Egoist okur

Ahmet Erhan için: “Çiçekçi Bana Bir Gül Ver…”

Kırmızı Kedi Yayınları Ahmet Erhan’ın bütün şiirlerini toplu olarak yayınladı: “Burada Gömülüdür Cilt I ve II”… Keşke sağ olsaydı, keşke kitabını hep birlikte okusaydık… (2015 Nisan edit’i)

İki ciltlik kitabı satın almak için bu adrese bakabilirsiniz. 

“Tanrı zile basıyor. Kapıyı açıyorum. Tanrı’nın üzerinde oduncu gömleği, bir kolu boşlukta sallanıyor -gelmeden birkaç gün önce düşüp kolunu kırmış- çamura bulanmış ayakkabıları, pos bıyığı, dudaklarının kenarına iliştirdiği yarım sigarasıyla içeri giriyor. Tanrıların kolu kırılmaz ki diyorum. Oduncu gömleği de giymezler. Hem bu kadar güzel de gülmezler. Çünkü uzun yolculuktan dönmüş bir baba gibi özlemle gülümsüyor. ‘Merhaba Sinan’ diyor. Sesi kalabalık, sıcak bir ev gibi içimi ısıtıyor. ‘Gel böyle otur Ahmet Abi’ diyorum. Ahmet Abi demek hoşuma gidiyor.”

Trenin keskin düdüğü yankılanmış, kondüktör son çağrıyı yapmış, şair Ahmet Erhan geçen yıl gitmişti buralardan başka bir aleme; güzel bir dünyaya… Yazar olarak da, arkadaş olarak da çok sevdiğim Sinan Sülün yakasında bir gülle anıyor onu bugün. İlk tanışmalarından itibaren Ahmet Erhan’ı, ona duyduğu büyük hayranlığı ve derin sevgiyi anlatan Sinan’ın yazısı kederli belki ama bir o kadar da yaşama sevinciyle dolu. Ahmet Erhan’ın içimizi aydınlatan şiirleri ve o koskocaman gülümseyişi gibi…

Gülenay Börekçi

ahmet erhan egoistokur sinan sulun 1

Sinan Sülün, Ahmet Erhan’ı yazdı

Yirmi bir yaşındayım. Hayvan Dergisi’nde çalışıyorum. Şiirleri, şairleri ve serin ilkyaz akşamlarını seviyorum. Her yeni gün yeni bir yanılsamayla başlıyor benim için. Dünya olduğundan da büyük bir yer. Sokaklarda trompetler çalıyor. Hep bir ağızdan şarkı söylüyor çocuklar. Devrim kentten mi yoksa kırdan mı gelecek diye tartışıyor birkaç gözlüklü adam. Devrimin hiçbir yerden gelmeyeceğini, kelimelerin altına saklandığını bilmiyorum o zamanlar.

“Ahmet Erhan haftaya dergiye gelecek,” diyorlar. “Söyleşi için.” Sevinçten dağılıp, yitiveriyorum. Şiirlerine hayranım. Kendisiyle tanışmışlığımız yok. Bir iki kere telefonda konuşmuşuz. Onun da birçok şair gibi dünyanın sırrına erdiğini, bu yüzden bir yarı Tanrı’yla karşılaşacağımı düşünüyorum. Fakat öyle olmuyor. Tanrı zile basıyor. Kapıyı açıyorum. Tanrı’nın üzerinde oduncu gömleği, bir kolu boşlukta sallanıyor -gelmeden birkaç gün önce düşüp kolunu kırmış- çamura bulanmış ayakkabıları, pos bıyığı, dudaklarının kenarına iliştirdiği yarım sigarasıyla içeri giriyor. Tanrıların kolu kırılmaz ki diyorum. Oduncu gömleği de giymezler. Hem bu kadar güzel de gülmezler. Çünkü uzun yolculuktan dönmüş bir baba gibi özlemle gülümsüyor. “Merhaba Sinan” diyor. Sesi kalabalık, sıcak bir ev gibi içimi ısıtıyor. “Gel böyle otur Ahmet Abi” diyorum. Ahmet Abi demek hoşuma gidiyor.

Saatlerce sohbet ediyoruz. Karşılıklı bira, sigara içiyoruz. Öğretmenlik yaptığından, edebiyattan, şiirden, müzikten bahsediyor. İstanbul’u pek sevmiyor. Bir iki sunturlu küfür savuruyor. Komik komik şeyler anlatıyor. Anlattıkları beni güldürüyor… Bazen hiçbir şey söylemeden dalıp gidiyor. Gittiği yeri merak ediyorum. Hayırsız oğlanları, cırcır böceklerini, belki de akasya yüklü kervanları düşünüyordur diyorum. Sonra bir an göz göze geliyoruz. Önündeki boş birayı işaret ediyor. Hemen fırlıyorum tekele. Birkaç tane daha alıp geliyorum. Bir sigara alıyor paketten. Kibriti uzatıp yakıyorum. Elimi avuçlarının arasına alıyor. Elimi değil de sanki beni avuçlarının arasına alıyor. Tebessümle gözlerini kapatıp açınca, mısraları beni sarıp sarmalıyor.

Gittikten sonra aralarda telefonlaşıyoruz. Halimi hatırımı soruyor. İyiyim, diyorum. “Sen nasılsın abi?” “İyi sayılırım ben de,” diyor. Sesinde nedense hep bir hüzün varmış gibi geliyor. Aradan çoğul mevsimler geçiyor. Sonra hayat beni Ahmet Erhan’dan, şiirden, ilkyaz akşamlarından uzak yerlere savuruyor.

Seneler sonra döndüğüm istasyonda her zamanki gibi bir köşede durmuş dünyayı izlerken görüyorum onu. Yakasında kırmızı bir gül. Renkli vitraylardan üzerine parçalanmış bir gökkuşağı düşüyor. Birden trenin keskin düdüğü yankılanıyor. Kondüktör son yolcuları çağırıyor. Elleri cebinde kompartımana giriyor. Akşamüstü treni kalkmak üzere. Güzel bir ülkeye gidecek birazdan. Pencereden son kez bakıp gülümsüyor. Biz aşağıda kalabalığız. Hasır şapkalı bir kadın, mavi bir çingene, pembe bir salyangoz… Ardından ipek mendiller sallıyor, hep bir ağızdan bağırıyoruz. Hoşça kal Ahmet Abi! Hoşça kal…

Sinan Sülün

“… çiçekçi bana bir gül ver

sevgilime değil bir ölü için

çiçekçi bana bir gül ver

içine gözyaşlarımı sığdırabileyim.

yakasına böyle bir gül takmıştı

o gün bir görseydin sen onu

çiçekçi bana bir gül ver

sanki o güldendi bütün mutluluğu

sen de: -bir arkadaşın öldü

ben diyeyim: -kardeşim !

çiçekçi bana bir gül ver

götürüp tabutuna iliştireyim.”

(Ahmet Erhan / Ağıt)

4
Leave a Reply

1 Comment threads
3 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Feyzanur

Gözümden kaçmış bu yazı, çok güzelmiş. Keşke hayattayken yayımlansaydı kitap. Çok sevindim ilk başta ama hayattayken tek bir kitabına bile ulaşılamıyordu. Her gittiğim kitapçıya soruyordum, takıntı olmuştu. Bu kadar güzel şiirlere sahip birinin bu kadar az tanınmasını garipsiyordum. Şimdi öldükten sonra aslında herkesin tanıdığını görmek çok üzücü. Neden hayattayken gösteremiyoruz bunu? Kendime de kızıyorum. Ona mesaj gönderme şansım varken heyecandan yapamadım. 16 yaşındaydım ve onu okuduğumu bilmek sevindirmez miydi? En büyük pişmanlığım, hayattayken değer verelim artık nolur.