Egoist okur

Bir yarayı hiçbir şey aşk kadar kolay onaramaz!

Biliyorsunuz, Egoist Okur takipçisi Arzu Akgün bir süredir Egoist Okur yazarı. Bu yazısı aşk üzerine. Şöyle diyor: “Tanrı hepimize aşık olmasak bile aşk halinde günler versin, hayatla flört etmeyi eksik etmesin içimizden. Susuz kalmaktansa dalgalarla boğuşalım. Aşkın derdi bile güzeldir bazen.”

Gülenay Börekçi

Arzu Akgün Ask Egoistokur

Bir yarayı hiçbir şey aşk kadar kolay onaramaz!

Kaç gündür bir adamın gözlerini düşünüyorum. Duruşu, elleri, dünyaya karışması ve elbette benim için çok önemli olan kelimeleri onun nasıl kullandığı. Her şeyi bir fotoğraf duruluğunda aklımda. Ama gözleri işte; tekrar tekrar gözlerini düşünüyorum. Gözlerinde nasıl taşıyor hayatın ağırlığını, gözlerinde neleri saklıyor onu anlamaya çalışıyorum. Anladıklarımın ne kadarı doğru ne kadarı olanı biteni benim hayal ettiğim hikayeye yakıştırmam hiç bilmiyorum. Memnunum üstelik bilememe halinden. Ben daha çok rüya görürüm bu “ben onu çok eskiden tanıyormuşum” coşkunluğundan.

Aşkın en kıymetli hallerinden birisi bu bilinmez anlardır zaten. Toprağın altından bin yıllık bir heykeli elinizde ince uçlu bir fırça ile çıkartır gibi karşınızdaki kişiyi tanımaya çalışmak. Birazdan kişisel tarihinize bir not düşülecek bulduklarınızdan. Belki yalan belki avuntu belki de kim bilir başka bir gerçeğiniz. Ben hala adamın gözlerindeyim. Gözlerini düşündükçe hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorum.

“Ruh eşinse hemen kaç” dedi arkadaşım. “Öyle ya hiç birinin canını acıtmadan, düzenini bozmadan ruhunda bir şey değiştirdiği, ruhunla bütünleştiği görülmüş mü?”

“Bilmiyorum” dedim. “Sadece o korkunç tanıdıklıkla nasıl baş edeceğimi düşünüyorum. Hem tatlı bir heyecan, hem başıma gelecek var hissi.”

Bir kitap aldım, bir köşeye çekildim. İnsan en iyi kendinden kaçarken, kendini anlamaya çalışırken öğreniyor.

“Ruh” dediğimiz şey ne garip, hem bütünüyle hissettiği hem bir yere varamadığı bir şey insanın. Bir yere varamasa da herkes görür görmez tanıyor bir yandan. Bazen gözlerinden tanıyorsun bazen kokusundan bazen de bir kelimeyi ancak seni tanıyorsa öyle kullanabileceği fikrinden.

Sadece bir insanı sevmekle de ilgili değil üstelik. Bazen ilk defa geldiğim bir yerde hep orada yaşıyormuşum gibi çıkarıp makyaj malzemelerimi masaya dizme isteği, mutfağa geçince her şeyin yerini elinle koymuşsun gibi bulmak. Bazen de tam tersi ne yapılsa edilse rahat edememek karşında dünyanın en kusursuz bedeni ve aklı olsa bile yabancı kalmak. Göz, ruh, eşya… Ne kadar garip ve ne kadar manalı her şeyin birbirine bu kadar bağlı olması. Gözden ruha varmak, ruhun eşyaya sinmesi, ve yine herhangi bir eşyadan o kişinin ruhunu anlayabilmek. İnsanın yaşadığı bütün hikayelerin an an toplanıp sonra süzülerek bir bakışta ortaya çıkması. İlk görüşte aşk varsa bu biraz da bütün ortak hikayelerin izlerini tanıyabilmektir. Hatta tanımadan o izlerin peşinden gidebilmek.

Carlos Castaneda, bizi gizemle doğa arasında birbirinden ilginç yolculuklara çıkardığı kitaplarından birinde “Doğada hayatta kalabilmek için iki şey çok önemlidir” der “Biri iz sürmek biri de iz bırakmamak” Doğa hayatı ile pek aram olmasa da “iz sürmek” üzerine epey düşünmüştüm. İzleri tanımak, izleri takip etmek aslında hayatın her yerindeydi. Bir insanı sevmek de böyle bir şeydi hatta. Yüzündeki, gözlerindeki, ellerindeki izlerden tanımak ve yaklaşmak. İz bırakmamak ise belki de daha zor olanı, doğada nereye nasıl gittiğimizi gösteren ayak izlerinin takip edilmeyi ve yakalanmayı kolaylaştırması gibi günlük hayatta da ruhumuzu ele vermemek belki de korunmak için izlerimizi yok etmek.

İzleri yok etmek denilince ise bana hep bir şey yanlış anlaşılıyormuş gibi geliyor. Nerede ise bütün kadim inançlarda bilge olan, muteber olan yaşlılık iken modern zaman bir garip şekilde genç olmayı över durur olmuş. Biz de “bir dakika” bile demeden bu yola girmişiz. Saçlarımızdaki beyazlar, yüzümüzdeki izler her biri kurtulunması gereken dertler gibi görülmeye başlanmış. Elbette bilgeliğin salt yaşla geldiğini iddia edecek değilim ama yılların da mutlaka insana getirdiği bir şeyler vardır. İzleri yok edeceksek işe yaralarımızdan başlamamız gerekiyor. Bir yarayı ise hiçbir şey aşk kadar kolay onaramaz. Çünkü Tanrı’dan da gittikçe uzaklaştığımız bu dünyada ancak aşk bizim hayatla ve dünyayla bağımızı yeniden kurar, o bütünlüğü sağlar.

Hayatımdaki çok ilginç tesadüfleri düşündüğüm bir gün bütün o inanılmaz “rastlantıların” hepsinin ya çok aşıkken ya da başka birisi için bir şey yapmaya çalışırken denk geldiğini fark ettim. Belki insan ancak başka birisini öylesine güçlü düşündüğü için kendini aşıp bütüne yaklaşıyordur belki bu da bir türlü kendini yeterince sevemeyen içimizdeki küçük canavarlar yüzündendir.

Evet illa ki geldiğinde bir şeyleri söker, canınızı acıtır. Aşk kötümserdir çünkü, kötümser olması da iyidir bir yandan. Hep o baş edemez hal, insanı maceradan maceraya sürükler, alır küçük dünyasından kendinden de beklemediği hikayelerin içine koyar.

Aşkın bu hali bana hep şamanizmde şaman olacak kişinin göreve hazır olduğunun işaretlerinden birinin de kişinin zor bir hastalığa yakalanması olduğunu aklıma getirir. Çünkü ancak kendi hastalığını yenen kişinin başkalarına da çare bulabileceğine inanılır. Belki de derdine razı olduktan sonra mucizeyi buluyordur insan.

Tanrı hepimize aşık olmasak bile aşk halinde günler versin, hayatla flört etmeyi eksik etmesin içimizden. Susuz kalmaktansa dalgalarla boğuşalım. Aşkın derdi bile güzeldir bazen.

Küçük bir aşk masalı: Aşk biterse

“Masal bu ya delikanlı sevdiği kızı görebilmek için her gün azgın suları olan bir nehri yüzerek geçiyormuş. Sonra bir gün sevdiğinin yüzüne bakarken “yüzündeki benin daha önce de olup olmadığını” sormuş. Kız da hep orada olduğunu söylemiş. Ertesi gün delikanlı yine aynı nehri geçmek isterken boğularak ölmüş. Çünkü ona o suları aştıran içindeki aşkmış. Meğer aşkı bittiği için sevdiğinin yüzündeki daha önce görmediği beni görmüştür adam.”

Eski Mısır’dan: Tarlalarda Buluştuğumuz Sevgiliye Hoş Türküler

“…Yaban kazı bir yükseliyor, bir iniyor

Sonra süzülüp konuyor ağın üstüne

Dört yanda kuşlar cıvıl cıvıl

Ben kalakalmışım orada, şaşkın

Sevgi sanki yere çakmış beni

Yüreğim senin yüreğine bağlı sımsıkı

Canım canının içinde

Güzelliğinden öteye bakarsam kör olayım…”

(Aşk ve Batı, Çev.Talat Sait Halman, Doğu Batı Yayınları)

Sümerler’de evrenin aşkla yaradılışı

“Düzgün, büyük Yer kendini parlattı, gövdesini neşeyle güzelleştirdi

Engin Yer gövdesini değerli madenler ve lapis taşıyla bezedi

Kendini yeşil taş, kadıköytaşı ve parlak akikle süsledi

Gök kendini yapraklardan takma saçla donattı, prens gibi dikildi

Kutsal Yer, Kutsal Gök için güzelleştirdi kendini

Gök yüce tanrı dizlerini Engin Yer’in üzerine koydu,

Kahramanların, Ağaç ve Kamış’ın tohumunu döl yatağına akıttı

Tatlı Yer, doğurgan inek, Gök’ün bol tohumu ile gebe kaldı

Sevinçle yaşam bitkilerini doğurmaya koyuldu Yer,

Bol bol saçtı zengin ürününü Yer, şarabı ve balı akıttı”

(Tarih Sümer’de Başlar, Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınları)

Altay Türkleri’nde evlenen kız için edilen dualar

Gelin alma için güveyi ve akrabaları kızın evine giderler. O gün kızın odası akrabalarla doludur. Ana ve babası kızlarına nasihat eder, yabancı bir aile içinde kendisini nasıl idare etmek lazım geleceği hakkında malumat verirler; namuslu ve sadık olmasını tavsiye ederler. Bu esnada odaya yedi ihtiyar adam girer. Bunları gören genç kız derhal ayağa kalkar. İhtiyarların işareti üzerine ateşli ocağa secde eder. Sonra ana babasının ayakları üzerine başını koyarak:

“Ülgen han atamın kutsal gözleri bana baksın

Ey kutsal güneş ve ay size başım kurban olsun

Ey muhterem yedi ata, bana alkış veriniz.” der.

Kızın bu temennilerini müteakip birinci ihtiyar söze başlar:

“Yüce Tanrı’nın kutsal nazarı sana düşsün

İhtiyar adamların hayırlı duaları sana erişsin

Yüce Tanrı’nın merhametli nazarı sana düşsün

İhtiyar adamların hayırlı duaları sana erişsin

Önünden ay, arka tarafından güneş doğsun.” der.

İkinci ihtiyar:

“Kutsal yerlere evin yerleşsin

Malın, davarın çok olsun

Çadırın geniş olsun

Taş ocağın yüksek olsun

Ateşin sönmesin” der.

Sonra üçüncü ihtiyar söz alır:

“Konduğun yer tezekli olsun

Ocağın külü tepe olsun

Teptiğin yer demir gibi sert olsun

Sarayın sahipli olsun

Bastığın yer bezekli olsun” der.

Dördüncü ihtiyar söze başlar:

“Uzun müddet ömür sür

Yaşın uzun olsun

Yüzyıl yaşa

Kalbin daima şad olsun

Ağaç dalları gibi parlayup dur

Kuzulu koyunların çok olsun” der.

Beşinci ihtiyar bunu takip eder:

“Evin taraf iteklerini pala bassın

Arka taraf iteklerini davar bassın

Üç yaşlı kısrakların yavru doğursun

Dört yaşlı kısrakların döl versin

Başkalarının alamadığı yerden sen al

Başkalarının tutamadığı yerden sen tut” der.

Altıncı ihtiyar:

“Geveze insanlara söyletme

Omuzlulara bastırma

Tepenlere demir gibi sert ol

İçtiğin ve yediğin mübarek olsun

İçeceklerin ve yiyeceklerin bol olsun

Elbiselerin kirlenmesin

Atın en iyilerine bin

Bindiğin at terlemesin

Kol ve arkaların ağrımasın

Koltuğun sızlamasın” der ve sözü yedinci ihtiyara terk eder. Yedinci ihtiyar da:

“Tanrı seni muhkem etsin

Neslin bol olsun

Torunların çok olsun

Kutlu ve mutlu ol!” der ve merasim biter.

Bundan sonra gelin kocasının evine gider, yeni bir yurda yerleşir. Gelin eve girdiği zaman kayın babasının önünde üç defa eğilir ve ocaktaki ateşe secde eder. Erimiş bir parça kuyruk veya sade yağını ateşe atar yahut ağzına biraz boza alarak ateşe püskürür. Yanmış ateşin üstüne dökülen yağ veya boza ateşte cızırdadıkça ihtiyar kadınlar hep bir ağızdan, “May Oliya, Ot Oliya” yani ateş evliyası, yağ evliyası diye bağrışırlar.”

(Altay Türkleri’nde Düğün, M. Şakir Ülkütaşır, Halk Bilgisi Haberleri Dergisi)

 Arzu Akgün

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of