Egoist okur

Ayşe Kulin, Ayşe Kulin’i anlatıyor

Ayşe Kulin’in sihri, parıltısı, etkileyiciliği ve okur tarafından çok sevilmesinin sebeplerinden biri, edebiyatının merkezine hayatı yerleştirmesi, kahramanlarının gerçek, üslubunun alabildiğine sahici olması… Biliyorsunuz, Kulin belki de yazı hayatının en zor basamaklarından birine adım attı. Aynı anda çıkan son iki kitabı Hayat ve Hüzün’de ilk kez bizzat kendini; tanıklık ettiği hayatı ve acısıyla tatlısıyla yaşadıklarını anlatıyor…

Adı: Aylin, Füreya, Nefes Nefese, Sevdalinka, Köprü, Türkan gibi romanlarında hakikaten yaşamış insanları roman kahramanı haline getiren Kulin geçen yıl yayınladığı ‘Veda’da çoktan çöküşe geçmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun son üç yılını kendi ailesinin hikayesinden ve bireylerin şahsi maceralarından yola çıkarak anlatmıştı. Annesinin doğumuyla biten o romanın ardından ‘Umut’ çıktı. Cumhuriyet’in ilk 10 yılı, yine Kulin’in ailesinin hikayesiyle birleştirilerek anlatılıyordu. Ve roman bu kez yazarın, yani Ayşe Kulin’in doğumuyla son buluyordu. Zira bireylerin hayatı toplumların hayatından bağımsız değildi ve belirli bir mesafeden bakıldığı zaman her şey birbirini etkiliyor, değiştiriyor, dönüştürüyordu.  Sırada üçlemenin son ve belki de en zorlu halkası var. Ayşe Kulin Hayat ve Hüzün adlı kitaplarında,  kendi doğumundan babasını kaybettiği 1983’e kadar olan dönemde yaşadıklarını anlatıyor, yani yakın tarihimize epey şahsi bir pencereden bakmayı deniyor. Aşağıda onunla bu iki kitabı yazış sürecinde yaptığımız ama ne yazık ki yayınlanmayan söyleşimizi okuyacaksınız.

Gülenay Börekçi

Ailenizi ya da doğrudan tanıdığınız kişileri yazmak konusunda müthiş bir açık sözlülüğünüz var. Hayatta da cesur biri misiniz?

Hayata karşı hep cesur durdum ben. Önce 23 yaşındayken iki çok küçük çocukla, sonra 30’lu yaşlarımda dört çocukla, hiçbir tazminat veya nafaka talep etmeden boşanmayı göze almam ve harcadığım her kuruşu ömrüm boyunca bizzat alın terimle kazanmış olmam da bunu gösteriyor. Ne kimseden korkarım ne de kimseye hesap veririm. Maliyeden başka tabii… Öte yandan, yazarken çok da cesurmuşum gibi gelmiyor bana. Gönül kırmaktan, insanları incitmekten çok korkuyorum çünkü. Bu yüzden sivri ve iyi bir gazeteci olamadım. İnsanların en özeli olarak kabul ettiğim cinselliklerine dair ayrıntıları yazmayı ise hiç istemem. Diyeceksiniz ki, bazı şeyleri, mesela Adı: Aylin’deki Nuri’yi niçin yazdın? Yazdım çünkü en ufak ayrıntısına kadar her şeyi bana kendi anlatmıştı hatta ‘Ben  bunları yazamam’ dediğimde ‘yazacaksın’ diye ısrar etmişti.  Meğer aklında sonradan beni mahkemeye vermek varmış.

Çocuklarınız ve eşiniz nasıl bakıyor bu cesaretinize?

Onlar için ben sadece telaşlı bir eş ve dırdırcı bir anneyim. Beni başka bir sıfatla tanımladıklarını sanmıyorum.

‘Her roman aslında otobiyografidir’ denir ya, sizce her hayattan bir roman çıkar mı? Yaşadığınız, tanıklık ettiğiniz hayattan roman/lar çıkabileceğine ne zaman inandınız?

Her yaşamdan bir değil, en az birkaç roman çıkar. Çünkü her yaşam değişik açılardan yorumlanabilir, her yaşama değişik gözlüklerle bakılabilir. Romanlar nihayetinde yaşadıklarımızın başka bir dille anlatımıdır. Mesela ben roman olmaya değecek bir hayat yaşamadığımı düşünürdüm hep, Aylin gibi maceralı, heyecanlı, başarılı ve sıra dışı hikayelerim yoktu, yazarlığımın dışında alelade biriydim ama ailemin üzerinden bir devri, bir imparatorluğun çöküşünü anlattım, pekala da oldu!

Aylin’e azıcık da Ayşe bulaşınca…

Romanlarınızda hayatın kendi kurgusu edebiyatın kurgusuyla bir araya gelirken, hangisi baskın çıkıyor?

Biyografik romanlarda yazar olup bitenleri, gördüklerini, bildiklerini kendi sözleriyle ve kendi bakış açısıyla yazar, böylece Aylin’e ve Füreya’ya ister istemez azıcık Ayşe de bulaşmış olur. Zira biz yazarlar kahramanımız olarak seçtiğimiz kişinin öyküsüne sadık kalsak bile biyografiye kendi damgamızı vurmadan edemeyiz. Keşke başkaları da oturup Füreya’yı yazsa ve okuyabilsek… Gerçeğin ve yazarın damgasının pay oranının ne kadar olduğunu o zaman daha iyi görebilirdik.

Veda ve Umut’ta ailenizin hikayesini anlattınız. Niçin anlatıyı ya da biyografiyi değil de romanı seçtiniz?

Romanı seçtim, çünkü öncelikle bir romancıyım. Sonra şu var: Amacım ailemin hikayesini anlatmak değildi. Bundan öte bir devri, şu anda yaşamakta olan Türklerin pek az tanıdığı, bildiği bir dönemi anlatmak istiyordum. ‘Veda’ da, ‘Umut’ da biyografi olamazdı, çünkü o kitaplarda anlatılan yıllarda ben henüz doğmamıştım. Birçok şeyi kendi hayal gücümü kullanarak, romancılığın verdiği özgürlükten yararlanarak anlattım. Mesela ilk kitap annemin doğumuyla başlar. Halbuki o tarihte annem çoktan doğmuş, beş yaşına gelmişti. Yine de bir devir bitip başka bir devir başlarken, batmakta olan bir imparatorluk yerini yeni doğan Cumhuriyet’e bırakırken dünyaya gelen bir bebek, umudu simgeleyen bir şeydi, güzeldi, bu yüzden olayları değiştirmeyi göze aldım.

Ailenizin yaşadıklarına bir yazar olarak uzaktan baktığınızda ne görüyorsunuz?

İyi niyetli, eğitimli, sevecen insanlar görüyorum ve hayatın akışı içinde bazı olaylara mani olamayarak sürüklenip gittiklerini… Onların bir parçası, uzantısı olduğum için şanslıyım. Bana ne çok sevgi vermişler, ne kadar doğru değerler öğretmişler. Tüm inançlara, kökenlere saygı duymayı, vatanımı Ermeni, Yahudi, Rum, Kürt, Türk ayırtmeden tüm insanları kucaklayacak kadar sevmeyi de ben ailemden öğrendim. Bugünün dincilerine bakınca onlardan çok daha gerçek bir Müslüman olduğuma karar veriyorum mesela ve bu ailem sayesindedir. Ama geçmişe özlem duymuyorum, her dönemin kendine özgü zaafları ve üstünlükleri var çünkü. Hem biz toplum olarak geçmişin yanlışlarını tekrar edip duruyoruz zaten.

Umut’u gözyaşları içinde yazdım

Sizce toplum olarak niçin bazı konularda hiç akıllanmıyoruz, değişmiyoruz?

Belki geçmişle aramıza biraz mesafe koymamız gerekiyor. Geçenlerde 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili bir televizyon programını seyrediyordum ve bazı insanların o mesafeyi koymayı hiç başaramadığını, hatta bunun gerekliliğini bile göremediğini fark ettim. Adamın biri çıkıp hala o gün halkın durup dururken galeyana geldiğini söyleyebiliyor. Ne galeyanı, nasıl durup dururken!.. O günü yaşadım ben, alevin üzerine körükle gidildiğini, eylemleri gerçekleştirenlerin sonrasında korunup kollandığını gördüm. Nişantaşı’nda oturuyorduk. Binalara konulan işaretler ürkütücüydü. Ailemizin bir parçası olan azınlık yakınlarımızı, dostlarımızı, komşularımızı kollamak için bizim de günlerce evin içinden nasıl çıkamadığımızı, titreye titreye, neler olacak diye beklediğimizi hatırlıyorum. Değişen bir şey de yok pek. Devlet Hırant Dink’i öldürenleri destekliyor. Hadi diyelim ki desteklamiyor, ama koruyor, kolluyor… Bir eylemle gurur duyanların o eylemi yapanlar kadar suçlu olduğunu düşünüyorum ben. Ermenilerden özür dileme kampanyası tartışılıyor mesela. 1915’te yaşanıp bitmiş bir olay bu, bedelleri ödenmiş… Oysa esas şimdi, şu tarihte yaşadıklarımızın bedelini üstlenecek kimse yok, Hırant’ın ölümünü nasıl telafi edeceğiz, bunun utancının altından nasıl kalkacağız? ‘Veda’nın finalinde umut ve coşku vardı ya, Cumhuriyet’in kuruluş yılları her şeyden çok yaşama sevincinin, geleceğe dair umutların, yeni ve daha güzel bir ülke hayallerinin damga vurduğu yıllarmış. Daha iyiye gitmeyi, iyi ve kalıcı işler yapmayı, gelişmeyi, ilerlemeyi, yaraları sarmayı, bir yıkıntıyı yeniden inşa edip dimdik ayağa kalkmayı istiyormuş herkes ve bunun için dur durak bilmeden çalışıyormuş. İçimi en çok acıtan şey, artık o umut ve coşkunun kalmamış olması, bunu neredeyse tümden yitirmiş olmamız.

Umut’ta tam da bu coşkulu dönemi anlatıyorsunuz. Peki, yazma sürecinde  ailenize dair yeni şeyler öğrendiniz veya farkında olmadığınız bazı gerçekleri keşfettiniz mi?

Anneannemin titizlik ve mikrop fobisini çözmeye, anlamaya çalıştım ama bunu başaramadım. Babasını kaybetmenin annemde yarattığı travmayı ise, büyükbabamın ölümünü yazarken fark ettim. O sabahın hikayesini annemden defalarca dinlemiştim halbuki ama üzerimden akmış gitmiş… Yazarken göz yaşlarım ellerime damlıyordu. Annemle birlikte babasının mezarı önünde defalarca dua etmiştik… Keşke bir kez olsun, ona sımsıkı sarılsaydım diye düşündüm.

Kendinize dair yazmayı çok istediğiniz bir şey var mı?

Ne olduğu bana kalsın ama yaşadığım bir olay var.  Onun ağırlığından ve kahrından kurtulabilmem için belki yazmam gerekiyordur.

Yeni romanınızda bu da olacak mı?

Bilmiyorum. Bunu yazıp yazmayacağıma bilgisayarın başına oturduğumda karar vereceğim.

Adı belli mi kitabınızın?

Romanlarıma ancak onları yazdıktan sonra ad koyabiliyorum. Bunun da ne adı ne kaşı gözü henüz belli değil.

Yine de kaba hatlarıyla akışı biliyor olmalısınız…

Kendimden çok yaşadığım dönemi anlatacağım. Yine de ipucu istiyorsanız; darbelerin öne çıktığı, aşırı milliyetçiliğin, aşırı dinciliğin ufkumu ve içimi kararttığı, hiç kimsenin kati surette şekilde yaşananlardan ders almadığı bir ülkede yaşamanın sıkıntısını okuyacağınızı söyleyebilirim size.

Başka peki?

Arnavutköy Amerikan Kolejinde geçen yedi yılımı… O yedi yılın harcıyla yoğrulduğuma inanıyorum ben. Sanat yönetmeni ya da senarist olarak kamera arkasında geçirdiğim 10 yıl boyunca tanık olduğum inanılmaz traji-komik olayları da anlatmak isterdim ama o başka bir romanın konusu olabilir.

Annenizle babanızın aşkını bile yazdınız. Çocuklarınızdan biri sizi yazacak olsaydı, önlem alır mıydınız?

Beni yazacak kimse yok bizim ailede. En azından şu anda yok. Daha sonra biri çıkıp yazacak olursa da zaten karışma imkanım olmayacak. Önleme gerek yok ama şunu söylemek isterdim: Beni yazacak kişi kitaplarımı satır satır okusun, sonra da oturup gönlünce yazsın.

Tüm romanlarınız sırayla ve harıl harıl başka dillere çeviriliyor. Bu kadar okunan bir edebiyatçı olduğunuz halde kitaplarınızın başka dillere tercüme edilmesi neden gecikti?

Ajanım Barbaros Altuğ haklı galiba. Benim fazla nazik olduğumu düşünüyor. Kimseye küfretmiyorum, onu bunu mahkemeye vermiyorum, eleştirileri cevaplamıyorum ve hakaret etmekten hoşlanmıyorum. Öte yandan içim rahat, beni sadece iyi roman isteyenler okuyacak.

Kendi sözleriyle kitapları

> Sevdalinka’yı yazarken Batılı politikacılar bir anda gözümden düştü. Batıya olan hayranlığımın yerini derin bir hayal kırıklığı aldı; güven yerini güvensizliğe bıraktı.

> Birgün’de Kürtlere neler ettiğimizi, dahası onlarla birlikte kendimizi de nasıl harabettiğimizi daha açık bir biçimde kavrayarak kahroldum.

> Köprü’de Alevi gerçeğini ilk kez bu kadar yakından görebildim.

> Nefes Nefese’yi yazarken, 2. Dünya Savaşı sırasında İnönü Hükümetinin halkına çektirdiği sıkıntıyı bağışladım. Bir milyon askerini sınırlara yığmış yoksul bir devletin, o orduyu besleyebilmek için acilen para bulma zorunluğu vardı,  hükümet de bu parayı tahsil edebilmek için yeni vergiler yaratmak zorunda kaldı. İnönü’nün o dönemde çocuklarını şekersiz, kahvesiz ve ekmeksiz bıraktığı için şikayetçi olan vatandaşa verdiği yanıt çok etkileyici bence. ”Evet” demiş, “Çocuklarınızı ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım.”

> Kardelenler bana Doğu gerçeğini öğretti… Umutsuz vaka! Kardelenler adı aklıma geldiğinde işte bu demiştim, karın altında üşüyen zayıf ve korunmasız çeçeklerin güneşi görüp kara, soğuğa, zorluklara aldırmadan kış ortasında açıvermeleri durumu kusursuz bir açıklıkla anlatıyordu. Sonradan herkes kullandı bunu, reklamlara, şarkılara, başka kitaplara girdi ve artık okumaya kararlı Doğulu kız çocuklarının adı ‘kardelen’ oldu. Bu bana gurur veriyor.

> Veda’yı yazarken Sultan Vahdettin’e karşı derin bir acıma duygusu uyandı içimde. Asırların birikmiş hatalarının bombasının onun ellerinde patladığını düşündüm. Keşke daha ileri görüşlü ve cesur bir padişah olabileydi, Kurtuluş Ordusu’nun yaratacağı mucizeye inanmayı seçip onlarla birlikte hareket etseydi… O zaman tahtı hala yerinde duruyor olabilir miydi? Belki de olamazdı çünkü 1. Dünya Savaşı bizimle birlikte birçok imparatorluğun da sonunu getirmişti. Yine de başka türlü hareket etseydi eğer, Vahdettin hiç değilse tarihin akışı içinde saygıyla anılan bir Sultan olarak kalabilirdi.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of