Egoist okur

Bohem, flâneur, seri masalcı, romancı: Richard Fariña

Bohem. Flâneur. Seri masalcı. Kendi deyişiyle “aynalar tasarlayan adam”. Yalandan da olsa gerilla. Şair sonra, öykücü. Thomas Pynchon’un hem arkadaşı hem de hayran olduğu bir romancı. Bob Dylan’ın hem dostu hem de sıkı rakip gördüğü bir müzisyen. New York’un folk müzik patlaması yaşadığı yıllarda sahneye çıkıp şarkılar söylemiş, masallar anlatmış. Kendine maceralar uydurmuş ve hayatının her anını doğaçlama yaşamış. İlk -tek- romanı matbaadan çıktıktan iki gün sonra da ölmüş. Bu yazıda size muhtemelen adını ilk kez duyacağınız bir yazardan, o tek romanıyla unutulmazlar arasına yerleşen Richard Fariña’dan söz edeceğim.

Richard Fariña (ornada) ve Bob Dylan (sağda)

Bohem, flâneur, seri masalcı, romancı: Richard Fariña

“Nasıl olduğunu tam hatırlamıyorum ama açıkçası onunla yüz yüze tanışmadan önce Richard Fariña hakkında bir şeyler biliyordum. 1958 kışıydı, öğrenim yılının son günleri yaklaşmıştı. Üniversitenin edebiyat dergisi Cornell Writer’ın stajyer editörlerindendim. Fariña adında birinden sık sık yeni öyküler, şiirler geliyordu. Bambaşka bir sesi vardı bu Fariña’nın, bilinmeyen bir dünyadan geliyormuş hissi uyandırıyordu. Kim olduğunu birilerine sorduysam da pek bir şey öğrenemedim. Bana gereken sadece biraz zamanmış! Çok geçmeden ne ceket giyen ne de kravat takan ve hep arka sıralarda oturan uzun saçlı, tehlikeli bir varlığı fark edecektim. Sessiz ama yoğun bir şekilde orada oluyor, sanki çaktırmadan her şeyi gözlemliyor hatta denetliyor gibiydi. Onun Richard Fariña olduğunu öğrenmem için epey zaman geçmesi gerekti.”

The Crying of Lot 49, Inherent ve Gravity’s Rainbow gibi kitapların efsane yazarı Thomas Pynchon’un bir yazısından aldım bu cümleleri. Hayran olduğu bir yazarı, daha doğrusu onunla ilk tanıştığı gençlik günlerini anlatıyordu.

Bilirsiniz, Pynchon esrarlı bir adamdır. Vladimir Nabokov’un öğrencisi olarak çıktığı yolda David Foster Wallace gibi edebiyatçılardan Paul Thomas Anderson gibi yönetmenlere birçok sanatçıyı etkilemiş ve zamanla çok büyük bir edebiyatçı haline gelmiştir. Röportaj vermeyi, fotoğraf çektirmeyi sevmediği ve gözlerden ırak yaşadığı için “günümüzün Salinger’ı” olarak da anılır. Şu halde, başyapıtı Gravity’s Rainbow’u ona ithaf ettiği de düşünülürse, Pynchon’un Fariña konusunda ilk kulak verilmesi gereken kişilerden olduğu aşikar.

İtiraf edeyim, “şu Fariña denen tip”le ben de yeni tanıştım. İki haftalık covid-19 karantinam esnasında tesadüfen elime geçen Been Down So Long It Looks Like Up to Me adlı roman vesilesiyle… Bakar mısınız kitap adının güzelliğine; “o kadar uzun zamandır dipteyim ki orası bana artık zirveymiş gibi geliyor”.

Richard Fariña ve Mimi Baez

O kadar uzun zamandır dipteyim ki orası bana artık zirveymiş gibi geliyor

Beat kuşağı edebiyatıyla postmodern edebiyat arasındaki gölgeli alanda duran bu kitaptan ne anladın derseniz, çok da bir şey anlamadım aslında. Avare seyyah Gnossos Pappadopoulis’in, içinde Castro ve IRA, siyaset ve ölüm, yüksek miktarda uyuşturucu ve cinsellik bulunan maceraları şiirseldi, Fariña’nın kelime oyunları baş döndürüyordu ve 60’lı yılların saykedelik ruhunu taşıyan roman yer yer karanlık olmakla birlikte eğlenceliydi ama o kadar. Yazarın diline, yaratıcılığına, cesaretine hayran kalsam da açıkçası roman benim için fazla oyunlu, fazla dağınık, nasıl demeli, tam da anlattığı hikayeye uygun bir şekilde “fazla overdoz”du. (Bu iki kelimeyi arka arkaya kullanarak Türkçeyi katletmiş olabilirim ama yapacak bir şey yok, romanın bende uyandırdığı his tam olarak bu.)

Şikâyetim yok, karantina sürecimi renklentiren keşfimden ötürü mutluyum. Bir tek, Richard Fariña’nın bu dünyadan erken gitmesine üzüldüm. Düşünün, Been Down So Long It Looks Like Up to Me, bu çok yetenekli yazarın yayınlanabilmiş tek romanı.

Fariña’nın gerçekle yalan arasında gölgelenen hayatı

Yeni keşfettiğim bu yazarın hayatına biraz daha ayrıntılı bakalım… İrlandalı bir anne ile Kübalı bir babanın çocuğu olarak New York, Brooklyn’de doğan Richard Fariña. Üniversite yıllarında Thomas Pynchon’un yanı sıra Bob Dylan’la da arkadaş olmuş. Dylan önemli çünkü onun aracılığıyla Joan Baez’in kız kardeşi Mimi ile tanışmış, evlenmişler. Bir süre sonra da New York’un ünlü Greenwich Village Folk Sahnesi’nde beraber sahne almaya, şarkı söylemeye başlamışlar. Fariña gitar ve santur da çalıyormuş. “Celebrations for a Grey Day” ve “Reflections in a Crystal Wind” adlı iki albümleri o yıllarda fırtına gibi esmiş ama bugüne sonradan Joan Baez ve Johnny Cash’in de söylediği “Hard Lovin’ Loser” ve “Pack Up Your Sorrows” adlı iki şarkıları kalmış sadece.

Sanırım elimizdeki gerçekler üç aşağı beş yukarı bunlardan ibaret.

Oysa Been Down So Long It Looks Like Up to Me’nin orijinal baskısının arka kapağındaysa bambaşka şeyler anlatılıyor.

“Richard Fariña, her ikisi de otuzlu yıllarda Amerika’ya göç eden Kübalı bir baba ve İrlandalı bir annenin çocuğu olarak doğdu. Hayatının bir bölümünde Küba ve Kuzey İrlanda’da yaşadı. On sekiz yaşındayken  İrlanda Cumhuriyet Ordusu’na katıldı. Daha sonra, Fidel Castro Küba dağlarında bir gerilla savaşını sürdürürken Küba’ya gitti, Santa Clara’daki çatışmalara dahil oldu. Sonrasında birkaç yıl Londra ve Paris’te yaşadı. Geçimini müzisyenlik, sokak şarkıcılığı, senaryo yazarlığı, oyunculuk, kaçakçılıkla daha doğrusu günü kurtaracak herhangi bir şeyle sağlıyor. Otuz kilo verdi.”

Otuz kilo vermesi kısmının karizmasına pek bir yararı olmadığını düşünsem de burada bir parça Arthur Cravan tadı alıyorum şahsen, ne dersiniz?

Biraz Pynchon, biraz James Dean

Bob Dylan, Joan Baez, Mimi Baez ve Richard Fariña’nın sahnelerde tatlı bir rüzgâr gibi estikleri o güneşli hafiflik günlerini anlatan Positively 4th Street adlı dörtlü biyografinin yazarı David Hajdu, “Fariña edebiyatçı olarak Thomas Pynchon’la, müzisyen olaraksa James Dean’le aynı kumaştandı,” diyor. “Yüz yüze geldiğiniz anda insana adeta çarpan bir cool’luğu vardı. Yaşasaydı olağanüstü bir besteci olacaktı, abarttığımı düşünebilirsiniz ama bana göre Gershwin hatta Cole Porter kadar yetenekliydi.”

Öte yandan gene Hajdu’ya göre Fariña tıpkı Been Down So Long It Looks Like Up to Me’nin esas karakteri Gnossos Pappadopoulis’in yaptığı gibi, kendine muazzam bir mitoloji, bir persona kurgulamıştı. Bir nevi seri masalcıydı. “Sadece David Bowie ve Madonna gibi büyük starlarda görülen bir kişilik özelliğidir bu,” diye anlatıyor. “IRA ve Fidel Castro hakkında uydurduğu masallar da işte bu kişiliğinin bir parçasıydı. Okurlarının tehlikeli biri, dağlarda savaşan bir gerilla olduğuna inanmasını istemişti, oysa İrlanda’da yanlarında kaldığı aileyle görüştüğümde onun sessiz, çekingen hatta odasından nadiren çıkan bir genç olduğunu anlattılar. Castro ile dağlarda savaşması hikayesiyse zaten ikna edicilikten tamamen yoksundu..”

İşin üzücü yanı, kendine yalanlarla örülü bir hayat kuran Fariña’nın, romanı matbaadan çıktıktan iki gün sonra trajik bir kaza sonucu ölmesi. Hayır bu artık yalan değil… Adamımız 30 Nisan 1966 günü karısı Mimi için Kaliforniya, Carmel’deki Thunderbird kitapçısında sürpriz bir doğum günü partisi verecekmiş. Öğlen saatlerinde kitapçının kafe bölümüne girip bir masaya oturmuş ve kahve eşliğinde taze çıkmış Been Down So Long It Looks Like Up to Me ciltlerini imzalamaya başlamış. Amacı doğum günü partisine gelecek konuklara birer kitap armağan etmekmiş. Her seferinde büyük harflerle aynı kelimeyi yazıyormuş; “ZOOM”, yani “odaklan”. İmza işi planladığından erken bitmiş. Güneş pırıl pırıl parlıyormuş o gün, gökyüzü masmavi, berrakmış. Fariña da parti öncesinde biraz hava alsın diye dışarı çıkmış ve kaldırımdaki kırmızı Harley-Davidson Sportster motosikleti görmüş… Her şey birkaç saniye içinde olup bitmiş, öngörülemez trajedi gerçekleşmiş, Richard Fariña labirent misali dolambaçlı ve tehlikeli bir yol olan Carmel Valley Road’da geçirdiği motosiklet kazasında ölmüş. Henüz 29 yaşındayken. Adeta bir rock star gibi.

Richard Fariña ve Mimi Baez

Dylan Fariña’yı taklit mi etti?

Madem başladım, şununla bitireyim… İster komplo teorisi deyin, ister aşırı kuşkuculuk ama 29 Temmuz 1966 günü, yani Richard Fariña’nın trajik ölümünden birkaç ay sonra, Bob Dylan da bir motosiklet kazası geçirmiş ve kelimenin tam anlamıyla ölümden dönmüş. Bugün bile tam olarak çözülemeyen bu kazanın sonucu olarak da aylarca yürüyememiş. Dylan ile Fariña’nın besteci ve şarkı sözü yazarı olarak sürekli karşılaştırıldıkları hep söyleniyor zaten. Fariña yaşasaydı edebiyatçı olarak da karşılaştırılacaklardı belki çünkü anlaşılan Dylan, kaza geçirdiği sırada, ilk romanı Tarantula’yı yazmaya henüz başlamış. İki şaibeli kazanın arka arkaya olması bana sorarsanız enteresan tesadüf. Tabii eğer sahiden tesadüfse.

David Hajdu’nun ima ettiği şeyse çok başka… Hadju’ya göre, Avrupalı’ların epeydir alışkın olduğu, New York entelijansiyası içinse pek yeni bir figür olan “Bohem Flâneur” persona’sını Dylan Fariña’dan alıp kendine uyarladı hatta bu persona’nın yaratıcısını unutturmayı da bir güzel başardı. Tercüme edeyim, “karakterini çalmış” diyor resmen. Fariña yaşasaydı Nobel Edebiyat Ödülü’nü alır mıydı, merak etmek hakkımız.

Yazımı, Fariña’nın öykülerin ve geriye kalan taslaklarının daha sonra Long Time Coming and a Long Time Gone adıyla yayınlandığını söyleyerek bitireyim. Ölmüş bir yazarı mutlu etmenin tek yolu onu okumaktır, onu da hatırlatayım.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments