Egoist okur

Cem Mumcu: “Parlayan parlayana, herkes star olmak istiyor”

Cem Mumcu’ya göre, birinin peşine takılırsak, uygun diyeti yaparsak, en trendy kıyafetleri giyip gerekli sözleri sarf edersek aşkı bulacağımızı sanıyorduk hepimiz… Ve tam da bu yüzden aşk gittikçe uzaklaşıyordu bizden. Aynaya bakınca her şey ters görünür ya; artık aynaya bakıp bugüne dek yaptıklarımızın tersini yapmayı akıl etmeliydik belki. Yani aşkı arayacağız diye soluğumuz kesilene kadar koşmak yerine durup kendimizle ilgilenmenin bizi ne kadar mutlu edeceğini, özgür kılacağını, yazarın deyişiyle “zorumluluklarımızdan” kurtaracağını keşfetmeliydik.

Gülenay Börekçi

cem mumcu gulenay borekci egoistokur roportaj 1

“Parlayan parlayana, herkes star olmak istiyor”

Kendini gösterme arzusunun aşırı noklara ulaşması diye özetlenebilecek histriyonik kişilik bozukluğundan söz ediyor, topyekun bundan mustarip hale geldiğimizi söylüyorsunuz… Çıldırıyor muyuz gerçekten?

Histriyonik kişilik bozukluğu geçmişe göre o kadar yoğunlaştı ki, ona artık kişilik bozukluğu bile diyemiyorum, standart hale geldi. Yüksek ses, yüksek görüntü, çarpıcı tarzlar, bir değişik haller, aşırı erotizma, o erotizmanın seksten başka her şeyi içermesi…

Seksten başka derken?

Gerçek olmayan bir seks imgesi sardı etrafımızı. Hepsi görüntüden, dışavurumdan ibaret. Asıl duygularımızı, düşüncelerimizi, kim olduğumuzu saklayan bir perde var hep. Gerçek olmayan insanlar haline geliyor ve gerçek olmayan insanlarla sevişiyoruz.

İnsana benzeyen o pahalı robotlardan, yani real doll’lardan söz ediyor ve bir süre sonra onları seri üretebileceklerinden söz ediyorsunuz…

Ne korkunç değil mi! Görüntüden, gürültüden ve kopyalardan ibaret bir dünyaya doğru gidiyoruz. Ve hepimiz star olmak istiyoruz, o yüzden parlayan parlayana… Herkes nasıl daha fazla parlayacağının hesabını yapmakla meşgul. Sonunda dikkat çekecekse her şeyi yapmaya hazır. Memesini sunuyor, dudağını sunuyor, o olmazsa edepsizliğini sunuyor, terbiyesizliğini sunuyor, küfürünü sunuyor.

Facebook ve Twitter türü sosyal medya siteleri de bizi olduğumuzdan daha iyi yaşıyormuş izlenimi yaratmak adına yalan söylemeye sevkediyor. Daha güzel yaşıyormuş, daha tutkulu biriymiş, daha şahane sevişiyormuşuz izlenimi yaratmak adına…

Aslında anormal olan bu değil. Eskiden de insanlar olduğundan daha iyi ve güzel izlenimi yaratmayı tercih ederdi. Ama şimdi daha tehlikeli bir şey görüyorum. “Facebook profil fotoğrafı çekilir” diye ilanlar çıkıyor mesela… Normal bir insanın fotoğrafı Ajda Pekkan gibi olmayıversin. Kendin gibi göründüğün fotoğraflar çirkin olamaz ki zaten. Başka bir şeye benzeme çabası, hayatın bütün alanlarında prodüksiyon yapma gayreti çirkinleştiriyor her şeyi. Halbuki mesele seksi olmaksa, en seksi olan şey sahicilik, hakikilik.

Oysa bizi tersine inandırmayı başardıkları oluyor.

Reklamlar, video klipler, televizyonlar, gazeteler, internet bizi etkiliyor nihayetinde. Adama şöyle demek lazım: Silikon göğüsler seksi değil, senin hayatında, tarihinde bir yeri yok. 20 yaşında genç çocukların üzerinde o aynı kareli gömlek. Ucuzundan pahalısına… Kendi egosu, kendi kültürü, kendi tarihi, kendi idealleri, kendi tarzı, kendi sözleri olmaz mı bir insanın yahu! Ama bütün bu aynılaşma öylesine bir sis bulutu gibi kaplamış ki ortalığı, tek ve özel olana yer kalmamış neredeyse. Öte yandan herkes gene aynı derecede yalnız, gerçekten şöhret filan da olunmuyor.

Demek ki sosyal medya sitelerinin vaatlerinin gerçek hayatta bir karşılığı yok. Yalan söylemeye çalışırken, daha büyük bir yalanı yutmuş oluyoruz…

Erotik numaralarla, başkalarını eleştirerek, ona buna çamur atarak kimse çok fazla yol alamaz. Twitter çamur atmayla dönüyor. Gazeteler ve köşe yazarları da öyle, bir hoyrat yazar modası aldı başını gitti. “Birilerine çakma” modası. Onlar niye böyle yazar durmadan, yayın yönetmenleri niçin buna izin verir? Birine iyi bir şey söylemek eziklik sayılıyor, iltifat etmek, şükran duymak, şükretmek gibi şeyler insani zaaflar oldu. Yumuşaklık kötü, kibar olmak kötü, zarif olmak, merhametli olmak kötü. Bir kadının ya da bir erkeğin aşk istemesi “out”. Şimdi “in” olan ne kadar cool, duygusuz, havalı olduğunu göstermek. Oturup ağlayasım geliyor bunları görünce. Oysa dönüp kendine bakmalı insan. Tekamül etmenin kendine bakmaktan başka yolu yok. Ben nerede duruyorum, gerçekte ne hissediyorum, niye böyle hissediyorum, bu yaptığım aslında arzu ettiğim şey mi? Bir bilsen, bütün mesele sen ve sen arasında…

Sizin yayınladığınız Dizüstü Edebiyat serisinde kitapları çıkan yazarların bu sosyal medya şahsiyetlerinden farkı ne? Onlar da kendilerini anlatıyor, onlar da görünür olmayı deniyor…

Bi dakka, onların tamamen farklı olduğunu söylemiyorum ki. Dizüstü edebiyat çağın görüntüsünü yansıtıyor, benim görüşlerimi, isteklerimi, üslubumu değil… Göklere çıkarıp hepsinin inanılmaz eserler, tam da benim okumak istediğim kitaplar olduğunu söylemiyorum. İyi yanları da var, o kadar iyi olmayan yanları da. Ama yaratıcı ve komikler. Tamamen onaylar mıyım, hayır, ama bir yayıncı olarak verimli buluyorum, ilgi çektiğinin farkındayım.

Kendine Bakma Kitabı’na dönersek; okura ayna tutmak için mi yazdınız?

Narcissus hikayesini boşuna anlatmıyorum. Çok ama çok yakışıklı bir adam, günün birinde ormanda, su kenarına oturuyor ve sudaki yansımasına âşık oluyor. O görüntünün aynı kalması, kaybolmaması için hareket etmemesi gerek. Bu da haliyle ölümüne sebep oluyor. Yaşamak için devinim gerek çünkü. İyice yaygınlaşan narsisistik kişilik bozukluğu kadar insanı kıskıvrak bağlayan, hareket ettirmeyen, dönüştürmeyen, değiştirmeyen, insanın etrafa, ne bileyim sevgilisine bile bakmamasına sebep olan bir şey yoktur. Narsisist bir kişi ne sevgili edinebilir, ne mutlu olur, ne de hayatında kötü giden işleri yoluna koyar. Hiçbir şey yapmadan sadece kendine hayran hayran durur. Aynaya bakalım, ama gerçek bir ayna olsun o, bizim her halimizi göstersin.

Bakılmak için uğraşacağımıza kendimize bakarsak, ne değişir hayatımızda?

Başkalarına bakacağımıza kendimize baksak, başkaları bize baksın diye uğraşacağımıza biraz kendimizle uğraşsak, her şey tamamen ve iyiye doğru değişir. Sadece kusurlarımıza, çirkinliğimize bakmayı kastetmiyorum, güzelliğimize de bakmamız lazım. Neresinin güzel olduğunu da bilmiyor insanlar. Kendi değerlerini görmez oldular.

Siz aynaya bakmayı başarabilenlerden misiniz?

Başarabiliyor muyum bilmiyorum, onu söylemek büyük bir iddia olur. Bakmaya çalışanlardan, kendine hedef olarak bunu seçenlerdenim diyelim.

Okura bir cam kırığı uzatırken, “Kendi aynanızda kesilip kanayın, birileri de sizin kanayan yerlerinizi sevsin” diyorsunuz. Kendinizi pışpışlamak yerine haşin davranın mı diyorsun yani?

Hayır, başkalarına bu kadar hoyrat ve acımasızken, kendimize de azıcık bakalım diyorum. Bir imaj olmaktan çıkıp gerçek hallerimizi gösterelim.

Oysa ne incinmeyi göze alıyoruz, ne de yaralarımızı başkalarına göstermeyi…

Saklamayın bazı hallerinizi. Onlar sandığınız aksine sizin kusurunuz değil, güzellikleriniz. Bak, ben yara severim. Gerçekten, fiziksel olarak yara severim. Sevdiğimin bir yerinde yara izi varsa orayı öperim mesela. Güzeldir o yara izi, yaşamıştır.

Yine kitabınızdan bir cümle: “Neden tek bir insanda bütün ihtimalleri kazıp ortaya çıkarmak yerine bir sürü insanda bir sürü ihtimal arıyoruz?” Biriyle uzun süre çok yakın olursak, artık yaralarımızı gizleyemeyeceğimiz için mi?

İnsanın hayatta en çok tekamül ettiği şey, bir ilişkiyi kendisine ayna tutabilecek bir süreçte ve yoğunlukta yaşamaktır. Sevgililik, arkadaşlık, fark etmez. Bir ilişkiyi uzun süre sürdürürsen ve oradaki hallerine ısrarla bakarsan, çok şey öğrenirsin kendine dair, tekamül edersin. Bizse kendimizi değiştirmeyi göze alamadığımız için, elimizdeki malzemeyi degiştiriyoruz. Ve böyle yaparak tekamülümüzü erteliyoruz. Mesela ben marangozluğu severim, bir keresinde ufak bir kütüphane yapıyordum. Gün doğana dek uğraştım. Belim nasıl ağrıyordu, anlatamam. Gene de durmadım, bitirecektim. İnat etmiştim bir kere. Fakat marangozluğun on binlerce yıllık bir tarihi var, çiviyi araya sıkıştıracaksın ama bunu yaparken tam gerektiği biçimde yerleştirip çekiçle vuracaksın. Bunları unutup acele ettiğim için neredeyse bitmiş olan o raf ortasından ikiye yarıldı. “Kepazelik senin bu halin” dedim kendi kendime, “Şu acelene, hırsına bak. Şu binlerce yılın bilgisine değer vermeyen hıyarlığına bak. Vücudunun sana yolladığı uyarı işaretlerini görmezden gelişine bak…”

“Aşk dediğimiz dar alanda kısa paslaşmalardan ibaret”

Psikiyatr olduğunuzu, birçok karmaşık karakteri tanıdığınızı göz önünde bulundurarak sormak istiyorum: Aşkın tarifi var mı?

İnsanların romantik imgeleri, bireysel tarihleriyle alakalı olduğu için eşsizdir. 30 yaşında iki insanın karşılaşıp birbirine âşık olduğunu düşünelim, 30+30, yani 60 yıllık bir tarih anlamına gelir bu.

Freud’un “İki kişi yatağa giriyorsa, geçmişlerindeki herkes yanlarındadır” sözünü çağrıştırıyor.

Haklı. Bak; aşkla değil, aşk sanılan şeyle sorunum var benim. Biri tarafından beğenilmek, arzulanmak, sizin birini beğenip arzulamanız, bunlar aşk değil ki. Aşk olabilmesi için cinsellikten başka şeyler de içermesi gerekiyor. Bunu görmediğimiz için, güzel görünerek, seksi konuşarak, flörtçü davranarak birilerini kendimize âşık etmeye çalışıyoruz. Derin bir yalnızlık söz konusu, biz de o yalnızlığı bir başkasıyla tamamlayabileceğimizi sanıyor, dibi delik kovaya durmadan su akıtarak onu dolu tutmaya çalışıyoruz. Ne kova doluyor, ne biz mutlu oluyoruz. Dar alanda kısa paslaşmalar işte…

Yanılgılarımızdan biri de erkeklerin birlikte oldukları kadınlarda annelerini aradıkları olabilir mi?

Annemizle ilişkimizin bizi çok etkilediği doğru, ama her kadında onu aramayız. Hatta bazen annemize benzediğini düşündüğümüz bir kadınla karşılaşırız ve tam âşık olacakken tüyeriz. Bu işler belli olmaz, karışıktır çok.

“Mutsuzum ama keyfim yerinde!”

“Büyük Ev Ablukada diye bir grup var, şarkılarında “Mutsuzum ama keyfim yerinde” diyorlar. Çağın acısını anlatıyor bence. Herkes çok mutsuz, ama keyfinin yerinde olmasını bekliyor. Böyle bir boşuna bekleyişle geçiyor hayatımız. Bara gitsem, bir kadın bana yaklaşsa, ama diyelim ki mutsuz olduğunu fark etsem, keyfi de yerinde değilse, onun yanında olmayı isteyebilirim. Fakat mutsuzsa ve bir de keyfi yerindeyse eğer, kaçarım… Feci bir şey çünkü. Oradaki iki yüzlülük dayanılmaz. Kovanın dibindeki deliği neyle dolduruyorsun sen? Her şeyi deneyebilirsin, seksi, uyuşturucuları, aşk zannettiğin şeyi, parlak parlak giysiler giyip haldır huldur dans etmeyi, ama işe yaramaz.”

Gülenay Börekçi, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of