Egoist okur

Tanpınar hayranı Alberto Manguel’le okumaya ve aşka dair

Alberto Manguel yazarlığının, eleştirmenliğinin ve çevirmenliğinin yanı sıra büyük bir aşk hikayesinin de kahramanı.

Okumak onun büyük aşkı, tutkusu, varoluş sebebi… Neredeyse yazdığı tüm kitaplar buna dair.

Manguel’le bu söyleşiyi dünyanın en garip yöntemiyle gerçekleştirdik, okyanus ötesinden faks makinesiyle… Ben yazdım, o okudu; o yazdı, ben okudum.

İşte okumanın yazmaktan önce geldiğini, bu yüzden de okur-yazar ilişkisinde okurun efendi, yazarınsa köle olduğuna inanan Manguel’in anlattıkları…

Arada Türkiye’daki dil devrimine dair birkaç şey de söylüyor. Mesela şu:

“Çevirmen olarak yaptığımız, başka bir dilde ifade edilmiş olan şeyleri kendi dilimizde yeniden inşa etmek. Dil hayatımızı kolaylaştırmak için kullandığımız bir araç değildir, biz kullandığımız dilin ta kendisiyiz, kendimizi onunla tanımlar; onunla ve ona göre düşünürüz. Bu nedenle, Atatürk’ün dilin hükümet koltuğundan değiştirilebileceğine, yani dilin değişiminin yaratıcı süreci derinden etkilemeyebileceğine ilişin düşünceleri bana hep anlaşılmaz geldi. Dil yeni bir yasanın çıkarılmasıyla; ‘dışarıdan’ ya da ‘yukarıdan’ değiştirilemez. Düşünceyi dil yaratır, başka bir dilde düşünemeyeceğimiz şeyleri düşünmemizi sağlar. Bir yazın yapıtı içinse dil, düşüncenin ‘süslenmesinden’ çok daha hayati bir şeydir, hatta doğrudan yazınsal düşüncenin kaynağıdır.”

Gülenay Börekçi

alberto manguel bes sehir egoistokur yanginda ilk kurtarilacaklar

Borges ve Tanpınar’ın izinde

Alberto Manguel 1948 Buenos Aires doğumlu. On dört yaşındayken 20. yüzyılın edebiyat devlerinden Jorge Luis Borges’le tanışması hayatının dönüm noktası olmuş. O tarihten sonra bütün öğleden sonralarını gözleri görmeyen Borges’e kitap okuyarak geçirmiş. Rudyard Kipling, Robert Louis Stevenson ve Henry James gibi yazarlarla da böyle karşılaşmış. Bugün Kanada vatandaşı olan ama dünyanın Paris, Londra, İtalya ve Tahiti gibi birçok farklı yerinde de yaşayan Manguel kitaplarını İngilizce yazıyor.

Bu arada biliyorsunuzdur ama hatırlatayım… ITEF’in  “Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir” etkinlikleri kapsamında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” kitabında anlattığı Erzurum, Konya, Ankara, İstanbul ve Bursa’ya ikişer günlük ziyaretlerde bulunan Manguel, şimdi bu izlenimlerini proje kapsamında kitaplaştırmak üzere Paris’e döndü.

Okumanın Tarihi adlı kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

1980’lerin sonunda Başka Ateşler gibi bir öykü antolojisi hazırlamıştım. Bunun üzerine New York Times’dan arayıp antolojilerin tarihi üzerine bir makale yazmamı istediler. O makale yayımlandıktan birkaç hafta sonra bu kez “okuyucunun” tarihini yazmam istendi. Ama makale gitgide uzamaya, karmaşıklaşmaya, makale olmaktan çıkmaya başladı. Sonunda bu konuda bir kitap yazmadan içimin rahat etmeyeceğini anladım.

Araştırma süreci nasıl geçti?

Zor bir süreçti. Bir kere başta ne aradığımı ben de tam bilmiyordum; önce araştırıyor, ne yazacağıma daha sonra karar veriyordum. Kafamda birtakım sorular vardı ama yine de hiçbir şey belirli sayılmazdı. Tarihi bilgiler derinlerde bir yerlerde gizlenmişti, yüzlerce kitap okumak gerekiyordu. Bulduğum her bilgi beni başka bir kitaba yönlendiriyor, okuduğum her kitap başka bir sürü kitabı daha okumayı gerekli kılıyordu. Bambaşka konuları araştırırken karşıma çıkan, yani tamamen şans eseri ulaştığım bilgiler de oldu. Kitap tüm o kafa karışıklığının ve kargaşanın ortasında yazıldı. Yedi uzun yıl boyunca araştırdım, okudum ve yazdım. Ama çok eğlendiğimi söyleyebilirim.

Kitabınızda farklı kitap ve okuyucu türlerinden söz ediyorsunuz. Size göre okumak nedir? Bir kitabı elinize aldığınızda, görmek, dokunmak, koklamak gibi duyulardan hangisini kullanıyorsunuz ilk önce?

Değişiyor. Bir kitaba çok farklı şekillerde bakıyorum. Ama en çok gözlerimle diyebilirim. Bir kitabın görünüşü, tıpkı ilk cümleler kadar önemli benim için, elime alırım, kapağa bakarım, ilk cümleleri okurum ve alıp almamaya karar veririm. Aslına bakılırsa kitaplar da bir açıdan insanlar gibi; her ikisinin de görünüşlerine ve kelimeleri kullanma biçimlerine kapılıyorum.

Kitabınızda bir toplumun yazmadan var olabileceğini ama okumadan varlığını sürdüremeyeceğini, bu yüzden de okumanın yazmaktan önce geldiğini yazıyorsunuz. Diderot’nun şu ünlü “Efendi kim olacak? Yazar mı, okur mu?” sorusunun cevabı size göre belli sanki…

Ne yazık ki yazarlar için, Diderot’nun da pek iyi bildiği gibi, Efendi daima okurdur. Yazar çalışmaya başlamadan önce veya çalışırken kitabının komik mi, ciddi mi; hafif mi, ağır mı; şanslı azınlık için mi yoksa kalabalıklar için mi olacağına karar verebilir, ama nihai kararı yine de okur verecektir. Kitap tamamlandıktan, son satır yazıldıktan ve yayımlandıktan sonra yazarın söyleyecek bir şeyi kalmaz. Kitabın kaderi artık sadece okurun ellerindedir.

“Okur Olarak Çevirmen” bölümünde çevirinin “bir olanaksızlık, bir ihanet, bir hile, bir buluş, umutlu bir yalan” olduğunu söylüyorsunuz. Aynı zamanda çevirmen olduğunuza göre bu konuda ne diyeceksiniz?

Çevirmen olarak yaptığımız, başka bir dilde ifade edilmiş olan şeyleri kendi dilimizde yeniden inşa etmek. Dil hayatımızı kolaylaştırmak için kullandığımız bir araç değildir, biz kullandığımız dilin ta kendisiyiz, kendimizi onunla tanımlarız, onunla ve ona göre düşünürüz. Bu nedenle, Atatürk’ün dilin hükümet koltuğundan değiştirilebileceğine, dilin değişiminin yaratıcı süreci derinden etkilemeyebileceğine ilişin düşünceleri bana hep anlaşılmaz geldi. Bana kalırsa dil yeni bir yasanın çıkarılmasıyla; “dışarıdan” ya da “yukarıdan” değiştirilemez. Düşünceyi dil yaratır, başka bir dilde düşünemeyeceğimiz şeyleri düşünmemizi sağlar. Bir yazın yapıtı içinse dil, düşüncenin “süslenmesinden” çok daha hayati bir şeydir, hatta doğrudan yazınsal düşüncenin kaynağıdır.

Hans Christian Andersen Cennet Bahçesi adlı masalında kırlardaki çiçeklerin bile aslında birer kitap olduğu bir cennetten söz ediyor. Borges’in “Cennet kocaman bir kütüphane olmalı,” dediği de geliyor aklıma. Sizin cennetiniz nasıl bir yer?

Benim cennetim henüz gelmediğim bir sayfada.

Okumanın tarihini yazdınız. Geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce yüzlerce yıl sonra da kitap okuyor olacak mıyız? Bir de CD-romlar ve elektronik kitaplar hakkındaki düşünceleriniz ne? Hiç bu tür kitaplar satın aldınız ya da okudunuz mu? İnternetten kitap indirdiğiniz oldu mu?

Şüphesiz ben, gelecekte yine kitap okuyor olacağımıza inanıyorum. Ama internetten kitap indirmedim hiç, kütüphanemde elektronik kitap da yok. Galiba elektronik yayın teknolojisi günün birinde bildiğimiz kitapların yerini alacak, ama bir yandan da elektronik kitaplar, okumak için çok da uygun sayılmazlar. İnternetin iki çok temel niteliği var: hız ve yüzeysel bilgi. Kitabın nitelikleriyse tam tersi: yavaşlık ve derinlemesine bilgi. Ekranda yüzeyi, kitaptaysa satır aralarını da okuyoruz. Bana öyle geliyor ki, zaman geçtikçe sanatçılar önce  teknolojinin ses, renk, devinim gibi farklı kullanımlarını ve özelliklerini keşfedecekler, sonra da bütün bunları kitaplar için kullanmanın boşuna çaba olduğunu anlayacaklar. Bence kitabın yerini dolduracak hiçbir şey yok, kitap insanoğlunun yarattığı en kusursuz nesnelerden biri, tıpkı tekerlek ya da bıçak gibi. Öte yandan teknolojinin de kendine göre erdemleri var ve ben işimize yarayacakları noktada bunları kullanmamak için sebep göremiyorum.

Kitaplarla tanışmanıza aracı olan Borges hakkında neler söylersiniz?

Ne söyleyebilirim ki? Dünyayı kitaplarına sığdırmaya çalışan yazarlar vardır. Bir de sayıları daha az olmakla birlikte dünyanın bir kitap olduğuna inananlar. Borges onlardandı. Tüm kırılganlığına rağmen yazıya inanır, güvenirdi. Kendi deyişiyle, bize, okurlarına “başkalarının evren adını verdiği” o sonsuz kütüphaneye ulaşmamız için gereksindiğimiz anahtarlardan birini armağan etmişti.

Borges dışında hangi yazarları ve kitapları sevdiğinizi sormak istiyorum. Sizin kütüphanenizde “yangında ilk kurtarılacak” kitap hangisi?

En sevdiğim kitapları sıralamak benim için olanaksız. Ben yaşlandıkça ve hayatım değiştikçe en sevdiğim kitaplar da değişiyor. Ama bugün dediğiniz türden bir felaket yaşansa ve kütüphanemden tek bir kitap kuratarabilecek olsam büyük olasılıkla bu Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında’sı olurdu. Ya da Dante’nin İlahi Komedya’sı… Ya da Cervantes’in Don Quijote’si… Ya da…

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
4 Responses to “Tanpınar hayranı Alberto Manguel’le okumaya ve aşka dair”
  1. burcu yıldızer says:

    “Bir toplumun yazmadan var olabileceğini ama okumadan varlığını sürdüremeyeceğini, bu yüzden de okumanın yazmaktan önce geldiğini” yazmış kitabında Alberto Manguel.

    Bilmiyorum hani bazı şeyler vardır size de öyle gelir mi bilmiyorum. Cümleyi ilk duyduğunuzda mantığınızın kısa bir süzme işleminden sonra o cümleler öyle, “vayyy” dedirtecek türden olurlar ki ötesini berisini kurcalama gereği duymazsınız. Çözümlemek için günün birinde karşınıza aldığınızdaysa aslında o denli bir şey ifade etmediğinin farkına varırsınız. Bu cümleye bahsettiğim bakış açısı gibi acımasız yaklaşmayacağım ancak bir toplumun yazmadan var olabileceğini söylerken yazar acaba belirli bir milat mı aldı kendisine diye sormadan edemiyorum. Sonuçta okumak için önce yazılmış olması lâzım gelmez mi? İlk çağlardan bugüne gerek şekilleri, sonrasında gelişen alfabeleri yorumlayarak, okuyarak gelindi bugünlere… Ya da yazar bu cümlesini kurmadan önceki dönemlerdeki bütün eserlerin ilerleme, varlık sürdürebilme okumak için “yeterli” yazılmış şeyler olduğunu düşünüyor. Ya da toplum derken yazarları dışarıda tutan bir söylem var içinde. Öyle bile olsa ben yazı yazan kişilerin de o toplumun içinde olarak bu cümlenin kurulmasını tercih ederdim. Üzerine derinlemesine düşüneceğim. Ama yazarın sorunuz içindeki açıklaması da sanki bambaşka yöne kayıyor gibi. Sorunun cevabından ziyade başka bir şeyi açıklamış hissini uyandırdı bende. Sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum elbette. :)

    Bu arada bir kişisel merak: Bu kitap ilk baskısını 2010 yılında mı yaptı? Çünkü yanlış değilsem ben Ankara’dayken yıl 2001 veya 2002 olabilir bu kitabı okuduğumu anımsıyorum. Eğer aynı kitapsa o kitaba yönelişim de hayli ilginç bir deneyimdi. Bir gece rüyamda kelimelerle savaşmıştım ve ertesi sabah uyandığımda her kelimeyi, en azından gözüme değen nesnelerle ilgili olarak incelemeye başlamıştım. En çok “neden buna böyle denmiş, niye bunun adı bu?” tarzında sorular vardı zihnimde elbette. Çıkış bulamayınca kendimi bir kitabevinde dolaşırken buldum ve bu veya buna çok yakın bir ismi olan kitabı satın almıştım. Sanki sorularıma cevap bulmam için bir şeyler yardımcı olmuştu. Hatta kitabın arka sayfasındaki Kaynaklar kısmını gördüğümde ağzım uçuklamıştı. Bu kadar derinlemesine bir araştırmanın yıllar yılar alabileceğini düşünmüş ve saygı duymuştum. Röportajınıza dönecek olursak okur değildi orada efendi benim için yazardı. :)

    Küçükken on üç, on dört yaşlarımda Shakespeare’in nerede okuduğumu yine hatırlayamadığım bir cümlesi vardı. ” Kitaplarım bana yetecek kadar büyük bir krallıktır.” Ben hep bunun izinden gittim. Yıllar geçti otuz iki yaşına geldim hâlâ dile getiririm dost, arkadaş sohbetlerinde. Benim bu krallıkta imkânım olsa hepsini yangında kurtarmayı isterdim. Ama ille de birkaç seçim yapmam gerekirse:

    Sabahattin Ali: Kürk Mantolu Madonna
    Cemal Süreya
    Tolstoy: Anna Karennina

    olurdu. Bu seçimi yapmak bile insanı hüzünlendiriyor. Öyle güzel kitaplar var ki. :)

    Yine çok güzel bir röportaj okudum. Ben bunu dile getirmekten usanmayacağım. Yaşasın egoist okurrrr!!! :)))

  2. gulenay says:

    Burcu, seni tanımıyorum ama Egoist Okur’a destek ve cesaret veriyorsun, bu yüzden de twitter’da yazdıkların gibi bu yorumunu okuyunca da acayip sevindim.

    Alberto Manguel’in bir toplumun yazmadan var olabileceği ama okumadan varlığını sürdüremeyeceği konusunda söylediklerini eleştirirken şüphesiz çok haklısın. Sanırım okumanın insanoğlu için vazgeçilmezliğini şık ve biraz da matrak bir biçimde anlatmak istemiş sadece, iyi de yapmış, benim üzerimde etkili oldu. Yazarların çoğu birer abartı sanatı ustasıdır, bunu hiç unutmamalıyız :)))

    Bir de şu var; yazmak herkes için hayati bir ihtiyaç değildir, bazıları kendilerini ifade etmenin başka yollarını bulurlar, konuşurlar, müzik yaparlar vesaire… Öte yandan herkes bir biçimde muhakkak okur. Farkında olmasa da… Geçenlerde biri benimle röportaj yapmıştı, orada da söyledim, birbirimizin ne demek istediğini anlamaya çalışırken, marketten yeni bir besin maddesi alırken, ne bileyim lokantada menüye göz atarken, kahve falı bakarken bile “okuyoruz” aslında.

    Ama bu söylediğimin tam aksine de inanıyorum, her okur okuduğu yapıtı zihninde bir biçimde yeniden üretir, yani onu yeniden “yazar”. Bu yüzden hiçbir kitap iki ayrı okur için aynı değildir.

    Kafamı karıştırsa da bu konular üzerine düşünmeyi çok seviyorum. Kitabın Türkiye’de çıkış tarihini hatırlamıyorum. 2004 olabilir gibi geliyor, ama emin de değilim.

    Sevgiyle,

  3. Murat Mete says:

    Gülenay hanım,

    Röportajınızı zevkle okudum. Ancak yazarın belki de eksik bilgisinden kaynaklanan bir hatası var. “…Bu nedenle, Atatürk’ün dilin hükümet koltuğundan değiştirilebileceğine, dilin değişiminin yaratıcı süreci derinden etkilemeyebileceğine ilişin düşünceleri bana hep anlaşılmaz geldi. Bana kalırsa dil yeni bir yasanın çıkarılmasıyla; “dışarıdan” ya da “yukarıdan” değiştirilemez.” demiş.

    İyi de “dili” kim değiştirdi? Yapılan Latin alfabesinin bize uyarlandığı bir “harf devrimi” değil miydi? O gün Anadolu’da konuşulan Türkçe ile bugün konuştuğumuz arasında bir fark mı var? Maalesef Alberto Manguel bu soruların cevabını yanlış biliyor. O, Atatürk’ün yaptığını İspanyolca konuşan bir halkı “yasa çıkartarak” İngilizce konuşturmaya başlatmak gibi bir şey sanıyor, gibi geldi bana.

    Keşke bu röportajı faksla değil de yüz yüze yapma şansınız olsaydı da bu konudaki bilgilerini düzeltebilseydiniz. Belki o zaman yazar, harf devriminin yapıldığı 1928 yıllarında yerlerde sürünen okuma-yazma oranının bu sayede nasıl yükseldiğini ve halkın asıl ondan sonra kendisini bulduğunu, konuştuğuna uygun bir yazma ve okuma diline kavuştuğunu anlaması mümkün olurdu.

    İyi çalışmalar,

    Murat Mete

    • Haklısınız, sanırım sizin gibi düşünüyorum. Manguel harf devrimi ve sonrasında olup bitenleri büyük ihtimalle başka sohbet arasında duyduklarıyla değerlendiriyor, yani kulaktan dolma bilgilerle konuşuyor. Sizin de söylediğiniz gibi, röportajı faksla yapmanın sakıncası bu. Öte yandan bu adamlara başka türlü ulaşmaya imkan yok, sonrasında da iki soru daha ekleyeyim diyemiyor insan :)

      Bu arada teşekkür ederim…

Leave A Comment