Belki başka bir hayatta
Bir roman… Susan Sontag’ın bir sahafta bulduğu unutulmuş başyapıt, bir mücevher. Ve bir film… Neredeyse aynı tarihlerde aynı kitapçıda geçen ama yarım kalmaya mahkum bir aşkı anlatan bir başka kitap. Aslında bu ikincisine aşk denir mi, bilemiyorum, gerçek hayatta birbirini hiç görmemiş iki insanın arasındaki derin dostluk belki. Hem aslında işin içinde başkaları da var.
Leonid Tsıpkin’in Baden Baden’de Yaz romanını okurken Dostoyevski’nin, özellikle Karamazov Kardeşler’de karşımıza çıkan, insanlığın mutluluğunun tek bir masum çocuğun acısı üzerine bile kurulamayacağı düşüncesi üzerine de düşünün. Kendi ecinnileriyle verdiği zorlu savaşlardan sağ çıkan insanlara dair diğer bütün hikâyeler gibi, bu da size çok iyi gelecek.
Yağmurlu bir hafta sonuna yakıştırdığım 84 Charing Cross Road filmini de vaktiniz varsa bulup seyredin. Bulamazsanız, Everest Yayınları’ndan çıkan tatlı, küçük kitabını okuyabilirsiniz.
Baden-Baden’de Yaz Ketebe’den yeniden çıkmış, bu güzel haber. Umarım yazarın diğer romanı Neroç Köprüsü de sıradadır.
Baden-Baden’de Yaz
Kitap kurtlarına özel harikulade bir hikâye
Belki başka bir hayatta
1970’lerin sonlarında, keskin soğuğun kendini adamakıllı hissettirdiği bir gece, Moskova’dan Leningrad’a giden bir trende, hayatının en büyük saplantısı Dostoyevski olan bir adam vardır. Yahudi olan anlatıcının -Leonid Tsıpkin’in- amacı, kahramanının öldüğü yeri görmektir. Tren yoluna devam eder, Tsıpkin de büyük yazarın ikinci karısı Anna Grigoriyevna’nın 1867’de tuttuğu stenografik günlüğü okumaya başlar.
Amacı Dostoyevski’nin son günlerini geçirdiği evi ziyaret etmek olan Tsıpkin bir süre sonra Sovyet Rusya’nın soğuk, karanlık kış manzarası içinden geçen bu seyahati Dostoyevski’nin 1867 baharında, genç karısı Anna’yla çıktığı ve onları önce Dresden’e, sonra Baden-Baden’e götüren Avrupa yolculuğuyla karşılaştırmaya başlar.
Ve Dostoyevski’nin hayatı boyunca yakasını bırakmamış “ecinniler”in o Avrupa seyahati boyunca, güçlerinin zirvesinde olduğunu öğrenir. Dahası, Dostoyevski’yi kuşatan ecinnilerin kendi zihninde de dolaşmaya başladığını; hayranlığıyla öfkesi arasında sıkıştığını fark eder. Bir yandan güçsüzlüğüne lanet ederken, bir yandan da sürekli kavga edip birbirlerini hırpalayan Dostoyevski ile Anna’nın aşklarını kurtarma mücadelesine hayranlık duyar.
+++
Okuduklarımızın bir bölümü, anlatıcının tahayyülüdür aslında: Anna’nın günlüğünden ve başka tarihsel kaynaklardan hareketle Dostoyevski çiftinin Avrupa’daki günlerini ve yazarın Petersburg’daki ölümünü zihninde yeniden kurar. Diğer bölümüyse, anlatıcının kendi hikâyesi, daha doğrusu güçlü bir yaratıcı olduğu kadar büyük bir Yahudi düşmanı olan Dostoyevski’ye duyduğu hayranlıkla yüzleşmesi…
Baden-Baden’de Yaz‘ın yaratıcısı Leonid Tsıpkin’in adını şahsen ilk kez bu kitap vesilesiyle duydum. Bunun için Susan Sontag’a teşekkür etmemiz gerekiyor çünkü kitabı yıllar önce, Charing Cross Road’daki bir sahafta “ikinci el kitapların yıpranmış kapaklarını gözden geçirirken” keşfeden ve yeniden yayımlanmasına önayak olan bizzat kendisi.
Lütfen bir an önce siz de bu kitabı edinin ve okurken Dostoyevski’nin, özellikle Karamazov Kardeşler’de karşımıza çıkan, insanlığın mutluluğunun tek bir masum çocuğun acısı üzerine bile kurulamayacağı düşüncesi üzerine de düşünün. Kendi ecinnileriyle verdiği zorlu savaşlardan sağ çıkan insanlara dair diğer bütün hikâyeler gibi, bu da size çok iyi gelecek.
Çok gençken seyrettiğim hüzünlü film
Sontag’ın Baden-Baden’de Yaz’ı keşfedişi, yıllar önce, ilkgençlik yıllarımda seyrettiğim bir filmi getiriyor aklıma. Başrollerini Anthony Hopkins’le Anne Bancroft’un üstlendiği bu hüzünlü filmi ben hiç unutmadım.
Yıllar sonra şimdi kitabı var elimde. Everest Yayınları’ndan çıkan 84 Charing Cross Road. Sıradan bir mektuplaşmayla başlayıp yavaş yavaş köklenen bir dostluğun, kitaplarla örülü bir sevginin öyküsünü anlatan harikulade bir mektup-anı kitabı. Amerikalı yazar Helene Hanff’ın Londralı kitapçı Frank Doel ile mektuplaşması en katı kalbi bile yumuşatacak kadar dokunaklı. Birbirlerini hiç göremezler; Helene, Frank’in 1968’deki ölümünden ancak birkaç yıl sonra Londra’ya gidebilir ve artık kapanmış olan sahaf dükkânını ziyaret eder.
Anlıyorsunuz ya; bu biraz da o dükkânın, Marks & Co.’nun hikâyesi. (Söylemeye yüreğim elvermiyor ama orası bugün bir McDonald şubesi.)
Ben şahsen Susan Sontag’ın Dostoyevski üzerine yazılmış en güzel romanlardan biri olan Baden-Baden’de Yaz’ı 84 numaralı o kitapçıda bulduğuna inanmak istiyorum. Ne de olsa, Sontag’ın kitaba ilk kez Charing Cross’ta bir kitapçıda rastladığını öğrenmiş bulunuyoruz.
Hem canım isterse, biraz daha hayal kurabilirim… Mesela Sontag o kitabı bulmamış olsaydı, dükkân sahibi Baden-Baden’de Yaz‘ı Amerikalı arkadaşı Helene’e yollayacaktı belki. Ve kadın Dostoyevski ile Anna’nın, hayatlarını karartan ecinnilere rağmen birbirlerini bu kadar kuvvetli bir aşk ve bağlılıkla sevebilme yetilerine hayranlık duyacak, asıl cesaretsizliğin durmak, yani ölmek olduğunu anlayacak ve Londra ziyaretini ertelemekten vazgeçecekti.
Belki o zaman film de başka türlü bitecekti. Ya da belki böyle bir film bile olmayacaktı.
Kim bilir, belki başka bir hayatta…
Sontag yeniden keşfettikten sonra Baden-Baden’ de Yaz hakkında yazılanlar
Leonid Tsıpkin’in bir edebiyatçı olarak tanınmaya başlaması, ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşti. The New Yorker dergisinin 1 Ekim 2001 tarihli sayısında Susan Sontag’ın “Dostoyevski’yi Sevmek: Bir Romanın Yeniden Keşfi” başlıklı yazısı yayımlandı. Sontag bu yazıda, Baden-Baden’da Yaz’ı “bir yüzyıllık kurmaca ve yarı kurmaca edebiyatın en güzel, en yüceltici ve en özgün yapıtları arasında” saydığını yazıyordu. The New Yorker’daki bu yazıdan bir süre sonra romanın, Roger ve Angela Keys tarafından yapılan İngilizce çevirisi Susan Sontag’ın önsözüyle yayımlandı.
Amerikan basınında daha sonra çıkan eleştiriler de romanı övgüyle karşıladı. Roman, Dostoyevski’nin kumar tutkusunu, çağının bir başka büyük yazarı İvan Turgenyev’le yaşadığı çetin ilişkiyi, genç karısı Anna’yla yaşadığı ıstıraplı aşkı ve antisemitizmini ele alıyordu.
Batı dünyasının en önemli Dostoyevski uzmanı Joseph Frank, The New York Review of Books’ta romanı “Dostoyevski temaları üzerine bir rapsodi” ve “hem Dostoyevski’ye hem de geçmişten günümüze Rus edebiyatına dair ufuk açıcı bakış açıları sunan, şiirsel bir küçük başyapıt” olarak nitelendirdi.
Jonathan Rosen ise The New York Times’ta şöyle yazdı: “Tsıpkin bu parlak romanında Dostoyevski’yle, Dostoyevski’nin de -İvan Karamazov’un işaret ettiği üzere- çocukların acı çekmesine izin veren Tanrı’yla boğuştuğu gibi boğuşuyor.”
Harvard Üniversitesi edebiyat profesörlerinden Donald Fanger da Los Angeles Times’taki eleştirisinde romanı “başlı başına eksiksiz bir sanat eseri; sürükleyici, esrarengiz ve derinden etkileyici” sözleriyle tanımlıyor, Tsıpkin’in “çağrışımlarla gelişip genişlik ve derinlik kazanarak uzayan, zekâ ve sürprizlerle dolu, sayfa uzunluğundaki cümlelerle işleyen hayranlık verici üslubundan” söz ediyordu.
Baska bir hayata ve oradaki kavusmaya bel baglayanlar ölümün cesaretsizlik olmasina aldirmazlar gibime geliyor.
Ölüm cesaretsizlik mi? Bilmiyorum. Hakkında konuşamayacağımız şeylerden bence, sadece üzerimizdeki etkisini anlamaya çalışabiliriz, ölmeyi değil. Bu konularda temkinliyim.
Okudugunuz bir romandaki mekani, yasadiginiz gercek hayatta bulmayi istemenizi pek sempatik buldum. Bu herkeste böyle mi bilmem ama kendimi yokladim; sanirim bende de öyle. Izledigim bir filmin yahut okudugum bir $iirin, romanin izlerine kendi hayatimda rastlamak, onlari okurken ya da izlerken hissettiklerimi renklendiriyor belki… Burada “baska boyutlar katiyor” demeyi düsündüm ama “reklendiriyor” u tercih ettim, niye bilmiyorum.
Haklısınız, başka boyutlar katmıyor. Mekanların metne kattığı bir şey olmuyor çoğu zaman, hatta hayal kırıklığına uğratıyor insanı. Anlattığım hikayedeki Londra aynı kalmış mı ki, o dükkan aynı hisleri uyandırsın, metne başka boyutlar katsın? Galiba ben de o dükkanı bu kitaba vesile yapmışım, kitap okunsun diye yazıyı renklendirmişim, hepsi bu. Ama niyetim kötü değildi :) Okuduğunuz için teşekkürler…