Egoist okur

Buluşma ve iletişim kurma mekanları: PARKLAR

Gezi Parkı’nın dönüştürülmesi projesi hâlâ konuşulurken, parkların ve bahçelerin tarihine bakmak, park kavramının neden önemli olduğunu hatırlamak iyi olabilir diye düşündüm… Tam bu sırada elime bir kitap geçti: Alman tarihçi Hans Sarkowicz’in yazdığı “Parkların ve Bahçelerin Tarihi”…

“Günümüzde mimarlar ve şehir idarecileri ‘park’ adı verilen ama yeşillikmiş gibi göründükleri halde aslında modern hayatın light birer yansımasından başka bir şey olmayan alanlar yaratıyor, çevrelerini alışveriş merkezleri, içlerini marka ilanları, fast food şubeleriyle dolduruyorlar. Körlemesine bir şekilde yalnızca değişiklik isteğinin peşinden gidiyoruz ve bu değiştirmelerin bize getirdiği şeylere karşılık sonsuza dek bizden aldıklarını belki de yeterince bilmiyoruz” diyor Sarkowicz.

Bunları okuyunca Gezi gibi eski, köklü parkların niçin çok kıymetli olduğunu ve neden korunmaları gerektiğini daha iyi anlıyor insan.

Gülenay Börekçi

bulusma ve direnme mekani gezi parki egoistokur

Gezi Parkı, İstanbul

Önce park ve bahçelerin resmi olmayan tarihine bakmak gerek belki. Şöyle üstün körü bir hatırlama çabasıyla akla gelecek ilk örnek hiç şüphesiz kutsal kitaplarda da yeri olan iki kişilik Cennet Bahçesi. Yaradılış mitine göre Adem ile Havva’nın yılan kılığına giren Şeytan’a uyarak bilgi ağacının yasak meyvesini yemeleri ve böylece sonsuz mutluluğu yitirmelerinin öyküsünü hepimiz biliyoruz. Otoritenin bilginin tehlikeli olduğunu biz insanlara öğretme biçimi bu aslında. Başka kadim bahçelerden de söz edilebilir: Eski Mısır’ın evrenin minik birer versiyonu olarak yaratılan olağanüstü güzellikteki bahçeleri, çoktan yitip yok olduğu halde “cennetin ikizi” imgesiyle dünyanın yedi harikasından biri olarak günümüze kadar gelen Babil’in Asma Bahçeleri, Çinlilerin metaforlar ve simgelerle dolu gizemli bahçeleri, Japonların yalın, mütevazı ve “özgür ruhlu” bahçeleri… Buradan Eski Yunan ve Roma’nın felsefe konuşulan bahçelerine geçebiliriz. Bizans, Moğol ve İslam bahçeleri de hatırlayabiliriz. Buradan atlamamız gereken yer Avrupa’nın Manastır bahçeleri.

Elimde bir kitap var: Parkların ve Bahçelerin Tarihi. Alman tarihçi Hans Sarkowicz yazmış. Tabii burada “bahçe”yle kastedilen, bir zamanlar şahıslara ait olan ama artık kamuya açılmış durumdaki kent bahçeleri. Sonuçta artık onlar da bir çeşit park… Paris’teki Lüksemburg Bahçesi’ni hatırlayın. 1612’de Marie de Medici tarafından yaptırılmıştı, artık hem tüm Parislilerin hem de turistlerin buluşma ve gezinme mekanı.

bulusma ve direnme mekani gezi parki egoistokur 2

Lüksemburg Bahçesi, Paris

Her neyse, aslında parkların tarihinin insanlık kadar eski olduğunu ama resmi olarak ortaçağda başladığını bu kitaptan öğreniyorum. İlk parkları aristokratlar ve derebeyleri geyik avlamak için yaptırmış, çevrelerine kalın ve yüksek duvarlar ördürmüş, derin hendekler kazdırmışlar. Dışarıdan kimse giremesin diye. 17’inci yüzyıldan sonra bu parklar sadece avlanma mekanı olmaktan çıkmış, sahiplerinin zenginliğini ve toplumsal statüsünü ortaya koyan meyve ve çiçek bahçelerine dönüşmüş. Lancelot “Capability” Brown adlı bir mimar İngiltere’nin bütün aristokratlarının bahçelerini yenileyerek dönemin hatırı sayılır şöhretlerinden olmuş. Böylece “peyzaj mimarisi”adı verilen yeni bir meslek ortaya çıkmış. (“Capability” sözcüğü istidat anlamına geliyor, sonuçta Yetenekli Bay Ripley’in peyzaj mimarı versiyonundan bahsediyoruz.) 19’uncu yüzyıldaki sanayi devrimiyle birlikte şehirler kalabalıklaştıkça, bu özel bahçelerin hepsi teker teker halka açılmış. İnsanlar buluşmak, konuşmak, yürüyüş yapmak, çeşitli spor etkinlikleri gerçekleştirmek, toplumsal olaylarda bir araya gelip durum muhasebesi etmek veya bildiri yayınlamak gibi birçok farklı amaçla artık parklara geliyormuş.

Parkların bugün anladığımız anlamda kamulaştırılması sırasında yaşananlarsa ibret verici. Frankfurtlu düşünür Theodore W. Adorno’nun anılarında yer alan bir olay var mesela. 1926’da Almanya’daki Loewenstein Parkı’nda bir arkadaşıyla oturup kitap okurken park bekçisi onları kovalamış. “Bu banklar kraliyet alesinin efendilerine aittir” diye bağırıyormuş bir yandan. Adorno’nun deyişiyle, “Yeni ve demokratik bir park politikasının uygulanmaya başlamasının hemen öncesinde yaşanan bu olay” aslında tükenmekte olan bir “efendi parkları” dönemine aitmiş. Parkların tarihçesi işte bu kadar kısa.

Ve geliyoruz günümüze… 100 yıl öncesinin hobi ve botanik bahçelerini, şifa parklarını okuyoruz önce. Ardından günümüzdeki park ve bahçe çeşitliliğini görüyoruz. İnsanın içini karartacak bir tablo sayılabilir. Neler yok ki bugün gittikçe bir parklar ve bahçeler topluluğuna dönüşen dünyamızda. Prefabrik evlerden oluşan konut parkları, heykel parkları, lunaparklar, sanayi parkları, teknoloji parkları, bilim parkları, multimedya parkları, alışveriş parkları… Ve hepsinin bir simgesi olarak Disneyland.

“Eskiden parklar ‘soylulaştırılmış’ bir doğa yaratır ve korurken, yeni park kreasyonları adeta parazit olarak yaşıyor” diyor Hans Sarkowicz. Alman tarihçiye göre mutlaka korunması gereken vahşi doğa parkları bir yana bırakılırsa, günümüz Avrupalı ve Amerikalı parkları, çağrışımları harekete geçiren bir yeşillik alan izleniminden ibaret hale geliyor yavaş yavaş. Mimarlar ve şehir idarecileri “park” adı verilen ama yeşillikmiş gibi göründükleri halde aslında modern hayatın light birer yansımasından başka bir şey olmayan alanlar yaratıyor, çevrelerini alışveriş merkezleri, içlerini marka ilanları, fast food şubeleriyle dolduruyorlar. Eski, köklü parklar bu yüzden çok kıymetli, bu yüzden korunmalı… Hans Sarkowicz “Körlemesine bir şekilde yalnızca değişiklik isteğinin peşinden gidiyoruz ve bu değiştirmelerin bize getirdiği şeylere karşılık sonsuza dek bizden aldıklarını belki de yeterince bilmiyoruz ” diyor.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of