Egoist okur

Büyük soru: Sonsuz gece mi, bir anlık haz mı?

Geçenlerde Zeynep Uysal ile Murat Gülsoy’un Eksik Mecaz podcastini dinliyordum. İkinci bölümde sanırım, Zeynep Uysal’ın Goethe’nin Faust’undan seçtiği bir alıntıya bayıldım. (hem ayrıca favori yazınsal karakterimle ilgiliydi bu alıntı.)

“Dur geçme öyle güzelsin ki diyecek olursam o âna, vur beni istersen zincirlere, hazırım o zaman yok olmaya, o zaman çalsın ölüm çanları, o zaman tamamlanır görevin, saat durabilir, yelkovan düşebilir, vaktim gelmiştir.”

Bu cümleler bana Andersen’in Cennet Bahçesi masalını, daha doğrusu o masaldaki genç adamın cümlelerini hatırlattı. Ne diyordu?

“Cennetin mutluluğunu en sonunda anlıyorum. Kanıma, düşünceme sindi bu mutluluk, topraktan gelmiş bedenimde meleklerin gücünü, ölümsüzlüğünü duyuyorum, benim için sonsuz bir gece varsın başlasın, böyle tek bir an bana yeter!”

Yaşadıkları yılları düşünürsek, muhtemelen Andersen, Goethe’den etkilenmişti, zamanın ruhunun ikisini de ele geçirdiği de söylenebilir. Zaten Zeynep Hanım ve Murat Bey podcastte bu zamanın ruhu meselesini de konuşuyorlar. Her neyse, anlıyoruz ki, Andersen’in bir anlık haz uğruna cennetten vazgeçen karakteri ile Faust’un gittiği yol aynı.

Bu arada: Christopher Marlowe’un Faust‘unu okudum ben bir tek. O da şahanedir ama şimdi Goethe’ninkini de okuyacağım. Hangi çeviriyi tavsiye edersiniz? Sıraya Thomas Mann’ın Doktor Faustus’unu da alacağım tabii.

Marlowe’un Doktor Faustus’undaki en sevdiğim Mephistopheles dizesinin tam da günümüzün çığrından çıkmışlığını hatırlatmasına ne diyelim peki?

ŞEYTAN ETKİSİ: Başka yere bakma, kötülük burada, seninle!
ŞEYTAN ETKİSİ 2: Kötüler hep buradaysa, iyiler nerede?

Andersen: “Ölü görünüyor olabilirim ama sadece uyuyorum”
“Ben yapmadım o yaptı!” romanları
“Gölgesiyle karşılaşıp onu kabul edemeyen kişi, kayıp bir ruhtur”
Karen Blixen’in rüyası: “Şimdi ne yapsak da biraz eğlensek?”

Eksik Mecaz

Büyük soru: Sonsuz gece mi, bir anlık haz mı?

“Tanrı masallar anlatırdı, hem de upuzun, çok güzel masallar… Kağıt oymaları yapar, resimler çizerdi. Noel yaklaştığında da önüne yaprakları tertemiz, bembeyaz bir defter alıp gazetelerden, kitaplardan kestiği resimleri yapıştırmaya başlardı, bulduğu şeyler anlatmak istediği hikâye için yeterli değilse oturup kendisi bir şeyler resmederdi. Bunları iyi biliyorum, yaptığı işlerden birkaçı küçükken benim de elime geçmişti.”

Bu masalı okuyanlar orada anlatılan Tanrı’nın aslında Andersen olduğunu kolaylıkla anlayabilirler. Gençliğinde konuk gittiği evlerin çocuklarını böyle kağıt oymalarıyla, resimlerle eğlendirir, kocaman makasıyla yarattığı kolajları da harikulade masallarla süslermiş. Şiirleri, romanları ve oyunları bir kenara koyup masal kitapları yazmaya bu şekilde başlamış.

Yazdıkları, insanların hayata ilişkin tumturaklı sözler edip dersler veren kıssadan hisseli masallara alışık oldukları bir dönemde şaşkınlık yaratmış olmalı. Temiz, usturuplu görünmeye çalışmıyor; cüretkâr, hatta bir parça ahlaksız olmaktan da çekinmiyordu. Komik ya da acıklı, ama her zaman hayat dolu masallardı onunkiler. Belirsiz diyarlarda, belirsiz zamanlarda geçen Grimm Kardeşler ya da Perrault masallarının aksine, bildik mekanlarda, büyük şehirlerde, evlerin oturma odalarında geçiyordu. Kahramanları arasında periler, cinler, denizkızları ve masal diyarının bildiğimiz öteki sakinleri de vardı elbette ama asıl çocukların, kuşların, çiçeklerin, oyuncakların, ev eşyalarının, mutfak gereçlerinin, kısacası aklınıza gelebilecek canlı cansız her türlü şeyin serüvenini anlatıyordu. Günlük hayatın önemsiz sayılan nesneleriyle de büyük hikâyeler yazılabileceğini göstermişti okurlara. Birbirlerine çekmece köşesinde rastlayan top ile topacın ilişkisini düşünün. Bu kısacık masalda iki oyuncak aracılığıyla sınıf ayrımı, kibir, aşk, inanç, ölüm gibi temaları ele almış ve çok canlı bir dünya yaratmıştı.

Masallarını okumayan kalmadığına göre herkes bilir: Akıcı bir dille öyle renkli diyaloglar yaratmış ki, masalları bir anda uyduruluvermiş hissi uyandırıyor; sanki yazar bir yere misafirliğe gitmiş de evin küçük kızını eğlendirmek için bir anda bulup buluşturuvermiş gibi… Yazarken çok eğlendiğine bile inanabilirsiniz. Oysa günlüklerinden anlaşıldığı kadarıyla gerçek hiç de öyle değilmiş; her masalı defalarca yeniden yazıyor, kusursuz hale getirene kadar uğraşıyormuş.

Öğüt vermek gibi bir derdi olmadığını, sadece dünyayı hayal gücünün yardımıyla resmettiğini de seziyor insan yazdıklarını okurken. Özelliklerinden biri de, “anlatılamaz” şeyler yazmış olması. Onları birisine anlatmak istiyorsanız yapacağınız en güzel şey, özetlemektense baştan sona yüksek sesle yeniden okumak. Ne yani, “Yama iğnesi kendini çok önemli birisi sanıyormuş ama sonra kırılmış,” diyecek haliniz yok ya!

Bir de tabii o harikulâde mizah duygusu. Andersen’in her okuyuşta içinizi parça parça edecek kadar acıklı masalları var ama onlarda da ara ara kendinizi tutamayıp kahkahalarla gülebilirsiniz. En karanlık masalı Gölge’de bile çok eğlenceli paragraflar var.

Mesela bir kaplıca şehrine giden yazarla gölgesi “fazla net görmek”ten mustarip bir prensese rastlıyorlar. Prenses kaplıcalarda tedavi olup iyileşiyor; yani normal insanlar gibi “yarı net” görmeye başlıyor. Meğer mutluluğun sırlarından biri buymuş: gerçekleri görmemek.

Postmodernizmin adı konmadan çok önce yazılan postmodern metin: Dişağrısı

Ya da benim en sevdiğim masalı Dişağrısı, tüm karamsarlığına ve ölümü anlatmasına rağmen komiktir de. Masalda dişağrısı yaşlı bir kadın kılığına bürünüp genç şairin karşısına çıkar bir gece ve şairin dişlerine piyanosu, davulları ve flütleriyle eksiksiz bir orkestra muamelesi eder. Bu korkunç acılar veren ağır işkence sırasında da aksi aksi söylenir: “Nasıl şiir yazılacağını öğreteceğim sana. Seç bakalım: Büyük şaire büyük acı, küçük şaire küçük acı…” Andersen büyük bir yazar; o yüzden belli ki hayatı boyunca büyük dişağrılarına, büyük acılara katlanmış, yarattığı genç şairse anlaşılan kolay pes edenlerden, “N’olursun, bırak da küçük bir şair olayım, lütfen küçük bir şair olayım,” diye yalvarıyor.

Deneysel bir yazar da sayılabilir Andersen. Anlatıyla oynamış, her masalında farklı üsluplar geliştirmiş. Labirent diyebileceğimiz bir biçimi de kullanmış çoğu zaman, masal içinde masallar yaratmış. Ara sıra masalların nasıl yazılması gerektiği üzerine fikir yürüttürmüş kahramanlarına. Belli ki, ses de önemliymiş onun için; bir ailenin çöküşünü ara sıra yolu şehre düşen rüzgarın ağzından anlatırken rüzgarın sesini, uğultusunu yinelemelerle yakalamaya çalıştığı bir masalı var sözgelişi. Az önce sözünü ettiğim Dişağrısı da son derece modern bir üslupla yazılmış. Parça parça ve sırasız bir biçimde akan masalın kahramanı şair olmak isteyen yoksul bir genç adam ama masal başladığında çoktan ölmüş… Kimsesi olmadığından komşular bulmuş ölüsünü, yazdığı şiirlerle günlüklerini de kesekağıdı yapsın diye bakkala satmışlar. Kesekağıtlarını salam almak için bakkala gittiğinde keşfeden anlatıcı da işte tam bu noktada devreye giriyor ve artık sürekli o bakkaldan alışveriş etmeye başlıyor; çünkü genç adamın şiirlerinin hepsini okumak, tasasız çocukluk günlerinde yaşadığı serüvenleri öğrenmek, sonradan başına neler geldiğini bulmak istiyor. Bir de genç şairin kağıtlardan okuduğu o uçuk kaçık, neşeli ailesini merak ediyor; yaşlı teyzeyi, teyzeye umutsuzca âşık biracıyı… Ama genç şairin nasıl öldüğünü bir türlü öğrenemiyor, çünkü kesekağıtlarının çoğu başka müşterilerin aldıkları peynirleri, turşuları paketlemek için kullanılmış. Dişağrısı, Andersen’in en büyük korkusuyla son buluyor: “Biracı öldü. Teyze öldü. Şair de öldü; edebiyat kıvılcımları çoktan çöplükteki yerlerini aldılar. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında, zamanı gelince her şeyin sonu çöplük olmayacak mı!”

Andersen “psikolojik terörist” mi?

Korkutucu olmaktan çekinmiyor Andersen. Masalları yetişkin birinin bile tüylerini ürpertebilir, onları okuyup sağlam kalmayı nasıl başardığını aklı almaz insanın.

Onu “psikolojik terörist” diye niteleyen romancı A.S. Byatt, “Çocukların acı çekmesinden zevk alıyormuş gibi geliyor bana,” diye yazmış, “bilinçdışımızda gizlenen tüm korkular onun masallarında canlanıp karşımıza çıkıyor.”

Byatt örnek olarak Karlar Kraliçesi’ni gösteriyor. Şeytanın ve yardımcılarının insanlara oynadığı bir oyunla başlayan, ürkünç, epey de kasvetli bir masal Karlar Kraliçesi. Günün birinde güzel ve iyi şeyleri çirkin ve kötü, çirkin ve kötü şeyleriyse güzel ve iyi gösteren dev bir ayna yapıyor şeytan; sonra bu aynayı gökyüzünden dünyaya bırakıyor tuzla buz olsun diye. Yüzlerce parçadan bir tanesi de Kai adlı çocuğun gözüne giriyor ve Kai için dünya sevimsiz bir yer haline geliyor. Yaşamaktan soğuyor çocuk, artık derinliksiz ve ahmak bulduğu sevdiklerinden uzaklaşıyor. (J.K. Rowling Ruh Emiciler’i yaratırken buaradn mı esinlendi acaba?) Günün birinde de öpücüğüyle yürek donduran Karlar Kraliçesi’nin peşine takılıp dünyanın öteki ucuna gidiyor. Onu her şeyden çok seven arkadaşı Gerda da dayanamayıp peşine düşüyor, dünyanın her neresindeyse sevgili arkadaşını bulacak, geri getirecektir. (Bir bilgi: Andersen’de kadınlar daima erkeklerden daha cesurdur.)

Karlar Kraliçesi’ni fazla karanlık bulanlar haklıdırlar belki ama ben çocukluğumda bu masala âşık olmuştum. Evet, şeytanla ilgili bölümler sinir bozucuydu. Kai’in Karlar Kraliçesi’nin sarayında artık soğuktan hissetmeyen parmaklarıyla buzdan bilmeceleri çözmek zorunda bırakılması insanın içini ürpertiyordu. Dedikoducu ve her daim neşeli çiçeklerin Gerda’ya yardım ettiği bölüm ya da haydut kızının serüvenleriyse çok ama çok eğlenceliydi. Tabii yıllar geçtikçe ben de değiştim; masalı her okuyuşumda bir şeyi daha, bir şeyi daha seviyordum. Eh, sonuçta okuduğunuz metinden aldığınız haz biraz da sizin hayat deneyiminizle ilgili değil mi?

Şimdi dünyanın en güzel aşk masallarından biri olan Karlar Kraliçesi’ni yeniden okurken bir yandan da düşünüyorum: Çocukken arkadaşlarından bir gün uzaklaşacağını bilmiyor insan. Zaman zaman onları, onlarla oynadığı oyunları çok özleyeceğini sonradan öğreniyor. Gerda gibi hepimiz bir biçimde yitiriyoruz sevdiklerimizi; ölümle, ayrılıkla, hayat öyle gerektirdiği için… Sadece insanları değil, bir zamanlar sahip olduğumuz şeyleri, tasasız oyun günlerimizi de özlüyoruz. Karşımıza aşılmaz engeller, yenilmez düşmanlar çıkıyor; kimileriyle savaşıyoruz, kimileri karşısında pes ediyoruz. İhaneti görüyoruz. Sevdiklerimizi unutup baştan çıkarılmanın büyüsüne kapılıyoruz. Bazen her şeyi istiyoruz, o yüzden birçok şeyi yitiriyoruz. Bir heves uğruna çok değer verdiğimiz başka şeylerden oluyoruz. Gün geliyor, öyle biriyle ya da bir şeyle karşılaşıyoruz ki önceki hayatımızı artık renksiz, kokusuz, sıradan bulmaya başlıyoruz. Unutuyoruz. Unutmanın mutluluğun ilk koşulu olduğunu söyleyerek avutuyoruz kendimizi. Gençken hiç öyle olmayacağımızı sandığımız halde yaşadıkça masaldaki kuzgun gibi ehlileşiyoruz. Gerda’nın, Kai’nin ve küçük haydut kızının yaptığı her şeyi biz de yapıyoruz, başlarına gelen her şey bizim de başımıza geliyor.

Bana öyle geliyor ki genellikle toplumun isteklerine uygun yaşamaları beklenirken kendi seçimlerini yapan ve bundan vazgeçmeyen kahramanların serüvenlerini anlatan bir adamın masalları tehlikeli olsa bile zararlı değildir. Tehlikelidir; çünkü doğru bildiğini yapan kişi sonunda düş kırıklığına uğrayabilir, hatta o yolda ölebilir de. Fakat işte “Olmadı ama hiç değilse denedim,” diyebilmek, hiçbir şey yapmadan öylece yaşayıp gitmekten daha iyidir. Doğru bildiğinizi yapıyorsanız, mutlu olma şansınız bir şekilde vardır, diğer türlü yarı ölü sayılırsınız.

“Yaz sersemi”

En sevdiğim masallarından biri olan Kardelen buna dair. Kışın ortasında güneş şöyle bir göründü diye yaz geldi zanneden ve yer altı sakinlerinin tüm uyarılarına rağmen yeryüzüne fırlayan bir tohumun masalı Kardelen. Çıktığında güneş filan yok ortada, sadece içini donduran kar taneleri ve keskin rüzgar var. Ama o inatla güneşi bekliyorr, bir türlü solmuyor, ölmüyor. Cesaretine hayran olan insanlar da ona “yaz sersemi” adını takıyorlar. Kardelencik oradan oraya sürükleniyor, serüvenler yaşıyor. Sonunda da biri onu alıp Ambrosius Stub’un şiirlerinin arasına koyuyor. Günün birinde ihtiyar bir adam alıyor kitabı eline: “Ah işte bir kardelen! Yaz sersemi! Bu kitaba tesadüfen konulmuş olamaz. Stub da bir yaz sersemiydi; erken yazılmış şiirlerdi onunkiler. Onu sert rüzgarlar kamçıladı, kar ve buz içini dondurdu. Kışa kandı, yaza inandı. Doğanın bir şakası gibiydi, mevsimsizdi; gene de Danimarkalı şairler arasında bana hâlâ ilkbahar kadar genç gelen bir tek o var. Küçük kardelen, sen buraya öyle yakışıyorsun ki…”

Yaşlı adam, muhtemelen bizzat Andersen, kurutulmuş çiçeği kitabın arasına koyar yeniden. Şimdi artık kardelen kendisini hevesle yeryüzüne çıktığı o meşum gündeki kadar mutlu hissetmeye başlamıştır. Mağrur bir ifadeyle gülümser; sonuçta pek az kişinin yapabileceği bir şeyi yapmış, sıcak yaz güneşini, usul usul esen meltemi düşleyerek can yakan kış soğuğuna direnmiş ve ayakta kalmıştır.

Ben çocukken bunların hiçbirini bilmiyordum. Gene de Andersen’in masallarından korkmadığımı, onları okuduğum için kendimi mutsuz hissetmediğimi, tam aksine bana cesaret verdiklerini hatırlıyorum. Belki çocuklar yetişkinlerden çok daha cesur oldukları içindir, kim bilir!

Andersen’in Cennet Bahçesi masalından bir bölüm…

Güneş battı, gök boydan boya altın rengine büründü, zambaklara en hoş gülün rengini verdi. Prens, genç kızların sunduğu köpüklü şarabı içerken şimdiye dek hiç tatmadığı bir mutluluk duydu içinde. Bilgi ağacı pırıl pırıl parlıyordu. Gözleri kamaştı, çok hoş, çok tatlı bir şarkı geliyordu ağaçtan, sanki annesi ninni söylüyordu. Peri, el etti o zaman, tatlı tatlı seslendi: “Benimle gel! Benimle gel!”

Prens verdiği sözü ilk akşamda unutuverdi o zaman! Yanakları her adımda daha da ateşleniyor, kanı damarlarında daha güçlü dolaşıyordu. “Bu gerekli,” diye düşünüyordu, “Bir günah değil bu, günah olamaz. Sevincin, güzelliğin ardından gitmemek olur mu? Uyuyuşunu görmek istiyorum onun. Öpmekten vazgeçtikten sonra yitirilen bir şey yok, bunu da yapacağım, güçlüyüm, istemim sağlam.” Peri pırıl pırıl giysisini attı, dalları araladı, hemen sonra o dalların arkasına saklandı.

“Daha günah işlemedim,” dedi prens kendi kendine, “İşlemeyeceğim de!” Sonra o da dalların arasına girdi. Baktı, peri uyumaya başlamıştı bile. Çok güzeldi. Cennetin perisi böylesine güzel olabilirdi ancak. Düşünde gülümsüyordu. Prens üzerine eğildi, kirpikleri arasında titreyen gözyaşlarını gördü.

“Bana mı ağlıyorsun,” diye fısıldadı, “Ağlama güzel kadın, ağlama! En sonunda cennetin mutluluğunu anlıyorum. Kanıma, düşünceme sindi bu mutluluk, topraktan gelmiş bedenimde meleklerin gücünü, ölümsüzlüğünü duyuyorum, benim için sonsuz bir gece varsın başlasın, böyle bir an bana yeter!

Perinin gözyaşlarını öptü, dudaklarına dokundu.

Hiç kimsenin o güne dek eşini duymadığı, derin, tüyler ürpertici bir gök gürültüsü koptu o zaman, her şey yıkıldı; çok güzel peri de, çiçekler içindeki Cennet de derinliklere gömüldü; prens hepsinin karanlık geceye daldığını gördü; çok uzaklarda bir küçük yıldız gibi parlıyordu hâlâ. Bedeninde ölümcül bir soğukluk duydu, gözlerini yumdu, uzun zaman ölü gibi kaldı öylece.”

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments