Egoist okur

Peyami Safa ve bir tereddüdün sanatı: ROMAN

“Bilim kesinliğin peşine büyük bir tutkuyla düşmüş olabilir ama sanatın böyle bir iddiası ve gündemi olduğunu söyleyemeyiz. Hatta kesinsizliklerin sivrileştiği, bir bıçak gibi keskinleştiği yerde boy verir çoğu büyük sanat yapıtı. Elbette roman için de geçerlidir bu. Hatta roman mükemmellikten oldukça uzak ve sadece içerik olarak değil, biçim olarak da ele avuca sığmaz yapısıyla dünyanın toplam ruhu ve karmaşası hakkında büyük fikir verir bize. Bu fikir, oluş hâlinin imkânlarına, hayatın olanaklarına dairdir; varoluşsal tereddüdümüzle ilgilidir, sadece şüpheyle açıklanamayacak, ondan daha büyük bir tereddüttür bu. ” Onur Orhan yazdı…

peyami safa egoistokur nurdan gurbilek seytan agaci  

Peyami Safa ve bir tereddüdün sanatı: ROMAN

Bilim kesinliğin peşine büyük bir tutkuyla düşmüş olabilir ama sanatın böyle bir iddiası ve gündemi olduğunu söyleyemeyiz. Hatta kesinsizliklerin sivrileştiği, bir bıçak gibi keskinleştiği yerde boy verir çoğu büyük sanat yapıtı. Elbette roman için de geçerlidir bu. Hatta roman mükemmellikten oldukça uzak ve sadece içerik olarak değil, biçim olarak da ele avuca sığmaz yapısıyla dünyanın toplam ruhu ve karmaşası hakkında büyük fikir verir bize. Bu fikir, oluş hâlinin imkânlarına, hayatın olanaklarına dairdir; varoluşsal tereddüdümüzle ilgilidir, sadece şüpheyle açıklanamayacak, ondan daha büyük bir tereddüttür bu.

Romancı ne zaman kendini bir peygamber, bir müjdeleyici gibi görür, kanımca işte o zaman yazmayı bırakmalıdır. Hiçbir şey bilmeyen bir yazardan daha sıkıcı olan bir şey varsa o da her şeyi bilen bir yazardır çünkü. O kadar ki, bu yazar sadece karakterleri inceden inceye tasarlamakla kalmayacak, onların size ne ifade etmesi gerektiğini de söyleyecektir size güvenmeyerek. Zarifce işaret etmekten ötesidir bu. Yazar, kitabı kapadığınızda neye inanmanız gerektiğini bildiriyordur size.

Aslında her yazarın az çok bunu yaptığını söyleyerek itiraz edenler olabilir bu düşünceme. Hak vardır bu itirazda. En azından konuşmaya değer bir konudur bu. Çünkü her yazar gerçekten okuyucusuna şöyle ya da böyle bir yön işaret eder, bir şey işaret etmediğinde bile ediyordur aslında. Ancak bu yanıltıcı olmamalıdır, çünkü bu başka bir şeydir. Bir yön göstermiş olmak buyurgan olmayı içermez, hepimiz biliriz bunu. Bazı yazarlar sadece sorulara işaret eder, bazıları bunu bile yapmak istemez ve bir ayna tutarlar hayata, bir kısmı da çok sesli bir dünyanın olanaklı olduğunu ispatlamak ister bize, adeta bir sahne kurar sayfalar arasında, o sahnede hayalinden oyunlar oynar bir çocuk pervasızlığında, dilediğince, dilediği gibi.

Kırılma noktası buradadır. Ayrım buradadır işte. Çünkü müjdeleyici ve buyurgan romancı gerçeğin sesiymişcesine ve çoğu kez oldukça didaktik bir tavırla gösterir kendi yüzünü metninde. Uzun çözümlemeler eşliğinde dünyayı kendi fikrine tabi kılmaya kalkabilir ve olası en iyi ahlakın ne olduğunu söyleyebilir mesela size.

Peyami Safa -kısmen- bunlardan biridir mesela. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi eşsiz bir kitabın yazarıdır o. Özel bir yetenekle, bir ruhun neredeyse her kıpırdanışını mercek altında izleme yeteneğiyle doğmakla kalmamış bunu kendine has bir üslupla, bir dille birleştirmiştir o. Evet, dilinde büyüleyici, benzersiz bir yan vardır Peyami Safa’nın. Bir ritim tutturur, o ritim zihnimizde benzersiz vurur. Ne var ki Safa, sonsuzluğu hapsetmek isteyen bir ölümlünün tipik kusurlarına sahiptir. Özgürlüğün geniş imkânlarından korkar ve kendisindeki başka başka Safa’ları ve o Safa’ların kendinde yarattığı tüm tereddüdü boğmak istercesine sarılır zaman zaman kalemine. Böyle olunca da sadece kendine değil, romanına da zarar verir.

Nurdan Gürbilek, “Bir Tereddüdün Romanı”nın yazarı, tereddüdün yazarı değildir, der. Safa, tereddüdü araçsallaştırmış, amacına giden yolda bir araç olarak kullanmıştır, böyle düşünür Gürbilek ve devam eder “Çünkü tereddütten söz edebilmemiz için tereddüt edilen iki konumdan birinin daha baştan değersiz, kötü ya da sağlıksız olarak nitelendirilemiyor olması gerekir.”*

Safa bize gönlünün ve fikrinin nerede olduğunu hissettirir yahut belki de romanın/birçok romanının sonunu öyle bir bağlar ki -uzun açıklamalar yapar, doğu ve batı meselesine hakemlik eder, ahlak üzerine çıkarımlarını ardı ardına dizer- biz de “baştan beri bunu demeye çalışıyormuş aslında,” diye düşünürüz. Böyle olunca da okuyucu Safa’nın üslubunu ne kadar beğenirse beğensin, tuhaf bir kandırılmışlık duygusu hisseder Bir Tereddüdün Romanı gibi biten romanlarında, çünkü besbelli hayat böyle bitmez, bitmemektedir. Uzun bir anlatı, çıkarımlar, çıkarımlar ve çıkarımlar…

Roman hayata dahil olacak, Picassovari bir deyişle yapıt doğaya eklenecekken, metin doğayı da, insanı da, hayatı da bir metne, üstelik bir yazarın metnine hapseder sanki. Sanki o anda tüm yollar kapanmış, gerçek ilan edilmiş, tarihin sonu gelmiş ve son insanın nasıl olması gerektiği bulunmuştur.

Okuyucu yazarın fikir cümbüşüne, benzersiz tespitlerine ve dehasına saygı duyabilir ama ikircikli bir ruh hâli içindedir yine de. Çünkü kitaptan başını kaldırdığında hayatın akıp gittiğini, buna karşılık romanın çaresizce kibre yenildiğini ve insanlık adına son emri verdiğini hisseder. Bu, sadece büyümemiş bir çocuğun değil, büyüdüğüne kesinlikle inanan bir çocuk olarak yazarın çelimsiz düşüdür, bu benim oyunum diyordur yazar, böyle istedim, böyle oynanacak…

Yazarın kusuru, tereddüdü ve eylemin zengin imkânlarını dışlaması ve her türlü eminliğe bir emniyet arzusuyla sarılmasıdır. Okuyucu affetse roman affetmez bunu.

Çünkü roman hayata dahildir.

Yazar mı romanı yapar yoksa roman mı yazarı?

Michel Foucault, Heidegger’den yola çıkarak kendi kitaplarının önemli kısmının deneyim kitapları olduğunu söyler. Bunlar sadece okuyanın değil, hatta daha ziyade yazarın, daha kitabı yazarken değiştiği, başka biri olduğu kitaplardır. Bu kitaplar olanaklı olanı genleştiren, olasılıkları çoğaltan, imkânın sınırlarını genişleten kitaplardır.

Ancak bazen yazar imkânını daraltmayı seçer ve bunun için en güçlü silahına, kalemine sarılır, umudunu -umutsuzluğunu hatta- yazdığı metne bağlar, yani aslında yazar, mesela romancı diyelim, bir fikre angaje olmuştur yahut olmayı istemektedir ve angaje olduğu fikrin ilanını kitabıyla yapar. İşte Peyami Safa birçok kitabında bu yolu seçmiştir.

Safa bana kalırsa sanılanın aksine bir tereddüdün adamıdır aslında. Hayatı da zıtlıkların birleşiminden oluşmuş gibidir. Onun gibi söyleyelim, zıtlıklardan mürekkep bir hâletiruhiyedir onunkisi. Daima bir kesinlik arzusuyla yanıp tutuşur, çünkü kesinlikten uzaktır. Doğu’yu onaylar ama yaslandığı kaynaklar daha ziyade Batı’dandır. Korktuğunu yere çalmak ister ama en çok korktuğu kendisidir aslında. Bu müthiş bir kavgadır. Çünkü beri yandan savrulmamalı, yere sıkı basmalıdır.

Kesin inançlı bir adam olma arzusu duyar Safa. Çünkü kesin inançlı değildir. Onun tereddüdü tüm romanlarına sinmiştir. Çünkü ruh onda durağan değildir, daima salınır. Kontrolsüzce salınır üstelik. Yazdığı makaleler, yaptığı tartışmalar ve meslektaşlarıyla atışmalar, içindeki sesi boğmaya, ikizini öldürmeye yetmez. Onun için makalelerden uzun bir halat, her türlü kavgadan sıkı düğümler lazımdır. Kendini kendi sesinde boğacaktır, planı budur, bunu da romanla yapmayı seçecektir Safa.

Safa’nın tereddütleri vardır, doğru, Dostoyevski’nin tereddütlerine benzer tereddütlerdir bunlar ama o bir Dostoyevski değildir. Dostoyevski’den başka kim Dostoyevski’dir ki zaten! Petersburglu Usta’nın neredeyse yalnız makalelerde yaptığını o romanına taşır, kendini tek, sabit, değişmez bir adam yapmak arzusu duyar. Bu adama ihtiyacı vardır, çünkü inanmaya ihtiyacı vardır. Bu adam ayakta kalmalıdır, çünkü tereddütten batıyordur. En azından bir zamanlar batmış olduğuna kanaat getirmiş olmalıdır.

Foucault deneyim alanını genişletirken, Safa daraltmayı seçer. Çünkü ve sanki tüm kahramanları gibi bir muvazeneye ihtiyacı vardır. Muvazene, Safa’nın sözlüğünde karşımıza belki de en çok çıkan kavramdır. Bir denge bulmak mecburiyeti Safa’da hayat memat meselesidir.

Çünkü masadaki adam gazetesine makalelerini yazmalı, üstelik bunu her gün yapmalıdır. Az çok para kazanıp hayatını sürdürmeli, iyi kötü bir hayata tutunmalı, içinde salınan imanı makul bir hayata bağlamaldır.

Ama roman başkaldırır!

Yazar yeterince büyükse -Safa oldukça büyüktür- kendisi bile boğamaz kendi sesini. Bir Tereddüdün Romanı’nın öyle bir yanı vardır ki romanın sonuna doğru, kapanışına yakın egemenleşen “teksesliğe” rağmen, metin “çoksesliliğe” selam gönderir, hatta dâhil olur, yazarın iktidarına gizlice başkaldırır. Bu da romanın yapısındaki üstkurmaca tekniğiyle ve metnin kendi kendine yaptığı atıflarla mümkün olmuştur.

Biraz detaylandırayım. Bir Tereddüdün Romanı’nda bir başka romandan, “Bir Adamın Hayatı”ndan parçalar okuruz daha romanın başından itibaren. Sonra o romanın yazarıyla tanışırız romanın içinde ve üstelik o yazar Peyami Safa’dan izler taşımaktadır. Yani Bir Tereddüdün Romanı’nın yazarı Peyami Safa romanın içinde bir roman daha yaratmış ve onun yazarı da Safa’dan çıkmakla kalmamış, pekala ona benzemiştir. Biraz tanrısal biraz da şizofrenik bir pozisyondur bu. Yazar kendi kendini yazmaktadır. Burası önemli. Yazar kendi kendini yazmakta, o hâlde kendi kendini kurmakta, bir hayata hazırlamakta, oluşturmakta ve bunu okuyucusuna göstererek yapmaktadır. Safa’nın deyişiyle “namütenahiye doğru giden bir ben silsilesi içindeyiz,”dir. Romanın sonundaki tekseslilik daha ziyade Bir Adamın Hayatı’nın yazarına aittir, evet o adam biraz Peyami Safa’dır ama biraz da değildir. Çünkü Safa, o sırada romanı yazan, Bir Adamın Hayatı’nın yazarını konuşturan pozisyondadır aynı zamanda. Son derece eğlenceli, öyle değil mi?

Peyami Safa tereddüdü boğmak üzere masanın başına geçmiş gibidir. Bunu Safa’nın başka romanlarından da biliyoruz. Bir düşü, bir inancı vardır ağız dolusu anlatmak istediği. Evet, bazı yerlerde uzun tek yönlü anlatılara dönüşür roman ve bir romancıyla mı yoksa ahlakçıyla mı karşı karşıya olduğumuza karar veremeyiz. Bizi sürekli belli bir çıkış kapısına doğru sürer, iter Peyami Safa, bunu da görür, farkederiz. Ancak roman hayata benzer, bir yer bulur kaçar elinden avucundan yazarın. Roman, kendi olanağının peşine düşer adeta.

Nurdan Gürbilek tereddüdün araçsallaşmasından söz eder demiştik, önemli bir noktadır bu ama şunu es geçmemek gerekir, Safa tereddüt etmeyen bir adam olarak oturmamıştır yazı koltuğuna. Yani Bir Tereddüdün Romanı muhtemelen sadece bir zamanlar değil, hâlâ tereddüt eden bir adamın romanıdır bana kalırsa. Safa, kendi zihnine bir suikast tertipleyip romanı zayıflatmış olsa da, roman sürpriz bir biçimde kendi içinde bir oyuna dönüşürek okuyana, “Bak bunları hepsi kurgu aslında, biz bir oyun oynadık sana,” der. Tıpkı hayat gibi yani…

Yazar yeterince büyükse roman ikinci bir benlik gibi çalışır, bir oyun oynar yazara ve tıpkı hayat gibi köşeye sıkıştıralamayacağını sezdirir. Tereddüdün sadece mümkün değil, olmazsa olmaz olduğunun sezilmesidir bu. Aslında tereddüt araçsallaşamamış, romanın ruhu lafzına, biçimi içeriğine direnmiştir.

Hayat tek sesli değildir, olmamalıdır. İnsan varoluşsal tereddüdün geniş imkânlarına muhtaçtır. Eğer bir gün teksesli olursa hayat, varsa böyle bir gelecek, bu sadece romanın değil, hayatın da, Tanrı’nın da sonudur. Ölümdür bu. Ne diyordu Picasso?

“Kahrolsun biçem! Tanrı’nın bir biçemi mi var? Gitarı, arlequin’i, klarneti, kediyi baykuşu, güvercini oluşturdu. Benim gibi. Fil ve Balina tamam ya fil ve sincap? Bir pazaryeri! Varolmayanı oluşturdu. Ben de öyle. Resmi bile oluşturdu. Ben de.”

Tereddüt şüphe değildir yalnızca, eylemin tüm imkânlarıdır ve Tanrı’nın tüm olanakları…

Senin ve benim olasılıklarımızın olmasıdır demektir bu.

Olmaya devam etmemiz demektir.

Hiç bitmemecesine…

Hiç…

Onur Orhan

*Benden Önce Bir Başkası, Nurdan Gürbilek

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of