Egoist okur

Hüseyin Rahmi Gürpınar için… Bir damla gözyaşı!

“Sahi, unutmak, bilmemek, merak etmemek ne büyük acımasızlık, küstahlık ve saygısızlıktı!..” diye bitiyor Emine Çaykara’nın İstanbul Hikayeleri köşesi için yazdığı yeni güzel yazı. Türk edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan, elden ele dolaşan eserleri  bir zamanlar Emile Zola’nınkilerle kıyaslanmış Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ömrünün son otuz bir yılını  geçirdiği evi gezdikten hatta gördüklerini Egoist Okur’lar için videoya çektikten sonra… Ben de diyorum ki “Ortada bir acımasızlık, küstahlık ve saygısızlık varsa eğer bu aslında kime karşı olabilir ki?” Cevap aşikar: Hüseyin Rahmi Gürpınar’a, Türk edebiyatına, kültüre ve en çok da sahip olduğumuz değerlerin farkında bile olmayan bize, kendimize…

Gülenay Börekçi

huseyin rahmi gurpinar egoistokur istanbul

Hüseyin Rahmi Gürpınar için… Bir damla gözyaşı!

Terkedilmekle kalmamış iyice unutulmuş, hatta biraz da kaderine terk edilmiş o eve girdiğimde ilk önce suskunluk dikkatimi çekti. Susmuştu ev… Ağır, kulakları zorlayan ama rahatsız etmeyen bir suskunluk, havaya asılı kalmış, her şeyi sanki gölgesi altında korumaya almıştı. Acaba biraz kırgın ve küskün müydü de? Gözlerim içeriyi hiçbir şeyi kaçırmamacasına tarar ve orada olmanın mutluluğuyla biraz da şaşkın bakınırken kenara ilişmiş, hatta saklanmış gibi duran bir kutu dikkatimi çekti. Etrafta kimseler yoktu, kutunun kapağını kaldırdım ve içinden sararmış bir kağıdın üstüne el yazısıyla yazılmış şu mektup çıktı:

“Zaman ‘ileri’ emrini almış bir ordu gibi, sağına soluna bakmadan geçip gider; zamanın icapları da, bu ordunun ayak sesleri gibi önce tatlı bir ahenk, sonra da bir hatıra olup kalır. Amma durdurulamayan zaman, böylece akıp giderken, onun bağrında yükselmiş bir medeniyeti zorlaya zorlaya, sarsara sarsa devirmek gibi gaflet olur mu? Bu ağacın meyvesiyle beslenmeye alışmış, onun gölgesinde ömür sürmüş nesillerin son dölleri, şimdi yabancı diyarlardan sökülüp getirilmiş ağaçların kekre meyvelerini yemekten bünye ihtilaline uğradıysa kabahat kimindir?”

Telaşla mektubu yerine koydum ve heyecanımı kendimce gizlemeye çalıştım. Aklım yazılanlardaydı. Ah o gaflet meselemiz, dedim içimden… Ne masumane, ne kadar zarif bir soru: Kabahat kimindir? Tam o anda birden yanımdan soğuk bir rüzgâr esti. Ürperdim ve gülümsedim. Ahşap merdivenleri çıkarken artık o ağır suskunluğa tanımlayamadığım, gizemli bir mutluluk da eşlik ediyordu sanki…


Bir damla gözyaşı EmineCaykara

Her şey eskiydi bu evde. Yıllar önce nasıl bırakılmışsa öyle. Kimbilir belki de aceleyle evden çıkılmıştı… Belki istemeden olmuştu her şey… Sararmış resimler, eprimiş halılar, eşyalar, kurumuş çiçekler… Ve kitaplar, kitaplar, kitaplar… Sonra o güzelim el işleri… Ne renkler, ne göz nuru danteller, oyalar…

huseyin rahmi gurpinar egoistokur istanbul (1)

İlerlerken kenarda iğreti duran küçük bir oda beni kendine çekti, karanlıktı, yerlere fotoğraflar atılmıştı. Tek ışığın üzerine yansıdığı bir kadın fotoğrafına gözüm takıldı; elime almamla altına saklanmış, bakıldığında mürekkebi öyle pek de eskimemiş hissi veren bir notla karşılaştım, ürperdim.

“Sanki İstanbul medeniyeti, bilinmez nasıl bereketli bir elin diktiği bir ağaçtı da, bu ağaç, baharların, güzlerin kâh okşayıcı, kâh haşin eliyle terbiye edile edile büyümüş, gelişmiş, meyvesini vermiş ve bu leziz çeşniyi tadanları, çocuğunu emziren bir ana hazzıyla göğsüne çekmişti. Fakat devirler devirleri kovaladıkça, ondan hisse ve nasip alanlara aşikâr olmaya başlamıştı ki, o her ne kadar gene bahardan bahara yeşilleniyor, gene meyvesini veriyor ve gölgesini bir şiir gibi etrafına seriyorsa da yer yer kuruyan dalları, eski tadını kaybetmeye başlayan meyveleri, köküne kurt düştüğünün birer habercisi idiler.

Madem ki İstanbul ağacı, köküne girmiş bir değil bin kurdun kemirici dişleri arasında yavaş yavaş kuruyordu, madem ki illetini keşfedememiş ya da aramamış bulamamıştık; şu halde gün günden yapısı sarsılan, dalı budağı kuruyan, hele mahsul vermekten kalan bu canım ağaçtan aşı alıp onu yeni ve taze sürgünlerin bünyesinde yetiştirmek neden hatırımıza gelmedi?”

huseyin rahmi gurpinar egoistokur istanbul (3)

Sahi neden hatırımıza gelmedi? Kendi kendime, sevmekle bilmek ne kadar alakalı acaba diye düşündüm. Bilgi taşınamadığı, yayılamadığı için mi biz çare bulamaz ve sevemez olmuştuk? Neden hoyrattık? Kaçıp gitme isteği duyarken Gandhi filminde karşıma çıkan ve hafızama yazdığım cümle kendi gerçeğimi bana hatırlattı ve beni sakinleştirdi: “Seninle aramızda veda olamaz. Nereye gidersen git, kalbimde olacaksın.”

huseyin rahmi gurpinar egoistokur istanbul (2)

Biri benimle mi konuşuyordu anlayamadım ama kafamdan geçenlere sanki cevap geldi:

“İstanbul şu cihetten de bahtsızdır ki, tarihle tabiatın, zevkle iz’ânın müşterek rahlesi önünde diz çökmemiş, mürekkep yalamamış, dirsek çürütmemiş bir parazit zümre, ıslâhat fermanlarının korkunç baltasıyla bu muhteşem ağaca rastgele saldırıp, rastgele dal budak kesmiş, yapayım derken yıkmış, düzelteyim derken bozmuş, vereyim derken almış, hiç de mesul olmamış, ne suçlu sayılmış, ne de zalim… En garibi, bu yapının muhafazası mesuliyetini üzerine almış olan kimdir, o hiç bilinmemiş, keşfi tasarruflara, ölçüsüz ve acemi buyrultulara neden susulmuş, o da meçhul kalmıştır.”

Zevkle iz’ânın müşterek rahlesi önünde diz çökmemiş, mürekkep yalamamış, dirsek çürütmemiş bir parazit zümre… Ne suçlu sayılmış ne de zalim… Neden susulmuş, o da meçhul kalmıştır…

huseyin rahmi gurpinar egoistokur istanbul (4)

Cümleleri aklıma yazmaya çalıştım ama artık suskunluk bana da bulaşmadan çıkmam lazımdı. Hızla değil tekrardan her şeyi kaydetmek istercesine sindire sindire basamakları indim ve gözüm arkada kapıdan çıktım. Adanın dar yollarına meyledecektim ki evin sahibinin adının yazılı olduğu tabelayı gördüm: Hüseyin Rahmi Gürpınar… Ömrünün son otuz bir yılını bu evde geçirmiş, elden ele dolaşan eserlerini yazmış, Emile Zola ile kıyaslanmış Hüseyin Rahmi… Bu evde yaşamıştı… Şimdi yazsa kimbilir kaçırdığımız ne tahlilleri yapardı. Çünkü o hemen tüm eserlerinde elli yıl gibi uzun bir zaman diliminde değişimin insan hayatına neler getirdiğini anlatmış, görmediklerimize dikkat çekmiş, eskiyle yeniyi savaştırmıştı.

Sahi, unutmak, bilmemek, merak etmemek ne büyük acımasızlık, küstahlık ve saygısızlıktı!..

Emine Çaykara

(Bu yazıdaki tırnak içindeki alıntılar İstanbul üzerine sayısız eser yazmış bir başka yazarımızın, Samiha Ayverdi’nin 1952’de yayınlanmış ‘İstanbul Geceleri’ kitabından alıntıdır. )

2
Leave a Reply

1 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Selin

Merhaba, yazınızı hem keyifle hem de hüzünle okudum. Video çekimi için de ayrıca teşekkürler. Ben Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evine daha evvel birkaç kere gitmeme rağmen, yalnızca 1 keresinde evde birilerini bulabildiğim için o zaman gezebildim. Evi gezdiren kişi mezarının harap durumda olduğunu hatta tam yerini tayin edemeyecek kadar bozulduğunu söylemişti. Ancak videoda mezarın bütün halde durduğunu gördüm. Mezarın yerini tarif etmeniz mümkün müdür? En azından hangi kapıdan girip ne yönde ilerlediğinizi söyleyebilirseniz onun bile yardımı olacaktır. Şimdiden teşekkür ederim.