Egoist okur

Bejan Matur’un şiddetle hissedilen zarif şiirleri üzerine

“İbrahim’in Beni Terketmesi”ni Orhan Pamuk İngilizce çeviriye yazdığı arka kapak yazısında, “Bejan Matur’un zarif ve şiddetle hissedilen şiirleri…” diye tanıtıyor.

Görme Biçimleri’nin keskin gözü John Berger’se şunları söylüyor: “Onun şiirini düzyazıyla anlatmak imkânsız. Fiillerinin kipi yok, edatları isme benziyor, kendi isimleri haykırışlar. Amacı, anlamsızı kuşatarak kurnazlıkla alt etmek. Bunu yapıyor, başarıyor. Bir zamanlar her şey her şeydi bu yüzden hiçbir şey yoktu. Sonra bu hiçbir şey parçalara, gerçek olan kırık parçacıklara ayrıldı. Ve bu parçacıklarla anlamı belirsiz ifadeler yazıldı; o, yani şair, bugün bunları dönüştürerek aktarıyor. Okur bunu, karanlıkta bir parçadan diğerine dokunmak ve onları tanımak için kelime kelime değil el ele takip ediyor.”

Moris Fahri’ye gelince; “Bejan Matur en iyi, yolunu önsezi arazilerinde azimle oyan kudretli ırmaklarla kıyaslanabilir” diyor. “Onun kendine özgü yabanıllığı, insanoğlu ve gezegen için varoluşun doğasıdır. Bu derlemede, insanlık hali üzerine bir yolculuğa girişirken tutkulu bir feryatla, yanıtlanamaz görünen sorular soruyor. Ancak Matur, Etik Benlikler’imizin sesiyle konuşurken bu soruların bir yanıtı, hatta çok spesifik bir yanıtı olduğunu ileri sürüyor: taş kalpli benliklerin nihayet vicdan sahibi beslenmiş kalplere dönüşmesi. Matur’un diğergâmlık ve şefkatlilik koşulu, bu çalışmayı her şeyi saran bir sevginin epik zafer şarkısı seviyesine yükseltiyor.”

Fakat kitabı How Abraham Abandoned Me adıyla İngilizceye çeviren, üstelik harikulade bir önsöz yazan Ruth Christie’nin de söyleyecekleri olmalıydı. İşte Sarah Hymes’ın Christie’yle yaptığı röportaj…

Bejan Matur’un şiddetle hissedilen zarif şiirleri üzerine

SH: Şimdiye kadar Bejan Matur’un iki kitabını çevirdiniz. Onun çalışmalarıyla nasıl karşılaştınız, sizi ona çeken neydi?

RC: Muhtemelen “In the Temple of a Patient God”daki (Tanrı Görmesin Harflerimi) çevirmenin önsözünden bildiğiniz üzere, Bejan ilk Türkçe şiir kitabıyla ansızın kapımda beliriverdi. Ben hep onun “gönderilmiş” olduğunu düşündüm ve çok kısa sürede onun tuhaf anlatılarında alttan alta akıp giden mit ve efsanelerin çekimine kapıldım.

SH: Çeviride, özellikle de Bejan’ın çevirisinde hoşunuza giden nedir?

RC: “Çeviri”yle her zaman ilgiliydim; okuldayken ödevlerle uğraştığım, Homeros ve Vergilius’tan parçaların doğrudan tercümelerinden fazlasını yazmaya çalıştığım zamandan beri; çünkü onlarda önemli bir eksik olduğunu düşünüyordum ama bunun ne olduğunu bilmiyordum. Ayrıca şiir okuyan ressam bir babam vardı; Chaucer’in “Troilus ve Cressida”sını modern İngilizceye çevirmekle uğraşıyor ve bunu dinlemek isteyen herkese sesli şekilde okuyordu; buna kızları da dâhil olabiliyordu. İşte eskilere dayanan bir şiir ve çeviri altyapısı… Bejan’ı çevirmenin çekiciliği, diye soruyorsanız… Bence bu çoğunlukla sade ve dolaysız gibi görünen (bazen bir çocuğun annesine sorduğu soruya benzer) bir dil ile onun sunduğu son derece güçlü kavramlar arasındaki farkı çözmekte yatıyor. Bir peygamberin sesindeki gibi bir “ağırbaşlılık” var. Şiirlerdeki diğer sesler tuhaf, gerçeküstü, bazen naif ve ikinci kitapta da oldukça enerjik. Okur ve çevirmen sürekli “Bu sesler bizi nereye götürüyor?” diye merak ediyor.

SH: How Abraham Abandoned Me’ye yazdığınız girişte bunun In the Temple of a Patient God’dan son derece farklı bir kitap olduğundan bahsediyorsunuz. Bu sizin çevirinizde neyi değiştirdi?

RC: Bence kitaplar arasındaki temel fark, (aralarında on yıl var) varılan çözüm hissinde ve sezdirilen olasılıklarda yatıyor -bir demir atılmış gibi. Adlandırılacaklar adlandırılıyor, şair kendini bile tanımlıyor. Şair bir söyleşisinde (ve şiirlerinden birinde) burada bir “büyüme” süreci olduğunu söylüyor. Vezin çok benzer, dil hâlâ soyutla somut arasında gidip geliyor, erken dönem işlerindeki masalsı atmosfer üç tek tanrılı dinin daha bilindik hikâyelerine dönüşüyor. Bir yaratılış öyküsü var; tanıdık kahramanlar Adem ve Havva, yılan, bahçe, İbrahim ve oğulları, alevli kılıçları olan melekler var. Nerede olduğumuzu bildiğimizi zannediyoruz, sonra şair bizi döndüre döndüre bir “dönüş” ayinine gönderiyor. Bu sebepten bir muhabir sufi mi olup olmadığını sorduğunda, şair gülüp geçti: “Mistik değilim.” Ancak yeni kavramlar, “tutku”, “aşk”, “huzur” gibi sözcükler ortaya çıkıyor. Belki şairin Mahatma Gandhi’ye hayranlık duyduğunu açıklaması bu enigmatik şiire bir ışık tutabilir. Umarım çeviri bu atmosfer değişimini yansıtmada başarılı olmuştur.

SH: Çeviride Selçuk Berilgen’le birlikte çalıştınız. Bu işbirliği nasıl yürüdü?

RC: “İşbirliği” birçok şekil alabilir. İki büyük Türk şair üzerine Richard McKane’le işbirliği yaptığımızda hem beraber hem de ayrı ayrı çalışmıştık; açıklamam gerekirse, seçtiğimiz şiirleri ayrı ayrı çevirdik, birbirimize okuduk ve gerektiğinde kaynak dilde konuşanları ve okuyanları arayarak yorum önerilerimizi değiş tokuş ettik. Nadiren uzun şiirler üzerinde birlikte çalıştık, çok şükür ki orijinalle ilgili ortak bir duygusal hissimiz vardı. İşbirliği yapan kaç kişi böyle çalışır bilmiyorum. Bejan’ın işlerini iyi anlayan Selçuk Berilgen, her müsveddeyi titizlikle okuyan biriydi ve Türkçe tabirler, gelenekler ve görenekler hakkında çok değerli bir bilgi kaynağıydı. Bu da, iş son kararları vermeye geldiğinde yükü ciddi anlamda hafifletti. Onunla çalışmak bir keyifti. Onunla başka, çok farklı bir Türk kadın yazar üzerine de birlikte çalıştık; her kelimeyi ve deyişi neredeyse bir kazı alanındaki arkeologlar gibi kazarak çıkarıyor, şaire bir kaynak olarak başvuruyor ve her sezgimizi paylaşıyorduk. Şu anda Bejan’ın düzyazı anlatılarından oluşan bir kitap üzerinde çalışıyoruz, Selçuk uzmanlığı ve kendi çalışma alanı olması nedeniyle bunda “öncülük ediyor”.

Sarah Hymes

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of