Egoist okur

Ceren Ünlü: Hadi gel manzaraya bak

Ceren Ünlü’yle, Picus yıllarında tanışmıştım. Tam olarak nasıl oldu diye sorsanız, bilmiyorum, ayrıntıları unutmuşum. Benim için hep varmış gibiydi çünkü. Picus’a yazıyor, zaman zaman da röportajlar yapıyordu. Esas güzel olansa Ceren’in hikayeler üzerine sohbet edebileceğim harika bir arkadaş olmasıydı.

Ama sonra farklı işler yaptı. Bitkilere, otlara, baharatlara merak sardı mesela… Ardından ondan da yorulup uzaklara, Bodrum’a yerleşti. Derken Sabit Fikir’in Şahane Bir kitap köşesinin yazarı ve Cadı romanının yazarı Oylum Yılmaz’la birlikte Gümüşlük Akademisi’nin Bahçe Yazı’sını yazma işine giriştiler. Orada yaptıkları güzel işleri Egoist Okur’da da bazen okuyorsunuz.

Ceren geçen gün bana bir öykü yolladı: “Hadi gel manzaraya bak” adlı öyküsü çok güzeldi, hemen Egoist Okur’da yayınlamak istedim. Lütfen siz de okuyun…

Gülenay Börekçi

ceren unlu egoistokur hadi gel manzaraya bak 2

Pastel boyalarımı yemeyi düşünürdüm bazen. En canlı renkte olup da resim defterinin üzerinde en kolay kayanları. Temel Reis’in ıspanak kutularından çizerdim, çubuk çubuk yayılan ışınlarıyla dağların arasından batan güneş ve sıralanmış yeşil toplar gibi ağaçlar yapardım, herkes yapar. Biri gelsin arı mayayı çizsin isterdim, beceremediğimden.

Hiç sıkılmadan manzarayı izledim yol boyunca. Bir ara başımı arabanın penceresinden uzatıp havayı kokladım, gözlerim kapandı. Bir tren düdüğü duyduğuma eminim. Tren seferlerinin kaldırıldığını söylemişlerdi oysa. Gözlerimi açtığımda dizili boncuklar gibi, uzun yıllar önce resmini yaptıklarıma benzeyen tepeler arasından geçiyorduk.

Çevresindeki apartmanlar yüzünden nice zamandır gölgede kalmış olan bir arka bahçemiz vardı, ortasında da yaşlı bir portakal ağacı, güneşli yıllardan armağan… Resimlerimi işte bu bahçeye bakan upuzun, dar balkonda serili kilimin üzerinde yapardım.

Her seferinde bir başyapıt yaratacak olmanın ciddiyetiyle… Ne var ki pek uzun sürmezdi bu macera. Kiminde kulağıma çalınan oyun cıvıltılarının kaynağını aramaya başlar, kiminde sıkılır dağıtırdım boyaları, kimindeyse yer yer yosun tutmuş balkon duvarına kayardı gözlerim; bir süre aralıksız baksam duvar çatlaklarının arasında her an değişen, tarifi zor bir resim ortaya çıkardı. Ama ben sabredemezdim, bir şey içimi yiyip yiyip bitirirdi.

Tam midemin olduğu yerde gizli gizli büyümüş, serpilmiş, kıvıl kıvıl bir yaratık… Hayır, bu imkansızdı. Yaşlı teyzelerle kurduğum dostluklar sayesinde cahil değildim artık. Milyonda bir görülen adı dillere düşmemiş birtakım hastalıklar vardı. Bir sır gibi söz edilirdi onlardan, kısık sesle, fısıldaşarak… Bir de birçok insanın başına gelip de belirtileri anlatıla anlatıla bitirilemeyenler, apandisit, safra kesesi, ülser, -reflü henüz icat olmamıştı; çok kola içmekten midesi delinenler ki bu konuda kulağıma çalınanlara dayanamazdım; zehirlenip de midesi yıkananlar… Yıkanma işleminin nasıl yapıldığına dair görüntüler hızla çoğalırdı zihnimde. Tüm bu hastalıklara bir anda yakalanıyordu insanlar. Teşhiste tanıda uzmanlaşma yolundaydım, tedavimse imkansızdı. Bu gerçek karşısında büzülür, küçülürdüm bir köşede. En sonunda, yardım bulma umuduyla karışık bir isyan tonunda bağırırdım: “karnım çok ağrıyor!”

“Yok kızım hiçbir şeyin” derdi annem önce, “gayet iyi görünüyorsun,” “karnım neden ağrıyor o zaman?” derdim, “nane, limon yapayım, üşütmüşsündür,” “ya üşütmediysem…” Kaşlarını çatıp sesini yükseltirdi. “kafandan uyduruyorsun bunları, yeter artık!” Peşini bırakmazdım, kafamdan uydurduğuma ikna olmalıydım, çok sinirlenirse bir şeyim yok demekti. Ağır bir hastayı üzmek istemezdi herhalde, öyle vicdansız biri değildi. “Apandisitim patlamış olabilir, aldırmak için geç kalmış olabiliriz!” Çok sinirlenirdi sonunda, bu anı beklemek de iyi bir fikir değildi gerçi. Ama, içime kuşku tohumları düşmesin! Annem bu halim karşısında şefkat göstermekten ne zaman vazgeçti acaba? Aradığım ilgiyi annaennem ve kapı komşularında buldum. Hastalıklardan bahsedişlerindeki rahatlık yüreğime su serpti, bir çeşit kader ortaklığı… Beş yaşında bir çocuğun pimpirikli düşünceleri hayatı kabullenişlerine dahildi. Dışarıda değildim, romatizmaları kadar olağandım, normaldim. Elime tutuşturdukları salçalı ekmekler çok lezzetliydi.

Unutmanın güzelliğini keşfetmek unutulmaz bir şey bence. Bir anda oluyordu aslında, bir anda boynuma, ellerime bir sıcaklık yayılıyordu. Unutmak acıkmak demekti, ben acıkmazdım. Kendi balkonumuzda değil de, onların ya da bunların balkonunda olduğumda unuturdum, başka evler, başka oyuncaklar olduğunda, kaldırımın üzerinde küçük bir kaplumbağa bulduğumda… Kaplumbağamı arka bahçedeki serin gölgeler arasında kaybedip, saatlerce aradıktan sonraydı, karnımda bu defa hiç kuşku götürmeyecek denli değişik bir burulma oldu. Emindim bundan. Üşütmüştüm ve yanılmıştım, üşütmek düşündüğüm kadar basit bir şey değildi. Kolumdan tutularak bizimkine hiç benzemeyen, kalabalık bir aile olan amcamların evine sürüklendim. Aydınlığa bakan küçücük penceresi bir telle örtülü, daima karanlık olan kilerleri, büyük kavanozlarda bakliyatlar, salçalar, tarhanalar, un çuvalları ve hepsinden de büyük bir gizemle doluydu. Karanlığa dalma isteğiyle içimi gıcıklayan türden… Yengem kilerden gülümseyerek, tombul parmaklarının arasında tuttuğu bir takım kuru otlarla çıktı. Otları hemen kaynattı, bir bardak çayı tutuşturdu elime. Yavşanmış adı. Kokusundan önce adı çarpıyordu yüzünüze. Yapış yapış, üstünüze bulaşan, kurtulunması zor bir adı vardı. Kokusu hiç bilmediğim acılara sürükleyebilirdi beni. İçmemek için çok direndim, sonrası bulanık… Baskılara direnemeyip kusma numaralarıyla, burnumu tıkayarak içmiş olmalıyım. Kısa bir süre sonra karnımın ağrısı geçmişti ve önemli bir bilgi edinmiştim. Evet, bazı durumlarda acı şeylere katlanmak gerekebilir.

Yaz aylarını geçirdiğimiz anneannemin evinin bahçesi bizimkinin aksine güneşli, meyveli, çiçekliydi. Bahçeye açılan ve sıcaktan adeta eriyen balkonlara kovalar dolusu buz gibi suların dökülüp durduğu o günlerde, teyzelerle dostluğum sürmekteydi. O yaz kalp hastalıklarında bir artış görülmüştü. Yaz sıcakları kalbi yorarmış, öyle söylüyorlardı. Tırmandığım kayısı ağacından inip de yanlarına gittiğimde bilirdim o tekinsiz sohbetlerinden kaçamayacağımı. Falancanın kalbinin kapakçığı çalışmaz olmuş, falancanın kalp damarını bir pıhtı tıkamış, inşallah açılacakmış. İçlerinden biri çok üzgün görünürse, tamamen destek amaçlı “anlıyorum” derdim, “kötü bir şey yoktur, bana da oluyor bazen.” Anneannemin en yakın arkadaşı Bedriye Teyze, suskunluk anlarında derin bir nefes alır “hayat…” derdi kafasını iki yana sallayıp, omuzlarına sarkan beyaz tülbeltin uçlarını çekiştirirdi sonra. Kayısı ağacına tekrar tırmansam ya da ağaçtan inip çamurdan tabaklar, çanaklar yapsam ne yazar? Kulaklarım her şeyi duydu. Doğuştan kalbi delik olan çocuklar vardı işte, anlatıp durdular, yazıktı çok onlara.

O yaz göğsümün tam ortasına bir ağrı yuva yaptı. Biri kalbime küçük bir çivi batırıyordu. Kalp krizi için henüz erkendi, farkındaydım ama kalbimde minicik bir delik olup olmadığını kim bilebilirdi? Hiç kimse… Sabahları çok erken uyanır, güneş, balkonu saran asma yaprakları üzerinde parlayana, anneannem kuş adımlarıyla pıtır pıtır mutfakta dolaşmaya başlayana dek dinlerdim kalbimi. Arayıp bulurdum sızlayan yeri. Kimseler uyanmadan önce, yerde dizlerimizin üzerinde sessizce çamaşır katlarken anneannemle dertleşirdim gizlice. Çamaşırları öyle yavaş katlardı, saatler, günler öyle uzundu, sanki yıllarca sürdü ağrım. Durumum ciddiydi ama zamanla bundan yakınmayı saçma bulmaya başladım. İnanılmamak daha zordu. Sesim bir başkasının sesine dönüşüyordu anlatmaya çalıştığımda. Nasılsa bir gün pat diye düşecektim yere. Kalbimdeki delik büyümüş olacaktı, bir anda bayılacaktım. O zaman evdekilerin durumu fenaydı işte. Bana inanmadıkları için hayatları boyunca pişman olacaklardı. Vicdan azabı hüngür hüngür ağlatacaktı onları… Kalp krizi geçirmedim, bayılmadım, kimse bana inanmadığı için pişman olmadı. Kalp ağrım değil, zayıflığımla iştahsızlığım konuşuldu, hatta bayağı kaygı uyandırdı ki bana kalırsa önemsiz bir ayrıntıydı.

Yaz bitti, okullar açıldı, annannemin evine sadece hafta sonları gidilmeye başlandı. Bunun için trene binerdik cuma akşamüstleri, bitmek bilmeyen, kırk dakikalık, çok uzun yolculuklar… Kompartımanın ekşimsi kokusu sinerdi üzerimize. Büyük dağlar biter, dizi dizi tepeler görünür, sonra sarımsı, kızıl bir denize benzeyen üzüm bağları başlar. Annem pek severdi bu manzaraları, bıkıp usanmadan, gözlerini ayırmadan bakardı. Bana da hep, “manzaraya bak” derdi, “bak ne güzel!” Kafamı tren camından uzatırdım bir dakika kadar, sonra içeriye döner, yanımızda oturan insanları süzer, koridora çıkar, geri gelir, zıplar, şarkı söylerdim. Yaz aylarının ahesteliğinde peşimi bırakmayan hastalıklar sonbaharla birlikte azalırdı nedense. Trende keyfim yerindeyse insanlarla tanışırdım, bana dokunup sevmelerine izin vermeden sohbetlere daldığım olurdu. Sordukları sorulara cevap vermesem de sormadıkları pek çok şeyi anlatırdım. Bazı şeylerin sorumluluğu vardı üzerimde, bazı konulara açıklık getirmeliydim, doğruları konuşmak lazımdı. “Biliyor musunuz?” derdim aniden, “benim babam içerde…” Ne tepki verirlerdi bana o anda? Bir görev coşkusuyla eklerdim hemen, “hırsızlıktan değil, siyasi…” Hapishane pek hoş gelmiyordu kulağa, ‘içerde’yi annemden öğrenmiştim, hep onu kullanmayı tercih ettim. Annemse sözümü kesip “hadi gel, manzaraya bak” demeyi sürdürdü hep. Kuru üzüm sergilerini izlerken yanakları kızarır mıydı, ne yapacağını bilemeden beceriksizce bir yandan beni, bir yandan da kahverengi kareli eteğini mi çekiştirirdi? Bunları dert ettiğimi hiç hatırlamıyorum. Benim dertlerim çok çok başkaydı, kimseler anlayamazdı. Her şeye rağmen sonbahar günlerinde, trende anneanneme ve arkadaşlarına kavuşacak olmanın ferahlığını duyardım. En sevdiğim şarkıyı söylerdim etrafımda dönerek: “Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde, tatlı bir kız yaşarmış boğaziçinde…”

Ceren Ünlü, Mart 2014

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of