Egoist okur

SICAK GÖZYAŞLARI: Zeki Müren’in yazdığı öykü

Zeki Müren 1950’lerde şarkıcılık ve oyunculuğun yanında gazeteciliğe de başlayınca Naci Sadullah, Peri Kızı dergisinde “Zeki Müren Bey Evladım” diye başlayan bir mektup yazarak kağıdı kalemi bir an önce bırakmasını tavsiye eder. “Sanat Güneşi” bunun üzerine Yeni Yıldız dergisine “Nazım Hikmet’in arkadaşı Naci Sadullah’a cevabımdır” diye başlayan bir mektup gönderir. Anlaşılan Nazım Hikmet’in arkadaşı olmak o tarihlerde bayağı istenmez bir şeydir. Mektupta ünlü şarkıcının nasıl gazeteci olduğunun bir sonraki hafta belgelerle kanıtlanacağı belirtilmektedir. (“Vesikalar konuşacak!” ifadesiyle.)

Lakin bir sonraki hafta Yeni Yıldız dergisi okurlarından özür diler. Nasıl olduysa olmuş, mecmuaya ait bir yazıya yanlışlıkla Zeki Müren’in imzası konmuştur. Bu arada Avare adlı başka bir dergi (güya tesadüfen) Zeki Müren’in kaleme aldığı üç öyküyü yayınlar peş peşe.

Sadede geliyorum; işte o öykülerden biri, “Sıcak Gözyaşları”. Kız esmer ama adam onu sarışın sanıyor falan… Edebiyatçı” Zeki Müren’le tanışmak isteyenler okusun. Uyarayım, pişman olabilirler.

Gülenay Börekçi

zeki muren egoistokur gulenay borekci nazim hikmet 1

Zeki Müren’in kaleminden:  Sıcak gözyaşları

O da her genç kız gibi yatağında uyanır, gece gördüğü erotik rüyaların harikulâde tatlı hayalleriyle karyolasının beyaz pike örtüleri arasında dakikalarca mest kalırdı.

Ne olurdu, ah ne olurdu bu rüyalar hiç bitmese, ebediyetler kadar uzun sürse. Fakat hayır, bitiyor, rüyaların sonu geliveriyordu. O zaman kırık hayalleriyle karyolasından kalkıp pencereye gidiyor, yazın dünyayı kaskatı ve can sıkıcı gösteren güneşin odasında dolmasını önlemek için tül perdeleri çekiyor, kışın da mosmor göğün karanlık akıcılığını görmemek için gene perdeleri çekiyordu.

Ama ilkbaharın terletmeyen, ilikleri tatlı tatlı ısıtan güneşine sözü yoktu. Seviyordu ilkbahar güneşini. Köşkün kucak kucak, küme küme çiçekleri arasında dolaşırken, çirkinliğini bile unuttuğu oluyordu.

Evet, çirkinliğini!

Kışın kışlıkta, yazın yazlıkta yıllarını geçiren, üstüne titrenen zengin bir aile çocuğuydu. Ama keşke fakir olsaydı da, peşinde çifte çifte sevgilileri bulunsaydı.

19’una basmıştı nihayet, basmıştı ama ne fayda? Ne peşine düşen, hatta ne de dönüp bakan.

Bir sevgili istiyordu. “Canım!” diyen, “Yavrum!” diyen bir sevgili. Başını dizine koyup, gözlerini gözlerine dikeceği bir sevgili. Nasıl sevecekti onu Yarabbi! İhtimal dünyanın hiçbir âşığı, sevgilisini onun kadar sevemiyecekti. Yağmura susamış kıraç topraklar kadar hazırdı aşka. Bekliyordu onu. İstiyordu. Kendini yüzde yüz teslim edecekti. Bu sevgili isterse kör, topal, çolak olsun… Kötürüm olsun isterse… Yeter ki onu anlasın. Çirkinliğinde güzellikler bulsun, bulmasını bilsin…

Her günkü gibi yatağından kalktı, ayna karşısına geçti. Bugün her günden çok daha çirkin gibi geldi. Burnu daha büyümüş, ağzı daha genişlemiş, kuru yüzündeki sivilceler daha artmıştı. Esasta böyle bir şey yoktu. Hep aynıydı ama, öyle geliyordu. Elleriyle bu çirkin yüzü kapadı, sonra gitti karyolasına kapandı. Başladı hıçkırmaya. Ne diye, ne diye çirkin yaratılmıştı sanki? Güzel, çok güzel olmasa bile hiç olmazsa yüzüne bakılabilir yaratılamaz mıydı?

Birden bir keman sesi. Ses belki de hiç harikulâde değildi ama, ona birden öyle geldi, çok harikulâde! Bir noktürn yahut o stilde başka bir şey. Peki ama, bir Şopen, bir Lizt, bir Mozart, yahut ne bileyim herhangi bir başkası… Fevkalâdelik neresindeydi bunun? Dinlemediği şey miydi?

Pencereye gitti, hiç kimseyi göremedi. Ama ne noktürndü ne de bir başkası… Hiç duymadığı yepyeni bir şeyler. Besbelli köşkten geliyordu. Bitişik köşkte keman çalan kim olabilirdi?

Pencereden çekildi. Elinde olmıyarak odasından çıktı. Annesine filân görünmeden sofadan geçti, taş merdivenleri bir gölge sessizliğiyle indi. Etrafı kolladıktan sonra köşkten çıktı, bitişik köşkün kapısında durdu.

Keman sesi olanca harikulâdeliğiyle devam ediyor, daldan dala atlıyordu âdeta. Bu ses, daldan dala atlayan bu efsunlu ses içindeki karamsarlığı silip süpürmüştü âdeta. Bir sevinç mahiyeti belirsiz bir neşe, bir uçmak arzusu…

– Gelsene Meral, niçin girmiyorsun?

Terasta oturmuş gözünde gözlük, yün örüyordu. Nasıl da görmemişti?

Suç üzerinde yakalanmışçasına kulak memelerine kadar kızararak kapıdan girdi, taş merdivenleri çıktı.

– Günaydın teyzeciğim.

– Günaydın yavrum. Hayrola?

Saklamanın âlemi yoktu, söyledi. Nazan hanım izah etti:

– Yeğenim. Samsun’da doktor. Gözlerinden ameliyat oldu. 15-20 gün kadar istirahat edecek. Doktorlar ancak o zaman gözlerindeki bağların çözülebileceğini söyledi.

Meral, bu harikulâde kemanın sahibini müthiş merak ediyor fakat Nazan hanımefendiye de belli etmemeye çalışıyordu. Etmedi. Dereden tepeden konuşmaya başladılar.

Genç doktor bir vesileyle yanına sokulup, harikulâde kemanından bahsedip sitayişli sözler söyleyen genç kızın son derece ahenkli konuşmasıyla büyülenmişti âdeta. Bu ne cıvıl cıvıl ses, bu ne düzgün ifadeydi! Yıllar yılı böyle şeker bir sevgili tasarlamıştı. Şeker, evet. Çünkü bu kadar tatlı bir sesin sahibi elbette bütün ölçülerin üstüne güzel, zarif ve harikulâdeydi.

Bütün gece sargılarla sıkı sıkıya bağlı gözlerinin gerisinde bu tatlı, bu cıvıl cıvıl sesin sahibini tahayyül etti. Herhalde sarı saçlı, mavi gözlü sütbeyaz bir güzeldi. Sarı saç, mavi gözlülere bayılırdı. Gözleri açıldıktan sonra onunla memlekete dönmeyi tasarladı. Ne güzel olurdu, düğünleri eniştesinin köşkünde yapılır, sonra Avrupa’ya hareket ederlerdi. Bir ay, iki ay balayı! Nis, Montekarlo filân.

Bütün gece Meral’in sarı saçları, mavi gözleri, harikulâde varlığıyla uğraştı. Onu muhayyilesinde soydu, kollarının arasına aldı, çıldırdı ve çıldırttı…

Ertesi gün gene beraberdiler. Genç doktorun yanında gene cıvıldadı durdu. Üçüncü gün elini avuçları içine aldı, küçücük bir güvercini okşar gibi sevdi, öptü. Eğer bir iş için yengesi odaya girmeseydi, dudaklarından öpecekti.

Bu iş daha ertesi gün oldu.

Fakat kaçınıyordu genç kız, daha ileri gitmesine izin vermiyor, kaçınıyordu. Elbette kaçınacaktı. Namuslu bir aile kızının bu türlü hareket etmesinden daha tabii ne olabilirdi?

Gözlerinin açılacağına yakın genç kız birdenbire ortadan kayboldu. Genç doktor onun yokluğunu dehşetle hissediyor, cıvıl cıvıl sesini duymak için çıldırıyordu.

Peki ama nereye gtmişti? Bir sürprizi mi vardı? Kalbini kıracak bir şey mi söylemişti? Hayır, hiçbiri değil. Deli olacaktı. Ne yapmıştı da darıltmıştı onu?

Hatırlamaya çalıştı. Hiç fena bir şey söylememişti. Kuvvetle hatırladığına göre sarı saçlarından, mavi gözlerinden bahsetmişti. Kim bilir ne fevkalâde güzelsiniz, demişti. Bu her genç kızın sevgilisinden işitmeye can attığı bir söz değil miydi?

Gözlerinin açılıp nura kavuştuğu gün onu, o mavi gözlü, sarı saçlı sevgiliyi çok aradı. Güneş, masmavi ve kaskatı gök, yeşil dallar, bülbüller, isketeler… Fakat o… O, yoktu. Ümitlerinin kırıldığı günlerden bir gün, yüzü sivilceler içinde, kocaman burunlu, yayık ağızlı, fevkalâde çirkin bir kız yanına usulca sokuldu, bir zarf uzatarak:

– Sarı saçlı mavi gözlü sevgiliniz verdi bunu efendim!

Hızla uzaklaştı. Genç doktor zarfı heyecanla açtı. Bir solukta okudu. Amerika’daki nişanlısının yanına hareketten üç gün sonra verilecek bu mektup onu ihtimal üzecekti ama, bu türlü harekete de mecburdu. Evli olduğunu mahsus saklamıştı. Affedilmeyi istiyordu.

Genç doktor müthiş bir isyanla odasına kapandı. Taşan, coşan hisleriyle “vefasız”lığı kainata haykıran bir parça besteledi. Melodiler, isyan eden, ilâhî aşkını dünyalara duyurmak isteyen melodiler, bitişik köşkün tül perdeleri gerisine saklanan bir genç kıza sıcak göz yaşları döktürüyordu.

Zeki Müren

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
4 Responses to “SICAK GÖZYAŞLARI: Zeki Müren’in yazdığı öykü”
  1. Fgül says:

    Merhaba,

    Edebiyata olan tutkunuzu çok takdir ediyor ve sizi takip etmeye çalışıyorum. Zeki Müren’in yazdığı bir hikayeyi yayınlamanız gerçekten çok hoş, büyük bir hayranı olmama rağmen hikaye yazdığını duymamıştım.

    Bana Yeşilçam senaryolarını hatırlatan bu hikayeyi okumaktan çok büyük keyif duydum. Zeki Müren konuştuğu gibi yazarak beni yine mest etti. Zaten bir hikaye yazarı olmadığı için hiç duyulmamış harika bir fikir ya da dev bir kurgu beklemiyordum. Yalnız zengin kızla fakir oğlanın kavuşamaması olarak tahmin ettiğim hikaye çirkin kız doktor oğlan çıktı. Tabii bu aldığım zevki hiç azaltmadı aksine beklenmedik bir sürpriz oldu benim için.

    Zeki Müren bir insan olarak sahip olduğu bütün güzel özelliklerinden öte bildiğiniz gibi bu ülkede sanat güneşi sıfatını hak etmiş büyük bir bestecidir ama pek tabi bu yazdığı hikayenin eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.

    Yorum yazmamın asıl sebebine gelecek olursak Gülenay Hanım, eleştiri üslubunuz beni çok şaşırttı. Hikayesini biraz da aşağılamak istercesine “Kız esmer ama adam onu sarışın sanıyor falan…” diye özetlemeniz çok zarif bir insanı bu dille eleştirdiğiniz için beni bir Zeki Müren hayranı olarak çok üzdüyse de asıl edebiyatı bu kadar seven ve düzenli olarak yazan biri olarak size bu dili hiç yakıştıramadım. Beğendiğimiz edebiyat sayfaları bile böyle olduysa vay halimize.

    Umarım falanlı günleriniz çok uzun sürmez de biz de size yakışan üsluba kavuşuruz

    Selamlar

    Not: Hikaye kızın esmer olup adamın onu sarışın sanmasından ziyade çirkin bir geç kızın çirkin olduğu için aşkından vazgeçmesini anlatıyor. Üstelik bunu da Türk sinemasında 100 yıl boyunca işlenen konulara benzer olarak gurur meselesi haline getirerek sevdiğinden gerçeği gizleyip kendini kötü biri gibi göstererek yapıyor. Umarım tüm Yeşilçam filmlerini de böyle özetlemiyorsunuzdur, yüz yıldır bu kadar insanın tattığı bir zevki bir edebiyat sever olarak kaçırmış olmanız üzücü olur.

    • Yorumunuz için teşekkür ederim. Zeki Müren’i ben de çok severim ama yazdığı kötü bir öykü. Tabii bunun bir önemi yok aslında. Satır aralarını okuyabilenler için esas olayı yazının girişinde özetledim. Zeki Müren ona “İşini yap, yazma” diyen bir yazara öfkeleniyor ve pekala “yazabileceğini” kanıtlamak istiyor. Araya başka birkaç küçük hadise karışıyor. Ve Zeki Bey alelacele üç öykü yazıp arka arkaya yayınlıyor.

      Açıkçası bir inat uğruna “çiziktirilen” bu öykümsülere edebiyat diyemem. Hem şu da var: Zeki Müren öyle bir insandı ki bunun ve diğer iki öykünün hakikaten iyi olduğunu düşünseydi, yazmaya devam ederdi. Oysa o edebiyata da saygılı bir sanatçı olarak bir daha yazmadı. Dolayısıyla benimle aynı fikirde olduğunu düşünebilirim :)

      Yeşilçam filmlerine gelince; bazıları gerçekten çok güzeldir.

      Sevgiler :)

  2. Kısacık giriş yazınızda bile okurun size ait yargıları önyargı olarak kuşanmasını sağlayacak girişimde bulunmuşsunuz, tebrikler. Nazım’a tavırlı ve onu bir tehdit olarak algılayan Zeki Müren… Haddi olmayan her şeye uzandığı gibi yazarlığa da uzanan çapsız Zeki Müren… Klasik Yeşilçam melodramlarından birini öykü diye yazma cüretinde bulunan Zeki Müren… Hayır, bunlar benim görüşüm değil, sizin okura bulaştırmaya gayret ettiğiniz fikirleriniz. Soru şu: Ne bekliyordunuz? Daha da önemlisi: Türk Sanat Müziğine katkılarına rağmen Zeki Müren döneminin magazin ikonlarından biriydi. Adının kapakta yer alması bile derginin satışını arttırıyordu. Elbette edebi şahaserler değil tam da gerektiği ve dönemin ruhunu yansıttığı gibi böyle basit ve sabun köpüğü ağırlığında öyküler yazacaktı. Hele ki bir magazin dergisine. Siz ondan bir İnce Memed mi beklediniz? Ve bu peşin hüküm vermelerin, üstten üstten konuşup küçümsemelerin sebebi nedir? Hangi aynalarda bakıyorsunuz kendinize? Naçizane tavsiyem: O aynaları kırın. Gerçeğinizi göstermiyor.

    • Kusura bakmayın, tıpkı bugün sadece ünlü oldukları için edebiyata karışan, bulaşan kişilerin kitaplarını eleştirdiğim gibi, Zeki Müren’i de eleştirebilirim. Bu benim özgür alanım.

      Ama sadece bu değil; yazıdaki en güzel yanı gözden kaçırmışsınız. Bence Nazım Hikmet’li olayda o ilanı veren Zeki Müren değildi, hepsi dergi editörlerinin işgüzarlığı yüzündendi ve o yüzden devamı gelmedi. Bu söylediğimi kanıtlayamam tabii ama o ilandan Zeki Müren’in de hoşlanmadığını, öfkelendiğini düşünebilirim, yoksa ilanın vaatlerini yerine getirir, bahsi geçen vesikaları yayınlardı. Bunun yerine dergi yönetimi karışıklıktan ötürü özür dilemek zorunda kaldı.

      Zeki Müren’in büyüklüğü kötü bir öyküsünü övmekle kanıtlanmaz. O bunlara ihtiyaç duymayacak kadar büyük. O yüzden bence sıkmayın canınızı.

Leave A Comment