Egoist okur

Bu kitap cevapları değil soruları önemseyenler için

Hilal Bebek’in kaleme aldığı ve Tara Kitap etiketiyle çıkan “Çemberin Dışı”, okuru hayata dair önemli konuları sorgulamaya, yeni bakış açıları geliştirmeye davet ediyor, değişimin, gelişimin, hayat sapaklarında doğru yolu tutturmanın izini sürüyor.

Şahsen yazarın kişisel gelişim kitaplarını eleştirirken söylediği şu cümleye bayıldım: “Düşünün, mutluluk satan bir dükkân sahibi olsanız müşterilerinizin mutlu olmasını ister misiniz?” Doğru soruya ne denir?

Hilal Bebek’le canım arkadaşım, kitapların prensi Sayım Çınar konuştu.

Gülenay Börekçi

“Mutluluk satan bir dükkânınız olsa müşterileriniz gerçekten mutlu olsun ister misiniz?”

Sohbetimize önce sizi tanıyarak başlayalım, böyle bir kitap yazma fikri nasıl doğdu?

Okuyordum, düşünüyordum, anlatıyordum, demek ki bir şeyler birikmiş. Uzun senelerdir beslendiğim alanlar psikoloji, felsefe, sosyolojiydi. Hem akademik hem de klinik sahada aktif bir şekilde psikolog olarak çalışıyordum. Yazdıklarım birleşerek bu alanların her birinden tatlar taşıyan melez bir yapı oluşturdu. Psikolojik ve çağı irdeleyen eden sosyo-psikolojik yazılar diye özetleyebilirim.

Farklı mecralarda yazılarınız, denemeleriniz yayınlandı. Medya okuru ile kitap okurnu karşılaştırmanızı istesem ne dersiniz? Hız çağında kitap okumak cazibesini koruyor mu hâlâ?

Bence daha az kitap okunduğu bir yanılsama, kitap okumak hâlâ cazibesini koruyor kuşkusuz. Sadece okumak da ne yazık ki simülasyon çağından nasibini alarak kendi simülatif versiyonunu yaratmış durumda, demek istediğim hız çağında insan kitap okuyor ama nasıl okuyor? Hangi kitapları okuyor? Bunları hangi motivasyonla okuyor? Dijital çağda, ilk bakışta kolay erişilebilir gibi gözüken bilgiyle aramıza aslında büyük mesafeler girdi. Bilmek içsel bir süreç olmaktan çıkıp dışsal uyaranlara maruz kaldığımız atıl bir duruşa dönüştü. Bilgiyi sindirecek, kavrayacak, idrak edecek zihinsel süreçlerden geçirmiyorsak kütüphanemizde yüzlerce kitap olsa ne yazar?

Kitabınız bir yönüyle hayatı yeniden inşa etmek için hazırlanmış bir fikir ve öneriler bütünü. Sizin için bu kitabın okuru kimdir, kimler almalı “Çemberin Dışı”nı?

“Çemberin Dışı”, inançlarımız, inanma nedenlerimiz, mutluluğa bakışımız, mantık yürütürken yaptığımız hatalar, sistem içinde ya da zihnimizde düştüğümüz tuzaklar ve psikolojik ihtiyaçlarımız gibi konuları ele alan bir kitap. Formüller sunmuyor ama. Önümüze cevapları yığan kitaplardan çok soru sorduran kitapları önemsiyorum ben. Bazı kitaplar zihnimizde bir soruyu asılı bırakır ve o soru işareti, bakış açımızı değiştirecek ve görüş alanımızda kırılma noktaları yaratacak şeyin ta kendisi olur. Umarım bu kitap okuyuculara birkaç soru işareti hediye eder. “Çemberin Dışı”, bu anlamda kimileri için çok konforlu bir kitap olmayabilir de. İçinde cevapların rahatlatıcılığından çok soru işaretlerinin yarattığı huzursuzluk var çünkü. Yani umarım öyledir. Düşünmeye zorlayan yazılar… Ama zaten okuyucuyu konfor alanında tutmak isteyen kim?

Kitabın ismi aslında içeriğe dair çok ipucu veriyor. Çemberin dışını göze alabilmek zor bir karar…

“Çemberin içi” ve “çemberin dışı” diye keskin sınırlarla ikiye bölebileceğimiz bir hayat yok. Düşünce dünyamız ya da hayatımız her daim çembere dönüşme eğiliminde, bundan kaçış da yok. Bir şeyler hızlıca alışkanlık olur ve zamanda rutin haline gelir. Zihnimiz kısa yollar oluşturmaya ve genellemeler yapmaya meyillidir. Bu yüzden genelde otomatik pilotta yaşar, ezberden gideriz. İnançlarımız ve alışkanlıklarımız, zihnimizde ön yargılar oluşturur. Dolayısıyla keşfetmeye ve hakikati öğrenmeye değil kendini doğrulamaya eğilimliyizdir çoğu zaman. İşte bu damarın varlığını görmezden gelen insan için hakikatin birçok yönü kör noktalara yerleşir, insan çemberin dışını ve farklı hakikat olasılıklarını göremez hale gelir. Burada “çemberin dışı”, düşünme ve yaşama alışkanlıklarımızın dışında kalanları temsil ediyor. Çemberin dışına her çıktığımızda kaçınılmaz olarak yeni bir çemberin içine girmiş de oluruz. Ve bu böyle sürüp gider. E peki ne yapacağız? Sanırım önemli olan bir şeyleri ezbere, alışkanlığa dönüştürme eğilimimiz hakkında uyanık olmak, taraflı bir zihne sahip olduğumuzu mütemadiyen hatırlamak, bir de “Çemberin dışında ne var?” sorusunu diri tutmak. Yoksa çemberden muaf bir hayat yok. Ama en geniş halkamıza erişebiliriz.

“İyi Hissetme Fetişizmi” adlı bölüm çok ilgimi çekti…

Ekonomik ideolojilerin hâkim olduğu bağlamlarda “kişisel gelişim” gibi görünürde anlamlı olan birçok şeyin içi maalesef boşalıyor ya da işlevsel olarak mutasyona uğruyor. Her şeyin satılabilir olduğu bir pazarda “kişisel gelişim” de bir meta. Ama düşünün, siz mutluluk satan bir dükkân sahibi olsanız müşterilerinizin gerçekten mutlu olmasını ister misiniz? Yoksa mutluluk satın almaya istekli mutsuz müşteriler ekonomik açıdan daha mı avantajlı olur sizin için? Kişisel gelişim pazarının ayakta kalabilmesi için bizi bu pazara yöneltecek olan eksiklik, yetersizlik düşüncelerinin ve kusursuzluk arzusunun da canlı tutulması gerekiyor. İşte kişisel gelişim çağımızda böyle ikircikli bir meseleye dönüşmüş durumda. Performansı, şöhreti, başarıyı, kusursuzluğu güzelleyen, önceleyen ve birincil değer olarak kabul eden bir çağda kişisel gelişim platformları da elbette bunlara yönelik kendi “şifalarını” sunuyor. Şifa dedikleri şeylerin çoğu da zehrin ta kendisi.

Pandemide hayatı keşfetmek

“Corona’da Hayat Bulmak” bölümü de pandemi süreci için çok önemli ipuçları barındırıyor. Corona bize ne gösterdi, ne öğretti?

Semptomlar, değerlidir. Biz klinisyenler insanlardaki semptomlarını gidermeye çalışırız ama bu semptomların varlığı aynı zamanda işlevseldir de. Baş ağrısından kurtulmak istiyor olabiliriz fakat baş ağrısı bir yandan da bedende olası problemlere işaret eden bir yardım çağrısıdır. Doğanın gösterdiği semptom da Corona. “Bir şeyler ters gidiyor” çığlığı bu aslında. Semptoma aşırı takılarak altında yatan sorunları irdelemezsek işin özünü kaçırır, önlem almayı ihmal ederiz. Hem bireysel hem de toplumsal hayatlarımız hatta türümüz için bu çağrı bize ne anlatıyor diye sormak ve cevapları doğru okumak zorundayız. Anomaliler, sapmalar kıymetlidir; gözümüzün gerçeğe körleştiği fanuslarda çatlaklar yaratırlar. O çatlaklardan baktığımızda da ıskaladığımız noktaları görürüz. İnsanın kibrini, iştahını, doğa karşısındaki özensizliğini, değerlerinin yozlaşmasını… Tüm bunlar benim Corona döneminde o çatlaktan bakıp hatırladığım konular oldu.

“7’sinde neyse 70’inde o olanlara ölü denir. İnsan yapısı değişmeye kaim ve taliptir,” diyorsunuz. Bu klişelerden, yıllarca doğru belletilen yanlışlardan kurtulmak mümkün mü?

İnsan aynılığı sever. Konforludur değişmemek. Hatta bizi mutsuz da etse aşina olduğumuz yerde kalmak ister bir tarafımız. Eski bilgilerimizde, inançlarımızda, alışkanlıklarımızda… Gerçek değişim bu eski dosyalar üzerinde değişiklik yapmayı, analizi, sentezi, yıkmayı ve yapmayı gerektirir. “Bir yanlışın peşinden koşup durmuşum,” demek öyle çok da kolay olmuyor, hayal kırıklıklarına tahammül etmeyi, yas tutmayı, öfkeyle yüzleşebilmeyi gerektiriyor. İnsanın enteresan bir paradoksudur bu; tadının kaçmaması uğruna tadının kaçması…  Aman dengemiz bozulmasın, aman eski köye yeni adet gelmesin derken kısa ve orta vadede “düzeni korur” ve fakat uzun vadede bozuk yapıların içine hapsoluruz, bir süre sonra köy de elden gider. İnsan değişim sancılarını, faydalı huzursuzlukları göze alabilirse 7’sinde ne ise 70’inde o olmayabilir.

“Sorular başka soruları, onlar da diğerlerini getirir. Sorular enginleşir, genişler. Bir köyü içine sığdıramazken bir alemi yutar. Sorular bağlamı değiştirir, kavramları eritir, yeniden oluşturur. Kategoriler oluşur, kategoriler silikleşir, her şey birbirine yaklaşır ve uzaklaşır. Sorular mahirleştikçe zihin önce kalabalıklaşıp sonra yalınlaşır. Bilgi, önce çoğalır ve sonra Bir’e yaklaşır,” diyorsunuz kitabınızda. Sizce biz doğru sorular sorabiliyor muyuz? Sorgulayıcılık ve sorulara cevap arama denince nasıl görüyorsunuz ülkemizi?

Biz daha çok cevaplara talip bir toplumuz. Bir din adamı cevap versin, bir büyük onaylasın, bir komşu fikir beyan etsin, bir öğretmen anlatsın istiyoruz. Elbette istişare etmek, uzmanların bilgilerinden istifade etmek ya da daha önceden benzer yollardan geçmiş insanların cevaplarını bilmek değersiz değil. Ancak yalnızca hazır içerikten yemek zihni tembelleştiriyor. Kendi düşünce tezgahımızdan geçmeden belleğe yapıştırılmış bir bilgiler deposuna dönüşüyor zihnimiz. Oysa soru sormak bir pişirme sürecidir. Tarama yapmak, ayırmak, birleştirmek, elemek, seçmek, karşılaştırmak, çelişkileri yakalamak, güncellemek ve yeni bir bütün oluşturmak anlamına gelir. Soru sormak, bilgi parçacıklarını kimyasal bir işlemden geçirmek gibidir adeta. Ortaya çıkan şey, parçaların özelliklerini taşıyan yeni bir maddedir artık. Bu tür bir düşünme ya da soru sorma biçimini öğreniyor muyuz? Hayır! Kimse altın yumurtlayan tavuğu vermiyor bize. Arada sırada yumurtalardan istifade ediyoruz onlar da çürük ya da bayat değilse ne ala.

“Bilgi ile cahil olmak” ifadenizi çok önemli buldum. Okurlar için bunu biraz açalım istiyorum…

Hep aynı epistemolojik mesele üzerinde düşünmeye zorluyor bu dönem bizi. Bilmek, dışarıdan duyduğumuz bir şeyleri ezberleyip zihnimizin en yüzeysel kenarına tutuşturabileceğimiz basit bir ekleme işlemi değildir. Mesela şefkat nedir? Açar interneti öğrenir, literatürü tarar, bir miktar vakıf olursunuz konuya. Gerçekten bilmiş olur musunuz? Kısmen olabilir. Peki şefkat hakkında derinlemesine hiç düşünmediyseniz, onu yaşam içerisinde gözlemlemediyseniz, belleğinizdeki anılarla birleşmediyse öğrendikleriniz, kendi hikayenizde bir yere oturmadıysa… Yani onu içsel olarak tam olarak kavrayıp, idrak etmek mümkün olmadıysa… Bu bilgi gerçekten var mıdır sizde? Dışarıdan gelen uyaranları, yani bilgiyi torbamıza doldurmak kafi değildir. Bilgi sahibi olmak, derinlemesine işlemlemeyi gerektirir.

Sayım Çınar

Görseller bu adresten alındı.

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments