Egoist okur

Suat Yalaz: “Çizgi Roman: 50 milyon dolar harcamadan film çekmenin kestirme yolu”

Pullara basılan, filmleri çekilen, televizyon dizisi olan, Fransa’da Kebir adıyla yayınlanan kült çizgi roman serisi Karaoğlan bu ay 50 yaşına basıyor. Emperyalist ideolojiye karşı olduğu için bazı konular ele almayı reddeden Suat Yalaz’la hem kahramanını, hem de çekilmesi planlanan yeni Karaoğlan filmini konuştuk.  Bir dönem sadece çocukların, gençlerin değil, devlet adamlarının, bakanların, gazetecilerin, Mesela Münir Nurettin Selçuk gibi sanatkarların da hayranlıkla sevdiği Karaoğlan’ı, Türkiye’de soyduğu ama Fransa’da giydirilen güzel kadınlarını, Hollywood’un çalıp Antony Hopkins’li bir film haline getirdiği çizgi romanını… Söyleşimize, Murat Bardakçı ve Mehmet Çağçağ da katıldı…

Gülenay Börekçi

karaoglan suat yalaz gulenay borekci egoistokur 1

Çizgi Roman: 50 milyon $ harcamadan film çekmenin kestirme yolu

Suat Yalaz 1970’ten beri Paris’te yaşıyor. Başarının zirvesindeyken niçin gittiğini sordum ona önce, şöyle cevap verdi: “Karaoğlan üzerinde çok emek vermiştim. 100 macerası yayınlandı, yedi sinema filmi çekildi… Sonra yoruldum herhalde ve Paris’e yerleşerek Karaoğlan’ı çizmeyi bıraktım. Orada yaptığım yatırımların sonunda Karaoğlan, Kebir adıyla Fransızca olarak yayınlandı ve gene büyük başarı kazandı. Bunun bana faydası büyüktü. Bir kere kendimi buldum. Bir Türk futbolcusu için buradaki şampiyonluk iyidir ama o kendini Avrupa’da, diyelim ki Milan takımında oyanayarak da kanıtlamak isteyebilir. Ben bunu yaptım, çizgi romanın bir sanat dalı olarak kabul edildiği bir ülkede çizgilerim ve hikayelerimle başarı kazandım, içim rahat, artık dönebilirim.” Dönüş hikayesine, çekmek istediği yeni Karaoğlan filmine de geleceğiz elbette ama önce kahramanın nasıl doğduğunu, nasıl yaratıldığını öğreneceğiz…

Türkiye’de çizgi roman denince ilk akla gelen Karaoğlan. Bu kadar başarılı olacağını, kült haline geleceğini başından beri biliyor muydunuz? Gazetelerde tefrika edileceğini, film yapılacağını…

Doğrusu böyle bir sükseyi beklemiyordum. Fakat küçüklüğümden beri tarihi kitaplar okumayı, bir de eski Türklerle ilgili hikayeleri seviyordum. Karikatürist olarak kendime yer edinmeye başladığımda, yani 29 yaşımdayken, benden Viyana Muhasarasını anlatan bir çizgi roman hazırlamamı istediler. Astronomik bir ücret teklif ettiler hatta. Fakat ben öyle emperyalist bir hikaye anlatmayı istemedim. Gitmişiz, şehri kuşatmışız, kaba kuvvetle almaya, o dönemin kuvvetlisi olarak zayıfı ezmeye çalışmışız… Bunu marifetmiş gibi anlatacak mıydık yani? 50’lerin sonuydu, solcu gençler “Go Home Amerika” sloganları atarken böyle bir şey çizmek yakışık almazdı. İlk Türkleri anlatmak geldi aklıma. Dağlarda başıboş çobanlar halinde dolaşan Türkerin bir bayrak altında toplanma süreci daha enteresandı. “En zengin dönemimizi bırakıp en yoksul dönemimizi mi anlatacaksın?” diye sordular hayretle. “Yoksul ama soylu” dedim. Gazetedeki tefrika böyle başladı. Önceleri sadece kendi egomu tatmin ediyorum zannediyordum. Fakat sonra ortaya çıktı ki, meğer millet böyle bir hikayeye susamış. Gazetenin tirajı 30 binden 120-130 binlere çıktı bir anda.

Çocukken Karaoğlan benzeri bir kahraman olarak hayal eder miydiniz kendinizi? Maceralara atıldığınızı, insanları kurtardığınızı, tutkulu aşklar yaşadığınızı…

Herkes sokaklarda haytalık ederken ben oturup ilk çizgi romanımı yaptım. Fakat öyle tecrübesizim ki, önce kurşunkalemle çizmek gerektiğini bilmiyorum. Doğrudan mürekkeple çizdim. Çiziyorum, balonu çekiyorum, yazıları yazıyorum… 80 sayfayı böyle bitirdim. Yıllar sonra Bedri Koraman’la Altan Erbulak’a gösterdim, “Kurşunkalemleri iyi silmişsin” dediler. Ne kurşunkalemi! Kayseri’de yaşayan bir çocuk olarak dünyadan habersizdim, çizgi rmancıların önce kurşunkalemle taslak yaptığını bilmiyordum. Yıllarca her şeyi öyle çizdim ben, kurşunkalemsiz, silgisiz. Şimdi anladım ki işin kolay yolu bu, bir de gözlerim diabetten dolayı biraz zedelendi, artık imzamı bile kurşunkalemle atar hale geldim… Ama sorunuza dönersem; küçük yaştan beri hep at resimleri yapardım, ama üzerine de muhakkak kendimi çizerdim. Kılıç kuşanmış olarak, koştururken, tırmanırken, uçarken… Karaoğlan biraz da benim hayallerimdir o yüzden.

Şimdi onu, en azından sinemada geri çağırmak istiyorsunuz…

Sinemada Recep İvedik fırtınası esiyor ya; çirkinlik, pislik adilik, avamlık… Karaoğlan o zaman aynı fırtınayı estirmişti, yiğitlik, mertlik, güzellik, kahramanlıkla… O yıllarda millette olan aynı açlık ve susuzluğun şimdi de var olduğunu görüyorum. Tek endişem bizim film piyasasının hem kaypak hem ürkek olması.

Birkaç yıl önce dizi haline getirmişlerdi…

Çok hızlı çalışmak gerekiyor dizilerde, Karaoğlan’da da zahmetli sahneler var ya, yetiştiremiyorlar bir türlü. Bir gün daha yaşlı ve tecrübeli bir rejisörle konuşuyoruz, bunu anlattım. Gülerek “Yahu Suat Bey, siz zaten kare kare çizmişsiniz filmi, onlara bir tek çekmek kamış, diyaloglar da hazır, niye yetiştiremiyor?” dedi.

Sizin çizgi romanlar ayrıntılı birer storyboard gibi zaten.

Evet ama ellerindeki hazır malzemenin de kıymetini bilmiyor işi bilmeyen adamlar. Benim yazdığım diyalogları çıkarıp yenilerini yazmaya kalkıyorlar. “Niçin?” diye soruyorum, “Beğenmemiştir” diyor yapımcı Abdullah Oğuz. Nasıl söylersin sen bana bunu, benim yazdığım diyaloğu beğenmeyen adam benden önce bir şey yazmış mı acaba? Yaşar Kemal gelse, o bile Suat Yalaz’ın yazdığını değiştiremez.

Yahut Karaoğlan’ı çekmeyip başka projelerle ilgilensinler…

Gayet tabii. Buna benzer güçlüklerle karşılaştım. Birkaç yıl önce nihayet yeni bir Karaoğlan filmi çekmek için yola çıktık. Kenan İmirzalıoğlu’nun oynamasını istediler. Olmaz ki, Karaoğlan nihayetinde 23 yaşında, atılgan. devrimci, delişmen bir çocuk. Babası var, Baybora, o daha farklı, muhafazakar. Bir denge kurdum ben; Karaoğlan bir delilik yaptığında babası onu durduruyor, Baybora fazla tutucu davrandığında oğlu ona cesaret veriyor, silkeliyor, zamanın değiştiğini söylüyor. Gerçi bazen babası bile durduramıyor Karaoğlan’ı. Cengiz Han’a kafa tutabilecek kadar cüretkar çünkü. Ve tabii tam da bu yüzden bir kahraman.

Biri içgüdüleriyle hareket ediyor ve içinden gelen sese uyuyor, öteki aklıyla hareket ediyor ve geleneklere pek karşı çıkmıyor…

Elbette, elbette. Düşünebiliyor musunuz, kavgaya gittiklerinde babanın oğlu aklında, oğulun aklı babasında. Kolluyorlar birbirlerini. Kenan İmirzalıoğlu bence bu filmde Baybora’yı oynayabilir. Hatta daha iyisi Karaoğlan’ın can düşmanı Camoka’yı oynasın. Camoka, dazlak kafalı, ne idüğü belirsiz, vahşi ve kuralsız bir adam, onu oynayan aktör büyük sükse yapar. Bir de şu var, bu filmin bir starı var zaten; Karaoğlan.

Onu canlandıracak ikinci bir stara ihtiyaç yok diyorsunuz…

Çizgi kahramanları tanınmamış insanların oynaması her zaman daha iyi sonuç vermiştir. Biz o zaman Türkiye çapında ilanlar vermiştik, “Karaoğlan aranıyor” diye… Halbuki o dönemin iki büyük ismi olan Ayhan Işık ve Yılmaz Güney oynamak istiyordu. Ama biz ilanla bulduğumuz isimsiz bir oyuncuyu, Kartal Tibet’i seçtik. Bu defa da öyle olsun istiyorum. Bakalım, göreceğiz. Çekimler sonbaharda başlayacak.

“Fransa’da benim güzel kızlarımı hep giydirdiler”

Karaoğlan’ın bir sürü kadınla erotik maceraları oluyor. Erotizm çizgi romanın olmazsa olmazı mıdır?

Daha önce çizdiğim karikatürlerde güzel kadınlar olurdu. Karaoğlan’da o güzel kadınlar da olmalıydı. Hem yetişkinler için çizgi roman yaptığım için erotizm şarttı. Bu yüzden onları rahatça soydum. Fransa hariç! Orada Karaoğlan 18 yaş altındakiler için yayınlandığından, benim o güzel kızlarımı hep giydirdiler.

Peki niçin Türk kadınlarla birlikte olmadı hiç?

Karaoğlan önüne çıkan bir Türk kızıyla halvet olamazdı ki, Türk kızları bu konularda yasaklıydı. Yasağa uymazlarsa, kötü kadın olurlardı. Evlendiler diyelim, bu defa da Karaoğlan’ın kahramanlığı kalmazdı. Bayırgülü vardır mesela, yavuklusu… Kız hep evlenmek isterdi, Karaoğlan da tam evlenecekleri sırada bir punduna getirerek kaçıp giderdi.

“Çizgi roman 50 milyon dolar harcamadan film çekmenin bir yolu”

Yakın tarihimizden gerçek kişiliklerin de çizgi romanlarını yaptınız…

Orada birtakım önemli şahsiyetler, irili ufaklı kahramanlar üzerinden Fransa tarihini anlatan çizgi romanlar gördüm. Bu çeşit bir şey bizde de yapılabilirdi. Düşünsenize; yakın tarihimize damgasını vuran birçok kişiyi tanımıyoruz. Enver Paşa’dan, Çerkes Ethem’den, Topal Osman’dan, Atatürk’e yapılan suikastlerden, İstiklal Mahkemelerinin adsız kahramanlarından bihaberiz. Önce Enver Paşa’yla birlikte Babıali baskınını gerçekleştiren fedaileri anlatmaya karar verdim. Silahları çekip atlarına binerek baskını gerçekleştiren bu adamların hikayesinden western filmlerine benzer bir şey çıkabilirdi. Sonra sıra diğerlerine geldi. Mesela Atatürk’ü Samsun’a niçin gönderdiler biliyor musunuz? Topal Osman denen ve adamlarıyla Rumlara, Ermenilere ve İngiliz Müfrezelerine saldıran “deli”yi hizaya getirmesi, durdurması için. Ama Mustafa Kemal tam tersini yaptı; susturmasını, etkisiz hale getirmesini bekledikleri Topal Osman’a tam destek verdi.

Bir bakıma sizin kahramanlarınızla, mesela Karaoğlan’la aynı kandan, aynı türden adamlar bunlar o halde…

Elbette. Çerkes Ethem mesela kimilerine göre hain kimilerine göre kahramandır ve çok enteresan bir adamdır. Padişaha kafa tutmuştur. Hollywood gibi bir film sektörümüz olsa, hepsinin defalarca filmi çekilmişti… Şöyle diyelim; ben 50 milyon dolar harcamadan onların filmini çekmenin bir yolunu buldum, yani çizgi romanlarını yaptım.

“Hollywood ‘Kul Bakay’ın Mezarı’nı çaldı”

“Karaoğlan’ın Kul Bakay’ın Mezarı diye bir macerası vardır, kahramanımın çocukluğundan bir kesiti anlatır. Haydutlar zengin çocuğu sandıkları küçük Karaoğlan’ı yanlışlıkla kaçırır. Ama çocukla haydutlardan biri arasında düşmanlıkla başlayan bir dostluk gelişir. Onu Hollywood’un hikaye avcıları çaldı ve Anthony Hopkins’le Alec Baldwin’in oynadığı bir sinema filmi haline getirdi. The Edge’i seyrettiniz mi bilmiyorum, ama benzerlikler tesadüf olamayacak kadar fazla. Mesela haydutla çocuk kaçarlar. Adamın kolu yaralanır. Kangren olmasın diye Karaoğlan’dan çakıyla kolunu kesmesini ister. Çocuk önce cesaret edemez ama sonunda adamın hayatını kurtarmak için o kolu keser. Filmde kolu bacak yapmışlar ama geri kalan her şey, diyaloglar bile aynı. Aslında hikayenin tamamı aynı. Birazcık değiştirip küçük bir aşk hikayesi eklemişler sadece. Türkiye’deki Karaoğlan’lardan almış olamazlar ama Fransa’daki Kebir serisini pekala görmüş olabilirler. Dava açmak istedim ama vazgeçtim sonradan.”

Murat Bardakçı: “Bugün çıksın, gene alır, gene okurum.”

“Suat Yalaz Karaoğlan’la hem bize çizgi romanı öğretti, hem de bir nesle tarihi sevdirdi. Cengiz Han ders kitaplarında okunup geçen bir kişilikti sadece. Karaoğlan sayesinde Cengiz Han’ı, Semerkand’ı, Orta Asya’yı hatta Bizans’ı tanıdık.”

“Türkiye’de çizgi romanın babası Suat Bey’dir. Ondan önce bazı şeyler yapılmış elbette ama küçük ölçekli kalmışlar. Sağlam dayanakları yokmuş belli ki, o yüzden devamı gelmemiş. Çok güzel bazı çizgi romanlar yapıldı sonradan ama temel gene Karaoğlan’dı, hepsi onun taklidiydi.”

“Biz çocukken, Karaoğlan çıkıyor diye perşembe günlerini iple çekerdik. Sadece çocuklar değil, herkes okurdu aslında, devlet adamları, bakanlar, sanatçılar, gazeteciler… Babam da okurdu. Mesela Münir Nurettin Selçuk’un Nişantaşı’ndaki meşhur Alaaddin’in dükkanında Karaoğlan fasiküllerini ayırttırdığını hatırlıyorum. Bugünün Kurtlar Vadisi gibiydi. Ciddi bir şeydi. Fransa’da da yayınlanması tesadüf değil. Bugün çıksın, gene alır, gene okurum.”

“Tabii Karaoğlan’ı sadece çizgi roman olarak ele almamak gerek, filmleri de başlı başına önemlidir. Mesela kötü adam vardır, Camoka diye, onu Danyal Topatan canlandırıyordu. Ve öyle iyi canlandırıyordu ki, o dönemde Karaoğlan’dan bile meşhurdu. Camoka bir kavram olarak dilimize bile girmiştir, onun adıyla deyimler vardır.”

Mehmet Çağçağ: “Çizgi roman zahmetli bir iş”

Suat Yalaz’la çizer Mehmet Çağçağ’ın Habertürk’teki odasında sohbet ediyoruz. Sohbete Çağçağ da katılıyor ara sıra… “Türkiye’de çizgi romanın bir piyasası olmadı maalesef” diyor, “Abdülcanbaz ve Karaoğlan’la başlayan bir dönem devam edemedi, çizerler ne yapmaları, ne çizmeleri gerektiğini bilemediler. Araştırmaya da meraklı değiller. Yeni kuşak sevmiyor araştırmayı, eline tek bir kitap almadan üretmeye kalkıyor. Müzik, sinema, televizyon, şu bu gibi şeyleri deniyorlar, oralarda dikiş tutturamayanlar geliyor çizer olmaya.”

Gülenay Börekçi, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of