Egoist okur

Caitlin Moran: “Bunun adı feminizm; başka da bir kelime bilmiyorum…”

Çocukken annemin kitaplarını karıştırmaya bayılırdım. Başkalarının da… Erica Jong’lar, Marilyn French’ler, Suzanne Brogger’ler, Kate Millet’lar, Germaine Greer’ler falan basılırdı o yıllarda. Benim için özel bir anlamları olduğunu söyleyemem. Annem de “Bunları büyüdüğünde okursun” demişti zaten. Erica Jong’un komik ve seksi romanlarını heyecanla okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. (Kendisi hâlâ favori yazarlarımdandır.)

Büyüdüğümde ne oldu peki? O kitapların hepsi birden sırra kadem bastı. Feminist literatürün yerini de yavaş yavaş hafif aşk romanları aldı, bir kadının feminist olduğunu söylemesi küçük düşürücü, demode bir şey sayıldı.

Oysa geçen yıl İngiltere’nin en iyi röportajcısı seçilen Caitlin Moran şöyle diyor: “Kadın özgürlüğünün hangi kısmı size uymuyor, söyler misiniz? Oy verme hakkı mı? Evleneceğiniz adamın sizin sahibiniz olmamasında ısrar etme gücü mü? Kadınlara aynı işi yapan erkeklerle eşit ücret ödenmesi mi? Her gün sinirinizi tepenize çıkaran bu tarz irili ufaklı bir sürü başka olay mı? Madonna’nın Vogue şarkısı mı? Blue jean mi?”

“Feminizm akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” diye düşünen Moran, yazılarında sadece kadına yönelik şiddeti, kürtaj haklarını, aynı işi yapan kadınlarla erkeklerin eşit ücret alamadığını dile getirmekle kalmıyor, mastürbasyonun ve uygun sutyeni bulmanın zorluklarından, meme dikleştirme operasyonlarıyla Brezilya usulü ağdanın saçmalığından da bahsediyor.

“Nasıl Kadın Olunur?” adlı kitabı nihayet bizde de yayınlanınca, onunla bir röportaj yaptım. Her şeyi konuştuk, bazı kadınların niçin feminist olduklarını söylemekten utanç duyduğunu, “kadınların vajinalarının sorumluluğunu almasının” ne anlama geldiğini, erkeklerin hükmettiği porno endüstrisinin kişisel bakım stilimize nasıl etki ettiğini, berbat bir kitap olan Grinin 50 Tonu‘nu niçin desteklediğini, hangi roman kahramanlarını sevdiğini, günümüzdeki idollerini ve elbette biz kadınlara -ve bence erkeklere de- en önemli tavsiyesini…

Doğrusu, en sevdiğim röportajlarımdan biri oldu. Caitlin’in röportaj sonrası bana yaptığı teklife gelince, ciddi ciddi düşünüyorum ama bu ayrı konu.

Gülenay Börekçi

caitlin moran gulenay borekci egoistokur 1

Caitlin Moran: “Her kadın feminizmin gelişmesine, güçlenmesine katkıda bulunabilir”

Kitabınız şu küçük testle başlıyor: “A: Bir vajinanız var mı? B: Onun sorumluluğunu üstleniyor musunuz? İkisine de ‘evet’ diyorsanız, tebrikler, siz bir feministsiniz.” Bir müzik yazarı olarak tanınıyordunuz ama okur karşısına bu kitapla çıktınız, neden?

Niye olmasın ki! Feminist olmak için özel bir yeteneğe sahip olmanız gerekmiyor, “profesyonel feminist” diye ortalıkta dolanan ve hayatını bu şekilde kazanan birilerini de yok doğrusu. 21. yüzyılda kadın olmanın ne anlama geldiğini, biz kadınların nelerden korkup nelerden uzak durmayı tercih ettiğimizi, neleri sevdiğimizi ben de anlatabilirim, siz de anlatabilirdiniz… Müzik yazarı da olsam sonuçta kadınım ve hem kendim hem de iki küçük kızım için özgürlük istiyorum. Esas mesleğimin ne olduğunun bir önemi yok. Şu dünyada yaşayan her kadın feminizmin gelişmesine, güçlenmesine katkıda bulunabilir. Blogunuzda yazarsınız mesela ve ertesi gün yüzlerce kişi bunu okur… Kendi adıma bu konuda bir şeyler yapmayı çok istiyordum. Ayrıca memelerim ve seks hakkında anlatacak güzel hikayelerim vardı.

Kitabınıza resmen “aşık oldum”. Aynı anda hem komik hem de ciddi ve sorumluluk sahibi olmasına bayıldım. Aynı işi yapan kadınlarla erkeklerin eşit ücret almaları gerektiğini ve kürtaj konusundaki kararları kadının alması gerektiğini savunuyorsunuz. Bunlar önemli fakat siz, çok daha önemsiz addedilen konularda da konuşuyorsunuz. Mastürbasyon mesela… Yahut Brezilya ağdası. Hatta g-string külotlar ve designer çantalar… Feminist yazarlar arasında bu konuları ciddiye alıp üzerine uzun uzun yazanlara pek rastlanmıyor. Farklı olarak ne yapmak istediniz?

Siz benim yerime anlattınız aslında; önemsiz addedilen kadınlık meseleleriyle daha ciddi adaletsizliklerin birbirinden çok da ayrı şeyler olmadığını göstermeye çalıştım. Medyanın dayattığı güzellik standartlarına uymadığınız için ayna karşısında öyle durup kendinizi çirkin, şişman ve kötü giyinmiş bulmanızla “Hey, sen kadınsın, yapabileceklerinin sınırı belli” diyen adamları dinlemek zorunda kalmanız aynı derecede ıstırap vericidir. Yeni yetme bir kızın dürüstçe anlatılmış büyüme hikayesi, yani cinselliği ve kendini keşfetmesi, hem kanlı ve korku dolu hem de çok eğlenceli olabilir diye düşünüyordum. İki bakış açısı da doğruydu ve gerekliydi. Büyümeyi bu şekilde anlatan bir kadın yoktu, ben ilk olmak istedim.

“Sözünü etmekten utandığımız küçük, zarif ayrıntımız…”

Vajinalar hakkında bir kitabın diyelim ki Hemingway’in balık tutmak üzerine yazdığı bir kitaptan çok daha önemli olacağını düşündüğünüz için kitabınızda bu konuya özel bir bölüm ayırmışsınız. “Kadınlar gizli bahçelerinden açıkça söz edebildiğinde dünya daha iyi bir yer olacak” diyorsunuz. Size göre yeryüzündeki her vajinanın anlatacak çok çarpıcı bir hikayesi var, kimse bu hikayeyi dinlemek istemese de…

Elbette. Erkek yazarlar bugüne dek her şeyi anlattılar. En önemsiz konuda bile ne düşündüklerini biliyoruz. Fikirleriyle ve buluşlarıyla dünyayı şahane bir yer haline getirdiklerini biliyorum ve bundan şikayetçi değilim. Teşekkürler penisilin, teşekkürler WiFi, teşekkürler Einstein, teşekkürler Beatles! Öte yandan kadınlar yazmak şöyle dursun, konuşmaya bile yeni başladı. Neden, erkeklerle aramızdaki fark ne? Ufacık bir şey, vajinamız… Ve o hâlâ gizli, utanç verici, sözü edilmemesi gereken bir şey. Bu küçük, zarif ayrıntımızla ilgili daha korumacı bir tavra sahip olmamız gerektiğine inanıyorum.

Korumacı derken sırf Brezilya usulü ağdadan söz etmiyorsunuz değil mi? Size göre günümüzde kadınlar vücutlarında tek bir tüy olmadığı zaman daha güzel hissedeceklerine, daha da kötüsü daha güzel bulunacaklarına inandırılmış durumda…

Ha, evet o da var! Brezilya usulü ağdaya karşıyım çünkü kadınları güzelleştirdiğine inanmıyorum, yakın plan çekimlerde her ayrıntının görülebilir olmasını amaçlayan porno endüstrisinin 80’lerden sonra yarattığı bir şey bu. Kadınların kukuları tüylü ve yumuşacık olmalı. Küçük, kabarık kuş yuvaları gibi… Ayrıca böylesi daha güvenli, soğuk havada paltosuz donmamanın bir yolu gibi… Ayrıca da yetişkin işi, seksi hatta daha rock’n roll…

Başka nelere karşısınız?

Bacak aranızın tahriş olmasına yol açan g-string külotlara, Tina Turner gibi görüneyim derken dans pistinde iki seksen yatmanızın sebebi olabilecek sivri topuklu pabuçlara, mastürbasyon dahil giriştiğiniz her eylemi güçleştiren uzun kıvrık manikürlü tırnaklara ve cebinizi boşaltan binlerce dolarlık pahalı çantalara da karşıyım. Yanlış anlaşılmasın, bir kadın vücuduna neyi isterse onu yapabilir, kimse benim beğendiğim gibi görünmek zorunda değil elbette. Ama birilerinin sırf işleri yürüsün diye biz kadınları tabiata aykırı formlara sokmaya çalışmasından hoşlanmıyorum. Hem o binlerce dolarlık pahalı çantaların 90 poundluk deri çantam kadar çabuk kirlenebilmesi size de enteresan gelmiyor mu? Çalınma ve kaybolma gibi kazalardan söz etmiyorum bile.

ABD’de dev bir anket yapılmış ve kadınların sadece 29’u feminist olarak tanımlamış. Türkiye’de durum daha da kötü sanırım. Sizce kadınlar artık feminizme ihtiyaç duymadıklarına ne zaman karar verdiler?

80’lerin başında kazandığımıza inandık. Güçlüydük. Rahatlayabilir ve “eşit işe eşit ücret” nidalarını terk edip kürtaj hakkı konusunda gösteri yapmaktan vazgeçebilirdik. Ayrıca durmadan bir şeyler talep etmekten hoşlanmıyorduk. Meğer gücümüz sadece canımızın istediği Spice Girl plağını alabilmemize yetiyormuş, aile içi şiddetin kökünü kazımakta pek etkisi yokmuş, bunu sonradan fark ettik. ABD’de Cumhuriyetçi Parti’den senatör Rick Santorum o ünlü konuşmasında 14 yaşındaki kızına tecavüz edilirse, kürtaj yaptırmasını istemeyeceğini, bebeği Tanrının bir armağanı sayacağını söylemişti. Hâlâ nelerle uğraşmak zorunda olduğumuzu görebiliyor musunuz? Aile içi şiddetin, tecavüzün yasa dışı olmasını istiyorsak, bazı şeylerin değişmesi adına taleplerimizi artırmalıyız. Bunun adı feminizm. Başka da bir kelime bilmiyorum.

“Türkiye feminizmin öncülerindendi”

Sizin ülkenizdeki feminizmle benim ülkemdeki feminizm aynı şey mi sizce?

Türkiye uzmanı değilim, sahip olmadığım bir bilgiyle yola çıkarak ne söyleyebilirim ki? Ama sanırım biz Avrupalı kadınlar sahip olduğumuz özgürlükler bakımından daha şanslıyız. Halbuki ülkeniz, kadınlara tam yasal haklarını tanıyan ilk ülkelerdendi. Fakat bazıları eşitliği bir lüks; zengin ülkelerin bir ayrıcalığı gibi görüyor. Sadece kadın erkek eşitliğinden söz etmiyorum, eşcinsellerin, engellilerin, etnik ve dini azınlıkların hakları da aynı derecede önemli. Herkesin eşit haklar elde edebildiği ülkeler çok daha hızlı gelişecektir. En büyük zenginliğimiz petrol, altın veya uranyum değil sonuçta; zekamız, bilgimiz, yeteneğimiz… Ve feminizmin coğrafyası yok, kadın her yerde kadın!

“Grinin 50 Tonu’nu kesinlikle desteklerim”

Pornonun tiksinti verici olduğunu ama ihtiyacımız olan şeyin daha az değil daha çok porno olduğunu yazıyorsunuz.

Doğru, salt erkeklerin değil kadınların da sevişmekten gerçekten zevk aldığı porno filmler çekilsin istiyorum. Önüne gelene atlayan değil, birbirini gerçekten arzulayan insanların sevişmesini izlemek hepimize iyi gelebilir.

Grinin Elli Tonu için ne düşünüyorsunuz? Şahsen bana beyaz dizi kitaplarının pornografik bir versiyonu gibi geliyor.

Sizin gibi ben de o kitabı beş para etmez buluyorum. Bir kadın aslında bambaşka şeyler arzularken kamçılanmaya razı oluyorsa, orada bir tuhaflık var demektir. Öte yandan o berbat kitap iyi ki yazıldı ve ilgi gördü. O sayede yayıncılar güzel yazılmış başka erotik romanları da yayınlayabileceklerini fark ettiler. Anais Nin gibi eskiler bile yeniden keşfedildi. Bence bu, kötü bir kitabın yarattığı bir devrimdi. Devrimlerin düzgün, ilham verici ve görkemli bir şekilde gerçekleştiğini kim iddia edebilir? Bazen devrim bir roman karakterinin edebiyat lezzeti taşımayan, zevksiz tarifiyle de başlayabilir. Yani, işin özü, Grinin Elli Tonu’nu okuyup masturbasyon yapmam ama siyasi açıdan onu ve devamında birçok kadının cinsellikten söz etmeye başlamasını kesinlikle desteklerim.

“Lady Gaga dünyayı şenlik ateşleriyle sarstı”

Lady Gaga’yla arkadaşsınız. Kitabınızda onunla ilgili bölüm çok güzeldi, hakkında bilmediğim çok şey öğrendim. Mesela Alman şair Rilke’ye olan tutkusunu…

Lady Gaga’ya hayranım, dünyayı şenlik ateşiyle sarsan biri o… Bu kitabı yazmam konusunda bana varlığıyla cesaret verdi. MTV ödül töreninde başından aşağı bir kova kan dökülmüş olarak çıkmayı başarabildiyse, ben de adet görmekten bahsederken daha az utanç duyabilirdim.

Şahsen Lady Gaga’nın öncülünün Mae West olduğunu düşünüyorum…

Mae West’e tapıyorum. Gelmiş geçmiş en korkusuz kadın. Kendi olmaktan zerrece taviz vermedi, üstelik toplumun kadın cinselliğini yadsıdığı, buna onay vermediği bir çağda… Defalarca sansürle başı derde girdi ama o hiç kimseye aldırış etmeden işini sürdürdü. En önemlisi sonunda koskoca film ve eğlence sektörünün baş aktörü haline geldi, herkesin saygısını kazandı. Muhteşemdi. Onun gibi zamanının yüzlerce yıl ötesinde olabilen öncü kadınlara her şeyden çok ihtiyacımız var.

Edebiyattaki feminist kahramanlarınız hangileri?

Jane Eyre ve Küçük Kadınlar’daki Jo March. Kusurlarıyla savaşan ve mizah duygusu olan farklı tipler. Prenses değil, yaşayan insanlar ikisi de, işçi sınıfından geliyorlar. Güzel de değiller. Onlardan önce yaratılmış bütün roman karakterleri birbirine benziyordu; ne yaptıklarını değil, nasıl göründüklerini okuyorduk.

Nasıl etkilediler sizi?

Doğrusu tam olarak beni değiştirdiler diyemem ama değişebileceğimi hissettirdiler. Çocukken kendimi daha az yalnız hissetmemi sağlamaları bile büyük bir şeydi. Onların bana verdiği mesajı bugün ben de size ve diğer kadınlara aktarıyorum: “Saç düzleştiricilerinizi ve destekli sutyenlerinizi bir kenara koyun. Bunun yerine çok çalışın, çok eğlenin, çok konuşun. Savaşın, sevişin, büyüyün.” Şahane değil mi?

Gerçek hayata dönersek, Jane Eyre ve Jo March’ın günümüzdeki karşılıkları kimler?

Kahramanlarımı soruyorsunuz… Tina Fey. Jennifer Lawrence. Lady Gaga. Beyonce. Anne Hathaway. 25 yaşında “Girls” adındaki kendi televizyon dizisini yazıp yöneten ve başrolünü oynayan Lena Dunham. Aslına bakarsanız, bir kadının kabalaşmadan ve kendine güvenini yitirmeden neler başarabileceğini herkese gösteren ve kamuoyu karşısında feminist olduğunu söylemekten çekinmeyen her kadın benim kahramanım.

Gülenay Börekçi

8
Leave a Reply

4 Comment threads
4 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
5 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Dilek

Grinin Elli Tonu ile ilgili “beş para etmez” demesine ayrıca bayıldım bu arada:)

Dilek

Su gibi akıp giden bir röportaj olmuş, çok eğlenceli ve enteresan. Bu röportaj kitabın da ne kadar enteresan olabileceğinin bir göstergesi gibi geldi bana… Grinin Elli Tonu ile ilgili “beş para etmez” demesine ayrıca bayıldım bu arada:)
Ne teklif etti diye de çok düşündüm, çok fena merak uyandırdın şimdi, olmadı ama :)))

Fırat

Ne zaman giysi mağazalarına girsem erkeklerden daha fazla kadın oluyor. Şimdi allah aşkına bu kadınların erkeklerden daha çok dış görünüşe önem verdikleri anlamına gelmiyor mu? Neden kadınlar dış görünüşüne bu kadar önem veriyor? Neden reklamlardaki kadınlara daha çok benzemek için onların kullandığı ürünleri alıyor? Bu harekette olup kadın erkek eşitliği istemeleri çok saçma. Çünkü kadınlar bu mantıkta olduğu sürece, erkeklerin zihnine kadın sadece güzel olmalı mantığı yerleşiyor ayrıca kadın güzeldir kırılgandır güçsüzdür korumaya ihtiyacı vardır mantığıda yerleşiyor. Kadınlar erkeklerle eşit olamıyorsa kendi suçları. Avoooon diye gezerseniz babayı alırsınız eşitlik yerine İyi günler