Egoist okur

Birol İnan: “Aşk, dönüşmek anlamına geliyor…”

Anasının lafı kulaklarındaydı: Önce adam olacaktı adam! Turan Demir, dağların, taşların, asırlık ağaçların, köyün çamurlu gölündeki kurbağaların sesini dinledi; hepsi de “Başaracaksın,” diyorlardı. Ailesi kendisi ile gurur duyacaktı. Öyle çok bakmıştı ki evlerindeki külüstür radyoya; üstüne serilmiş dantelin her bir ilmeği beynine kazınmıştı. Diline yapışmış türkülerini, gizli sevdasını sırtlandı ve Diyarbakır’dan yola çıktı: Aşkını duyurmaya, plaklar yapmaya, radyonun yıldızı olmaya karar vermişti bir kere. Uzun hava okumaya başladığında sesi ile bardakları çatlatan bir efsane, Turan Demir, Türkiye’yi kucaklamaya hazırdı!

Diyarbakır’ın yoksul bir köyünden Ankara TRT koridorlarına uzanan bir sanatçının öyküsünde, Birol İnan, okuruna sadece bir güç ve azim hikâyesi anlatmıyor; 1970’li yıllardan günümüze dek Türkiye’nin dönüşümünü de gösteriyor. Bibi, Yakışıklı, Eşek Hasan, Kulaksız, Lebdeğmez Murat, falcı Figo ve bergamot kokulu parfümler süren Ayda gibi karakterleri ile “Biliyordu Dönmeyecektim”, sizi uzun süre etkisi altında bırakacak.

Birol İnan “Biliyordu Dönmeyecektim” adlı yeni romanıyla okur karşısında. Sayım Çınar, yazarla romanını, aşkı, gerçekle buluşan kurguyu konuştu.

Gülenay Börekçi

Birol İnan: “Aşk zaten dönüşmek anlamına geliyor…”

“Kalbim Pera”dan sonra yeniden okurların karşısındasınız. Pandemi döneminde çoğu yazar romanlarını terk ederken siz yazmayı bırakmadınız. Bugün elimizde yeni romanınız “Biliyordu Dönmeyecektim” var. Motivasyonunuzu diri tutmayı nasıl başardınız bu zorlu dönemde?

Pandemi ülkemizde ekonomik ve sosyal çöküntüyle eşzamanlı geldi. Nereye baksan sıkıntı, hangi kanalı açsan bunalım, mutsuzluk, kaos. Bu süreçte milyonlarca emekçi işsiz, aşsız kaldı. Esnaf kan ağlıyor. Binlerce insan hayatını kaybetti. Sağlık çalışanlarının kahramanlık hikâyelerine şahit olduk. “Biliyordu Dönmeyecektim”i yaşamını kaybeden müzik emekçilerine ve kahraman sağlık çalışanlarına ithaf ettim. Hal böyleyken romana dönmek, yarattığım kahramanlarla vakit geçirmek ruhuma da iyi geldi. Ve nasıl olduğunu anlayamadan bu süreçte romanım tamamlanmış oldu.

“Biliyordu Dönmeyecektim”in satır aralarına gelelim. Karakteri bol, heyecan ve macerası yüksek ve elbette başrolde aşk olan bir romanla karşıyayız. Romanın hikâyesini dinlemek isterim sizden, fikir nasıl oluştu?

1970’li, 80’li, 90’lı yılların Türk halk müziğinin Recep Kaymak, Şakir Öner Günhan, Sevim Seçkin gibi önemli sanatçılarıyla uzun yıllardır komşuyuz. Anıları, sahnede aktif olarak yaşadıkları zamanın atmosferi bizler gibi normal insanlar için sıra dışı. Yazmamak olmazdı. Top önüme düştü diyebilirim.

Baş karakter Turan; kaderini değiştirip dönüştürme gücüne sahip biri. Çok genç yaşta bir aşk davasıyüzünden doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalıyor ve bu zorunlu göç, hayatını değiştiren en önemli kararlardan birine kapı açıyor. Nasıl yarattınız karakterinizi, gerçek hayatta tanıdığınız bir Turan var mı?

Turan Demir karakterinin yaratılmasında Sayın Recep Kaymak’ın büyük etkisi oldu. Anlattıkları bizzat şahit olmadığım bir dönemin hikâyeleriydi. Yıllar önce sahneyi bıraktığı halde hâlâ müthiş bir gırtlağı, olağanüstü güçlü bir sesi var. Bir tenor. Bir defasında sesini sonuna kadar açtığım hoparlörlere meydan okudu ve dinlemekte olduğum çok ünlü tenoru sesiyle bastırdı. Hayret edilecek kadar disiplinli ve hırslı bir karakter. Etkilenmemek mümkün değildi. Ama romandaki olay örgüsü, hikâye tamamen hayal ürünü. Yazdıklarımı, o dönemi daha gerçekçi anlatsın diye ona da okuyordum, şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.

Turan’ın başı kadınlarla hep belada, aşkı seviyor, sevgililiği seviyor, tehlikeli sularda yüzüyor. Yazarla karakter ne ölçüde benziyor birbirine?

Hiç benzemiyoruz. Taban tabana zıt karakterleriz. Romanı dikkatle okuyan okur, Turan’ın aşktan kaçtığını, hatta aşık olanlara hayret ettiğini görecektir. “Hayatıma paslı bir çiviyi almanın ne alemi var,” diyen biri o. “Ben dansöz severim,” diyor mesela.

Satır aralarında Türkiye’ye, memleketin bir türlü çözemediğimiz sorunlarına, mikro iktidarlara dair çok önemli ipuçları var. Toplumsal mesajlar vermeyi planlamış mıydınız yoksa hikâye mesajları da kendiliğinden mi getirdi?

Sorunuzun net yanıtını şu: Ben bir hikâye anlatıcısıyım, herhangi bir mesaj vermek, öğretmek gibi bir niyetim hiç olmadı ve bir yazar olarak bunu yapmamaya özen gösteriyorum. Göçmen bir anne ve Karadenizli bir babadan doğdum. Oralarda hiç yaşamamış biri için doğuyu, doğu insanını yazmak kolay olmadı. Sanırım cesur ve cüretkar bir roman yazdım. Sürç-i lisan eylediysem, Diyarbakırlı dostlarım affetsin lütfen. Nasıl tepki alacağımı ben de çok merak ediyorum. Bir dönemi hikâyeleştirerek anlatmaya çalıştım. Çok kültürlü, çok sosyal katmanlı bir yer olan 60’lı, 70’li yılların Diyarbakır’ını, şehir efsaneleriyle yoğurarak yazdım. Masal gibi. Doğulu insanın duyguları var hikâyede. İnsanlar köylerden kentlere, doğudan batıya, ülkeden ülkeye göç ederken sosyal dokular birbirine karıştı, harmanlandı. Kentlerde, 1950’den sonra insan manzaraları değişti. Bugün yaşanan çözümsüz pek çok sorunun kökeninde bu değişim, dönüşüm var. “Biliyordu Dönmeyecektim” bu döneme benim gözümle, dilimle, kalemimle bir bakış, hoş bir hikâye. Sanırım o günleri yaşamayan okurlar bile romanda yaşamlarından bir iz bulacaklar.

Çok fazla ipucu da vermek istemiyorum ama aşkın bir insanı tamamen değiştirebileceğini, yeni bir insana dönüştürebileceğini görüyoruz romanızında. Aşka gerçekten bu derece inanıyor musunuz, aşk bir insanı gerçekten değiştirebilir mi?

Değişirseniz aşık olabilirsiniz. Aşk zaten dönüşmek anlamına geliyor bana göre. Karışık, kırışık, anlaşılmaz bir kimya hali. Roman karakterlerim de yaşayan, nefes alan, hisseden varlıklar. Hikâye ilerledikçe onlar da dönüşüyorlar. Turan Demir, Hatice onu ölesiye, öldüresiye sevmeseydi dönüşebilir ve aşka karşı kaya gibi sert karakteri un ufak olur muydu, ardından Ayda’ya aşık olabilir miydi sizce?

Romanı aslında çoğumuzun unuttuğu ama baş tacımız olan çoğu türküyü, şarkıyı hatırlattığı için de çok sevdim. Yazarken siz neler dinlediniz, nasıl beslediniz kendinizi müzikal olarak?

Çok çalıştım. İki ciltlik bir opera kitabı okudum, Aylin Odabaşı, Çağrı Köktekin gibi değerli opera sanatçısı dostlarımla konuştum. Romanda geçen tüm parçaları dinledim, içselleştirdim. Sevim Seçkin’den “Oğlum Muhammedim Yavrum”u dinlerken karşımda roman karakterim Bibi vardı, kanlı canlı karşımdaydı. Recep Kaymak ise “Sarı Gelin” ve “Suzan Suzi” türkülerini söylerken sanki Turan Demir’di.

Fuarları, okur buluşmalarını seven bir yazarsınız ama bu dönemde okurla bir araya gelmeniz pek mümkün olmayacak gibi. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu yeni ortamı bir yazar olarak? Sanal buluşmalar fiziki buluşmaların yerini doldurabilir mi? Festivalsiz, fuarsız yazarlık ve okurluk günleri mi bekliyor bizi?

Bu günler geçecek. Sanırım sayrılı, sancılı her olayda olduğu gibi pandemi de unutulacak ve bizler sonundaokurlarımızla buluşacağız. Bu sürenin çok uzun olmayacağını düşünenlerdenim. Pandemi belası geldiği gibi aniden kaybolacak ve hepimiz şaşıracağız. Aramızda onu özleyen çıkacak mı bilmiyorum.

Pandemi döneminde sıradaki kitabınızın notlarını da almaya başladığınızı biliyorum. Okurlara ipucu verir misiniz, sırada hangi roman, nasıl bir macera var?

Henüz adını koymadığım bir kahramanım var. Yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor. Otuzlu yaşların başında silik bir kişilik ve bilgisayar başında çokça zaman geçiriyor. Sosyal medya algoritmasıyla zehirlenmiş bir düşünce sistemi var ve gerçek hayatta karşı cinse, yani kadınlara karşı aşırı derecede mesafeli ve utangaç. Ama sosyal medyada gerçek bir fenomen oluyor. Devamını anlatmasam mı?

Sayım Çınar

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments