Egoist okur

Hayalperestler ve uykuda gezenler için: Rüya görmenin tarihi

Çok sevgili dedem hayatının önemli kararlarını almadan önce istihareye yatar, yani rüyalarının yol göstericiliğine sığınırdı. Fakat aile içinde hâlâ anlatılan bir olay vardır: Annem üniversite için gittiği İstanbul’da babamla tanımış. Bir müddet arkadaşlık etmişler, okul tatil olunca da dedemlere “bu çocukla evlenmek istediğini” anlatmış. “Peki kızım” demiş dedem, “Gelsin istesinler…” Böylece babaannemler İzmir’den Erzincan’a doğru yola çıkmışlar. Eh, tabii dedem de boş duracak değil ya, istihareye yatmak üzere odasına çekilmiş. Fakat iki dakika geçmeden çıkmış odadan. Annennem sormuş, “Ne oldu, niye hemen döndün?” Dedem gülümsemiş: “İstihareye yatacağım ama ya kötü bir şey görürsem. Çocukların mutluluğuna boşu boşuna mani olmayayım… Kızım akıllıdır benim, o istiyorsa benim istihareye yatmama hiç gerek yok.”

Bu aile hikayesini annemden izinsiz yazdım ama kızmaz sanırım. Başkalarına anlatmayacaksak, deneyimlerimizi diğer insanlarla paylaşmayacaksak niçin yaşıyoruz ki?

Her neyse, çok sevgili Arzu Akgün’ün bir yazısı çıktı bugün. Yurt Gazetesi’nde… Başlık, “Rüya görme tarihi ya da ecdadımın bilinçaltı”… Arzu’nun kalemini, bakışını çok sevdiğim için ve tabii konu, yani rüyalar beni de fazlasıyla ilgilendirdiğinden, yazıyı Egoist Okur’a vermesini rica ettim. Kırmadı, teşekkür ederim. Hem yazısı için, hem de  ailemle ilgili eski bir olayı hatırlamama vesile olduğu için…

Gülenay Börekçi

ruya gormenin tarihi arzu akgun egoistokur

Hayalperestler ve uykuda gezenler için: Rüya görmenin tarihi

Hikaye aynı yerden başlıyor; kırık bir aşk hikayesi sırasında sürekli uyunan günler ve karmakarışık rüyalardan mana çıkartarak bundan sonra neler olabileceğini tahmin etmeye çalışmak. Hatta bazen de o rüyaların önyargısı ile hareket etmek. Sonra komşu teyzelerden biri dedi ki “ Şükran Abla’ya söyleyelim senin için istihareye yatsın, madem sen anlamıyorsun kendi rüyalarından…”

“İstihare mi?” diye sordum. “Evet” dedi. “Anlaşılır o zaman bu adam senin için hayırlı mı değil mi?” Şükran Abla benim için rüyalar görürken ben istihare nedir ne değildir diye okumaya başladım, demek bir ben değildim gördüğü rüyalara göre hayatını şekillendirmeye çalışan. Sokrates’a atfedilen bir söz vardır; “Evlenin, eşiniz iyi çıkarsa mutlu olursunuz, kötü çıkarsa filozof” Benim mutsuzluğum da beni uyuyup uyuyup uyandığım, bazen aynı rüyaya devam etmek için tekrar uyuduğum yatağımdan çıkarmış koskocaman bir tarihin içine bırakmıştı.

Peki “Bir tarihçi, hele hele psikolojik çözümleme yapmaya niyeti ve eğitimi olmayan bir tarihçi rüyalarla neden ilgilensin? Bir kere görülenlerin ya da görülmüş gibi anlatılanların içerikleri bir yana, rüyaların nasıl değerlendirildiği ve yorumlandığı, bir kültürel geleneği anlamak isteyenlere birçok konuda önemli ipuçları verebilir.”

Yola çıktığımda kafamdaki soru “Başkaları da rüyalarına göre karar alıyorlar mı?” idi. Sonra anladım ki doğru soru “karar alıyorlar mı” değil “aldıkları hangi kararları rüyaları üzerinden açıklamayı tercih ediyorlar” imiş. Öyle ya değil binbeşyüz yıl önce yaşayan Jüstinyen’in yanında yatan adamın bile bir rüyayı gerçekten görüp görmediğini bilemezsin ama ortada bir anlatı var.

Jüstinyen dedik oradan başlayalım. Rivayet o ki muhteşem Ayasofya’yı yaptırmadan önce Jüstinyen bir rüya görür. Nika ayaklanmasının hemen ardından yaptırılan üçüncü yani şimdiki Ayasofya’ya dair anlatılır bu rivayet.

Rüyasında ak sakallı nur yüzlü bir aziz imparatorun önüne gelir “Putperestleri kırmakla iyi ettin, (Menakıb-ı Ayasofya-i Kebir adlı eserin yazarına göre Nika isyanı İsa’nın dinine inananlar ile putperestler arasında meydana gelmiştir) şimdi bu hayrı tamamlamak için tüm dünyada meşhur olacak bir ibadethane yaptırmalısın ki İsa aleyhisselamın dini yayılsın” Jüstinyen de gördüğü rüyanın ardından sabah devlet erkanını toplayarak yaptırmak istediği mabedi anlatır.

Diğer yandan ise isyanın başlamasından çok kısa süre sonra inşaata başlanmış olması önceden tasarlanmış bir plana işaret eder. Yine Ayasofya üzerine başka bir anlatıda ise Jüstinyen kendisine getirilen planların hiçbirisini beğenmezken hayal ettiği planı rüyasında görür ve daha ilginci ise sabah bu rüyayı anlattığında kilisenin mimarı İsodoros’un aynı planı ona uzatması ve aynı rüyayı gördüğünü söylemesidir.

Şimdi tam bu noktada zamanın içinde bir sıçrama yapıp bin yıl sonrasına gidiyoruz, Kanuni’nin Süleymaniye Cami’ni yaptırdığı zamana. Kanuni caminin inşasına karar verdiği zaman rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Hz Muhammed ona camiyi nereye ve nasıl yapması gerektiğini söyler. Ertesi gün işaret edilen yere giderek Mimar Sinan’ı çağırtır. Mimar Sinan da “Minberi şurada, kürsüsü şurada olur” diyerek rüyadaki sözleri tekrarlar. Kanuni’nin “Rüyamdan haberli gibisin” demesi üzerine ise Sinan “Sultanım! Sizin dün geceki kutlu rüyanızda ben de oradaydım ve bir iki adım gerinizden geliyordum!” der.

Anlatılan hep aynı hikaye midir yoksa insan benzer durumlarda benzer anlamlar ve çareler aradığı için midir bilinmez böyle yakınlıklar çoktur tarihte.

Tekrar Bizans’a dönelim; Bizans’ta rüya üzerine yaptırıldığı söylenen tek kilise Ayasofya değil; Evliya Çelebi Kudüs’teki Kumame Kilisesi’nin yapılış sebebini bildirirken şu efsaneyi anlatır: Konstantin rüyasında İsa’yı görür, “Ey Konstantin annen Hellena kraliçeyi Kudüs’e benim doğduğum Beytüllahm’e gönder ve bir mabedhane inşa etsin” demesinden sonra annesini 40.000 askerle Kudüs’e gönderir.

Şimdi Küçük Ayasofya diye bilinen Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin yapımı da bir rüyaya bağlanır. Jüstinyen sonradan imparatorluk tacını giyecek olan amcası I. Jüstin ile birlikte zamanın imparatoru I. Anastasius’a karşı bir düzen hazırlamakla suçlanır ve ölüme mahkum edilir. Hüküm öncesi I. Anastasius’un rüyasında gördüğü azizler Sergios ve Bakkhos, ona idamdan vazgeçmesini söyler bunun üzerine de karar gerçekleşmez. Jüstinyen tahta çıkınca da bu tanrısal bağışlanmayı unutmayarak azizler adına bu kiliseyi yaptırır.

Hristiyanlıkta rüya ve rüya tabirine başta paganik inançları çağrıştırdığı için çok sıcak yaklaşılmıyor ve daha çok şeytani yani vurgulanıyor olsa da daha sonraları rüya ile Hristiyan olanların olması hatta dinin gelişiminde olumlu etkisi olması göz ardı edilmiyor. Tarihçi Eusebius’a göre ilk Hristiyan Bizans imparatoru Konstantin rüyasında İsa’yı görür ve İsa ona haçı göstererek düşmanlarının üzerine bu işaretle yürümesini söyler. “In hoc signo Vinces” yani “bu işaretle zafere” Bizans’ın Hristiyan oluşunun bu rüyaya bağlandığı da olur.

VI Leo, rüya tabirini şeytani uygulamalar listesinden çıkartıyor. II Konstans’ın kendine özel düş yorumcusu tuttuğunu, Porfirogenitus’un sefere giderken bile yanında tabirnamesini götürdüğünü biliyoruz.

Bizans’taki rüya tabirnameleri ile ilginç olan bir nokta ise bilinen ilk rüya tabircilerinden biri olan Yunanlı Artemidorus’un eserinin orijinal halinden yararlanmak yerine daha çok Artemidorus’un Arapça çevirisinden yararlanılması çünkü Arapça çeviri tek tanrılı din inancına daha uygun.

Rüyanın tarihi bizimle beraber aslında Sümer’deki çivi yazısından Uygurların türeyiş destanına, Hz Adem’in tövbesinin kabul oluş müjdesinden İsmail’in kurban edilmesine kadar her yerde çıkıyor karşımıza.

Gelelim Osmanlı’ya. İslam’da rüyanın, nübüvvetin yani peygamberliğin kırkaltıda biri sayılması onu zaten başlı başına önemli kılıyor. Hatta bazı tarikatlarda seyru süluk sırasında müridin hangi aşamada olduğunu anlayabilmek için rüyaları anlattırılıyor. Cemal Kafadar’ın bize kazandırdığı 17. Yüzyılda bir Halveti dervişesinin şeyhine rüyalarını anlattığı mektuplar elimizde buna dair çok güzel bir örnektir.

Yine Kafadar’ın dediği gibi “Vahiy peygamberlere, keşif de ermişlere nasip olur ama rüya nisbeten eşitlikçidir, herkes tarafından görülebilir.” Osmanlı tarihinde hem padişahların hem evliyaların hem de halktan kişilerin gördüğü pek çok önemli rüya çıkıyor karşımıza. İstanbul’un fethi sırasında Eyüp Sultan’ın mezarının Akşemseddin’in rüyası ile bulunduğu söyleniyor. Yine rivayete göre Yuşa Peygamberin mezarı Kanuni’nin süt kardeşi olan ve onun da rüyalarını anlattığı Yahya Efendi’nin rüyası ile bulunuyor.

Tacüttevarih’e göre Fatih, Otlukbeli Savaşından bir gün önce Uzun Hasan’ı güreşerek yendiğini görür ve bu moralle sefere çıkar. Sultan III Murad şehzade iken rüyasını tabir ederek cülusunu haber veren Şuca Dede’ye tahta çıktıktan sonra büyük iltifatlarda bulunur.

Sultan Ahmet’in Aziz Mahmut Hüdai ile dostluğunun başlangıcı da bir rüya tabirine dayandırılır. Rüyasında Macaristan kralı ile mücadele ederken sırt üstü düştüğünü ve kralın da üstüne çıktığını görür. Sultanın bu rüyasını yorumlayan çıkmaz, bunun üzerine rüyayı Üsküdar’da oturan Aziz Mahmut Hüdai’ye yorumlatması teklif edilir. Kendisine getirilen rüyanın yazılı olduğu kağıdı okumadan ulağa cevap mektubunu uzatır Aziz Mahmut Hüdai. Rüyayı şöyle yorumlamıştır. “Sırt insanın en kuvvetli yeridir, toprak da en kuvvetli dayanaktır, bu ikisi birleşince kuvvet doğar, kısacası bu rüya İslamın kafirlere galabe edeceğini simgeler.

Tabi rüya tabir etmenin sıkıntıları da olmamış değil, Yavuz Sultan Selim Mısır’ın feth olunduğu günlerde gördüğü düşü Hasan Can’a anlatır. “Gece, rüya aleminde Muhammed Bahşi Hazretlerini gördük. Yolcu kılığında, bir beyaz keçe ve kepenek, üstünde bir ip ve kuşak kuşanmış. Bu kıyafette gelip sefere çıkacağını bildirerek bizimle veda eyledi.”

Hasan Can diyor ki; “ Gençlik dolayısıyla tabire kalkıştım. O gibi uzlet ve inziva köşesinde oturan ermişlerin seferi, görülüyor ki ahiret seferidir; eğer vefat etmemişler ise ölümleri yakındır, dedim.”

Bu olaydan kısa süre sonra vefat haberi gelir. Bu sırada, hocaları olan Halimi Çelebi Efendi, padişahın huzuruna gelmiştir. Konuşma sırasında buyurdular ki: “Bu türlü bir vakıa görmüştük ve Hasan Can böyle yormuştu. Çoğu düşlerin gerçekleşmesi tabire göredir. Şimdi o ermiş vefat etmiş, bunun kötüye yorulması yüzünden olacaktır. Siz hakem olun, bu yönden te’dibe müstahık olmamış mıdır ve bu uygunsuz tabirin cezası te’dip değil midir?

Hocanın, Hasan Can’ın aceleciliğine kızması üzerine Hasan Can “Ölüm tarihleri tahkik edilsin ve rüyanın tarihi ile karşılaştırılsın. Eğer rüya ölümünden önce ise ferman devletlü padişahındır; yok, işe böyle değil de aksine ise zahir budur ki cezası caize ihsanıdır.” der.

Yavuz Sultan Selim, Şam’dan gelen mektubu gösterir ve gördükleri rüyanın şeyhin göçtükleri gece olduğu meydana çıkar. Bunun üzerine hilat ile ayarı tam ikiyüz altın ihsan buyurur.

Osmanlı’da rüya yol göstericiliği ve gelecekten haber alma amacı dışında tenkit ve eleştiri için de kullanılmıştır. Bu noktada karşımıza bir edebi tür olarak “Habname” çıkıyor . Habname, herhangi bir olay ya da düşüncenin sanki rüyada görülmüş gibi anlatılmasıdır. Örneğin Veysi Habname’sinde sanki rüyasında görmüş gibi İskender-i Zulkarneyn ile Sultan I. Ahmet’i devlet düzeninde görülen ve sultana kaygı veren suistimaller hakkında konusturur. Sonraki dönemlerde Hasmetî, Ziya Pasa, Namık Kemal ve Rusenî tarafından yazılmıs benzer metinler vardır.

“Tanzimattan sonra siyasi rüyaların sultan ve saltanat aleyhine tedricen kayışını takip etmek mümkündür. Abdülmecid devrinde yazılmış rüya olmayışı belki de aydınların büyük kısmının düşlerinin Tanzimatla gerçekleşmesindendir. Sultan Aziz zamanında yazılan birkaç rüya var ise de bunların yurt dışında neşredilenlerinde bile sadece sadrazam suçlanır ve hürriyet üzerindeki sınırlandırmalar yerilir. Abdülhamit döneminde ise rüyalar tekrar ortaya çıkar.

Rüya geleneğinden esinlenerek eski bir Jön Türk olan Ağaoğlu Ahmed Serbest İnsanlar Ülkesinde’yi yazmıştır. Rüya geleneği ile devlet ütopyasının birleştiği yerde ise Peyami Safa’nın Simeranya’sı çıkar karşımıza.”

Gördüğümüz üzere rüyalar bazen tenkid bazen teselli bazen ütopya olarak karşımıza çıksa da her zaman hayatın ve edebiyatın vazgeçilmez bir parçası olmuşlardır.

Peki rüyanın gerçekten aslı var mıdır? Taşköprizade Ahmet Efendi.“Aslı olmasa, insanda bu kuvvetleri yaratmak faydasız olmak lazım gelir, oysa hakim-i mutlak olan Tanrı boş şeyler yaratmaz.” diyor. Bence de…

Arzu Akgün, Yurt Gazetesi

Kaynakça

Cemal Kafadar, Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken (Metis Yayınları)

M. Kayahan Özgül, Türk Edebiyatında Siyasi Rûyalar. (Akçağ)

Steven M. Oberhelman, Dream Books in Byzantium (Ashgate)

Ferhat Aslan, Ayasofya Efsaneleri (İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti)

Evliya Çelebi Seyahatnamesi Bağdat 304 Nolu Yazmanın Transkripsiyonu (Yapı Kredi Yayınları)

Annemarie Schimmel, Halifelerin Rüyaları (Kabalcı)

2
Leave a Reply

2 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Elifnur

Osman gazi’nin rüyası da meşhurdur, değil mi? Rüyalar kesinlikle yol gösterici, haber verici. Rüyalarla ilgiliyseniz duymuş olma olanağınız yüksek ama incelemediyseniz Carl G. Jung’un ‘kolektif bilinçdışı’ kavramını incelemenizi öneririm. Jung, bütün insanlığın ortak sembollerinin olduğunu ve genellikle bunların rüyalarda ortaya çıktığını söylüyor. Bloguma yazmıştım, kelimesi kelimesine hatırlayamadığım için buraya kopyaladım: “Bir şizofren, Jung’a anlatıyor: “Bir gün pencereden güneşe baktım ve ona rastladım. Başını bir sağa bir sola, tuhaf bir biçimde sallıyordu. Kolumu tuttu ve bana bir şey göstermek istediğini söyledi. Gözlerimi hafifçe kısarak güneşe doğru bakmamı, böylece güneşin erkeklik organını görebileceğimi söyledi. Başımı sağa sola sallarsam güneşin organı da sallanacaktı… Read more »

Arzu AKGÜN

Merhaba ElifNur, yorumun için çok teşekkür ederim. Zaten “rüya kişisel mittir” de derler.
Jung’u elbette okudum, burada daha çok Bizans’tan ve Osmanlı’dan birkaç efsane ile rüya anlatılarından bahsetmek istedim. Belki “rüya kime göre nedir” diye bir yazı yazmalıydı ilk önce :)