yaşadıklarını anlatıyor. Yoksulluğun dibine vurduğu ama yine de hayatı eğlenceli ve maceralı hale getirmeyi başardığı günleri de var, zirvede parladığı yılları da…

Artemis Yayınları’ndan çıkan 460 sayfalık “Vivienne Westwood” adlı kitapta okuyacaksınız, yine de önce bu tutkulu hayatın kısa özetini vereyim… Westwood, 1941’de, yani Avrupa’nın altını üstüne getiren II. Dünya Savaşı’nın tam ortasında dünyaya geldi. 17 yaşındayken bütün heyecan verici kültürel akımların vitrini sayılan Londra’ya taşınarak terziliğe başladı. Sex Pistols topluluğunun kurucusu Malcolm McLaren’la tanışıp âşık olduğunda, hayatında yepyeni bir dönem başlamıştı. King’s Road’da kıyafet ve müziği buluşturan küçük bir butik açtılar. Kelimenin tam anlamıyla devrimci tasarımlar sunan Let It Rock adlı bu butik, müdavimleri tarafından Sex Pistols’dan ilhamla “Sex” olarak anılıyordu. Westwood daha sonra dört butik daha açtı, 1984’teyse uluslararası V&A Westwood markasını kurdu.

“Punk stilini sisteme bir karşı çıkış yolu olarak görüyorum” diyordu. 17’nci ve 18’inci yüzyılların tasarımlarından parçalar alıp geleneksel İskoç kumaşı tartanla birleştiriyor, mücevher olarak da o güne dek sadece sado-mazo kulüplerde görülen zincirler, kelepçeler, çengelli iğneler, jiletler hatta köpek tasması gibi aksesuvarlar kullanıyordu. Westwood tarzında saçlar darmadağın görünüyor, makyaj da bir hafta önce yapılmış da o günden beri yıkanmamış hissi uyandırıyordu.

Burada duralım… “Sisteme karşı çıkış” meselesi önemli. Westwood, hiçbir zaman suya sabuna dokunmayan btürden ir şöhret olmadı. Moda onun gözünde şıklık ve zarafetin ötesinde bir şeydi; tavırdı. Yıllarca bıkıp usanmadan siyasetle meşgul oldu, insan hakları ve çevre konularında çalıştı. “İklim değişikliği meselesini hafife almamak gerek; insan ırkı ve gezegenimiz için bir sağ kalma mücadelesi bu. Elimizdeki en güçlü silah, hepimizin bilinçlenmesi. Lütfen içinde yaşadığınız dünyayı anlamaya çalışın, o zaman siz de bir özgürlük savaşçısı haline geleceksiniz.”

İnsan hakları ve çevre konusundaki aktif çalışmalarını bugün de sürdürüyor. Ayrıca Etik Moda Girişimi kapsamında aksesuvar üreterek Afrika’da binlerce kadına iş imkânı veriyor. Çanta, kemer gibi bu aksesuvarlar, yoksul ülkelerin gecekondu semtlerinde toplanan geri dönüştürülebilir malzemelerden üretiliyor, geliriyle de dünyadaki orman tahribatlarını önleme çalışmaları yapılıyor. Westwood, bizzat başlattığı İklim Devrimi konusunda ise şunları söylüyor: “İklimin insan eliyle bozulduğunu artık biliyoruz ve attığımız her adımda önlem alma, yanlışlarımızı düzeltme, davranışlarımızı değiştirme gereği hissediyoruz. Yani devrimin inşası sürüyor. Bu, zenginlerle yoksullar arasındaki bir sınıf savaşı değil artık, aptallarla çevre bilincine sahip kişiler arasındaki savaş…”

İşte Westwood’un kitabından kısa bölümler…

“Korkma. Okumaya devam et. Açık konuş. Ve en çok kendini düşün”

Yaşlılığın bazı tesellileri var. Ve uçuk biri olarak kabullenilmenin… Şimdi geriye dönüp baktığımda kendimi zor tanıyor ve “Aptal kız, amma da safmışsın yahu!” diyorum. Gerçi saflık insanı geliştirir; öğrenmeye aç olursun… O küçük kıza tek söyleyeceğim şu olurdu: “Korkma. Okumaya devam et. Açık konuş. Ve en çok kendini düşün.”

“Anneannelerin yaptığı sıradan işlerle, mesela reçel yapmakla ilgim yok; keşke olsaydı”

Kendim için öyle aman aman isteklerim yoktur. Materyalist biri değilim, beni fikirler mutlu eder, bir de o fikirlerden güzellikler üretmek… Biliyor musunuz, fikirler insanlığın sonunu bile getirebilir. Böyle durumlarda ben hep ailemi ve arkadaşlarımı düşünürüm, onlara yeterince vakit ayıramadığımı. Kolay ve sıradan biri değilim, hayatım da sıradan sayılmaz. Yakınlarım bunu bir özür olarak kabul edebilir. Reçel yapmıyorum mesela; anneannelerin yaptığı sıradan işlerle hiç ilgim yok. ‘Keşke olsaydı’ diye düşünüyorum bazen. Çok düşünmek hamurumda var galiba. Hep şu ya da bu sorunu çözmek istiyorum. İçimdeki bu dürtü beni ben yapan şey. Anlayacağınız, öyle ya da böyle kendimi hep bir karmaşanın ortasında buluyorum. Şu sıralar kafayı küresel iklim değişikliği meselesine taktım. Öyle böyle değil çünkü, bu konu hakikaten çok önemli.

“Ah, o perişan şuh kızlar!”

Moda endüstrisinde var olmamın tek nedeni, “uyum” kelimesini yok etmeyi hedeflemem. Moda, kısmen “uyumsuzluk” unsurunu da içermese, benim için hiçbir ilginç yanı kalmazdı. Bir zamanlar, Let It Rock’ı açarken, işe 50’lerin stiliyle başlamıştım. Dükkânımızın duvarları porno dergilerden yırtılmış fotoğraflar ve posterlerle kaplıydı. Ah, o perişan şuh kızlar! Saçlarımı kısa kesmeye karar verdiğimde de 50’lerin asker tıraşından, yani erkek saç modellerinden esinlenmiştim. Saçlarım ince telliydi, kalınlaşıp şekle girsinler diye sarıya boyadım. Dağınık olmalarını, dik dik durmalarını seviyordum. Böylece zamanla bu model benim tarzım haline geldi. O güne dek görülmemiş bir şeydi.

“İtiraf ediyorum: Kocam olmadan nefes bile alamazdım; ne evde, ne de işte!”

Bir Çin atasözüne göre, ‘At seninse, mutlaka ve daima evine dönecektir’. Benim Andreas’ım da bir at hem de vahşi bir at. Hayatıma girdiği için ne kadar şanslı olduğumun farkındayım, bana kendimi ayrıcalıklı hissettiriyor. İsteseydi, kendi markasını yaratabilirdi ama o, burada kalmayı seçti. Ayrıca, öyle yetenekli bir tasarımcı ve o kadar çılgın fikirleri var ki beni işimde ileriye taşımayı başarıyor. İtiraf ediyorum: Kocam olmadan nefes bile alamazdım; ne evde, ne de işte!

Gençlik yıllarımın büyük aşkı Malcolm MacLaren’dı. Onsuz bir hayat, Brezilya’sız bir dünya gibi geliyordu bana. Öyle güzel bir erkekti ki hemen âşık olmuştum. Gerçek bir deli olduğunu bilsem bile onu tanımak istiyordum. Karizmatik ve yetenekliydi, daha doğrusu ‘punk olan her şey’di. Bugünlerde punk’la ilgili daha az konuşuyorum, ama demode bulduğum ya da o eski günlerimizden utandığım için değil, başka işlerim olduğundan. Hem ürettiğim tasarımlar bence hâlâ bir yönüyle punk. Rahatsız edici görünüyor, adaletsizliği haykırarak insanları düşündürmeye sevkediyorlar. Galiba hep punk kalacağım.

Aktif Direniş Manifestosu’ndan birkaç madde

+ Yüzde 99’un karşısındaki yüzde 1 var ya; işte o yüzde 1, kapitalizmin ta kendisidir ve yakında, düşük karbon ekonomisine geçtiğimizde, onun da sonu gelecektir. Size, arıların da, insan haklarının da düşmanı olan kapitalizmin dünyayı nasıl yönettiğini hızlıca açıklamak istiyorum. Neticede her şey birbirine bağlı ve bu perspektiften bakarsanız, meseleyi en ince ayrıntısına kadar çözebilirsiniz.

+ Her şeyin sahibi, başta ABD’deki The National Bank olmak üzere büyük ülkelerin merkez bankaları. Dünya ekonomisini borç yaratarak yönetiyor, mesela sanal para üretip bunu diğer bankalara ve hükümetlere kredi olarak veriyorlar. Her zaman ödünç verecek muazzam miktarda paraları oluyor ve verdikleri kredilerin geç ödenmesini ya da hiç ödenmemesini tercih ediyorlar, çünkü orantısız büyüyen faizin peşindeler. Yoksul ülkeler bu faizleri ödeyebilmek için varlıklarını ve doğal kaynaklarını satıyorlar. Sistemi yürütme ve küresel devlere ucuz iş gücü sağlama kısmını da küçük işletmelerin kanını emen monopoller hallediyor.

+ 200 yıl önce başlayıp küreselleşen kapitalizmin sonu yaklaştı. Neden, söyleyeyim mi? Çünkü kapitalizm dediğimiz şey fosil yakıtlara dayanıyor. Kolay erişilebilir geleneksel fosil yakıt kaynakları da artık tükenmeye yüz tuttu. Kapitalizm onlarsız var olamaz. Öte yandan bilim bize bu kaynakların yüzde 80’ini toprakta bırakmamız gerektiğini söylüyor, aksi halde kontrolsüz iklim değişiklikleri ortaya çıkar. Galiba her şey kömürle başladı, petrol ve gazla son bulacak… Fosil yakıtları kullanmayı belki bir anda kesemeyiz ama ucuz ve sınırsız sürdürülebilir enerjiye geçerek aşama aşama azaltabiliriz. Yeşil ekonomiden başka çaremiz yok; ne kadar erken o kadar iyi. Dünyayı işte o zaman kendimiz şekillendirmeye başlayacağız.  Kapitalizmin savaştan beslendiğini, bir savaş ekonomisi olduğunu unutmayın. O, rekabet ve ölümü tercih ederken biz, işbirliği ve ortaklığı tercih edeceğiz. Endişeye gerek yok; gezegen için iyi olan, insanlık için de iyidir.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment