Egoist okur

Çocuğunuz mu, köpeğiniz mi?

Yanan bir evde içlerinden sadece birini kurtarabileceğiniz iki canlı var: Çocuğunuz ve köpeğiniz. Hangisini seçersiniz? Köpeğin yerinde Rahibe Teresa olsa yanıtınız değişir mi? Köpeği tanımasanız bile, ya içerdeki insan Hitler olsa? Peki biri çocuk, diğeri yaşlıysa? Bu durumda çocuğu seçmeniz ne anlama gelir? Bu trajik soruların en iyileştirici yanıtları Gary L. Francione’nin İletişim’den çıkan “Hayvan Haklarına Giriş” adlı kitabında.

Amerikan askerinin sırıtarak uçuruma salıverdiği yavru köpeğin görüntüleri belleklerin terör odasına kaydoldu. On beş yıl kadar önce bir çöp arabasının arkasına fırlatılıp arka bacaklarından itibaren çatır çatır preslenmeye başlayan beyaz kanişin, başına gelene inanamayan masum yüzü ve kurtarılacağına inanıp merhamet isteyen küçük çığlıkları da o odada. Taşlana taşlana öldürülen siyah ayı yavrusu, kafese kıstırılıp taşlı sopalı benzer bir işkenceye maruz kalan kaplan, kurban edilmeye bacağından başlanan dana, beşinci katın balkonundan aşağı atılıp bütün kemikleri kırılarak can veren köpek ya da “yine hamile kalıp” bahçesine sığındığı için ev sahibi kadın tarafından karnı tekmelene tekmelene doğuran kedicik de. Laboratuarda ağlayan tavşanlara da öyle olacak…

Bu saydıklarımız ortak belleğimizin terör odası anılarından cılız bir döküm sadece. Aynı odada kişisel belleğimizin biriktirdiği daha yüzlerce kanlı görüntü ve dehşet hikâyesi var.

İşte, Gary L. Francione’nin İletişim Yayınevi’nden çıkan “Hayvan Haklarına Giriş / Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?” adlı kitabı, belleğimizin hayvanlara ait bu odasının bütün kapılarını sonuna dek aralıyor ve gözlerimizden perdeler kaldırıyor.

Yangında ilk kurtarılacaklar

Kitaba yanıtlamanız gereken kurmaca sorularla başlıyorsunuz: Eve geliyorsunuz ve evinizin yanmakta olduğunu görüyorsunuz. Yanmakta olan binanın içinde iki canlı var: Çocuğunuz ve köpeğiniz. Yanan evin yakınlarındaki tek kişi sizsiniz. Yangın o kadar şiddetli ki hem çocuğunuzu hem de köpeğinizi kurtarmaya vaktiniz yok. Hangisini seçersiniz? Köpeğin yerinde Rahibe Teresa olsa yanıtınız değişir mi? Ne köpeği ne de insanı tanıyor olsanız? Köpeği tanıyın ya da tanımayın; ya söz konusu insan Adolf Hitler’se? İçerde kalanlardan biri çocuk diğeri yaşlıysa? Bu durumda çocuğu seçmeniz ne anlama gelir? Yaşlıların köleleştirilmesinin ahlaken kabul edilir olduğunu anlamına mı? Ya da zoraki organ vericileri ve biyomedikal deneylerin rızasız denekleri olarak kullanılabilecekleri anlamına mı?

Bu sorular ne kadar akıl karıştırıcı hale gelirse, yanıtlar da o kadar netleşmeye başlıyor aslında: “Vahşi bir hayvanın arkadaşım Fred’e saldırmak üzere olduğunu farz edin. Fred’in hayatını kurtarmak için hayvanı öldürmeyi seçmem hayvanları yemek için öldürmenin ahlaken kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez; tıpkı, Fred’i ölümle tehdit eden akli dengesi bozuk bir insanı öldürmemin ahlaki gerekçesinin, akli dengesi bozuk insanları biyomedikal deneylerde rızasız denekler olarak kullanmamı haklı çıkarmak için kullanılamayacağı gibi.”

Francione’nin sorularına birlikte yanıt ararken hayvan çıkarlarına ve onların mal olarak görülüşüne dek uzanıyorsunuz: Şöyle yorumluyor Francione: “Hayvanların ussal olmadıkları ya da soyut biçimde düşünemedikleri doğru olsa bile bu neyi değiştirir? Küçük çocuklar ya da ileri derecede zekâ engelliler gibi pek çok insan usaal biçimde ya da soyut terimlerle düşünemez ve böyle insanları acılı biyomedikal deneylerde denek olarak ya da yiyecek ya da giyecek kaynağı olarak asla düşünmeyiz. (…) İnsanların mal statüsünü haklı göstermek için ırkın ya da cinsiyetin kullanılması nasıl ırkçılık ya da cinsiyetçilik oluyorsa, hayvanların mal statüsünü haklı göstermek için türün kullanılması da türcülük oluyor.”

Hayvanlar hakkındaki ahlaki şizofrenimiz

Francione’nin, alıntılardan da hemen anlaşılmış olması beklenen bir özelliğine Önsöz’de Alan Watson değiniyor: Bu kitapla insan hayvan ilişkisine yönelik eski yaklaşımları köklü bir biçimde sarsan Francione’nin, kuramını ve hayvan etiğiyle ilgili zor meseleleri herkesin rahatlıkla anlayabileceği olağanüstü açık bir dille anlatışına vurgu yapıyor.

Bu tutum ve ustalık Francione’nin, insanların hayvanlara nasıl baktığını derinden kavramış olmasıyla da ilişkili gibi. Çünkü o, insanın hayvanlar konusunda kendine yalan söyleme eğilimini kırmaya da çabalıyor. Kitabın ilk bölümü “hayvanlar hakkındaki ahlaki şizofrenimiz”e bu nedenle ayrılmış olmalı.

Hayvanlar hakkındaki ahlaki şizofrenimizden kasıt, hayvanlar hakkında söylediklerimizle onlara uyguladığımız muamele arasındaki tutarsızlık. Onlara gereksiz yere acı çektirmenin ahlaki olmadığında hepimiz hemfikirmiş gibi görünürken, onlara en büyük eziyetleri etmekten geri kalmayışımız. Bu bölümde hayvanlar hakkındaki ahlaki şizofrenimizi keşfedip kendimize dehşet içinde bakakalıyoruz desek yeridir. “İnsanca muamele ilkesi”nin hayvanlar hakkındaki ahlaki düşüncede bir devrim oluşuna da dikkat çekilen ilk bölümde yeni tanımlarla sarsılıp şizofrenimizi görmeye başlıyoruz: Hayvancılık: Etin Lezzetinden Hoşlandığımız İçin Acı ve Istırap; Avcılık: Spor İçin Acı ve Istırap; Kürk: Moda İçin Acı ve Istırap, vb.

Viviseksiyon ve diğerleri

Kitabın ikinci bölümü de en az birincisi kadar çetrefilli. Çünkü ele alınan konu viviseksiyon. Yani hayvanların deneylerde, testlerde ve eğitimde kullanılması. Viviseksiyon konusunda kitapta ulaşılan sonuç ise ötekilere yarar sağlamak için sözgelimi evsizleri ya da zeka geriliği olanları kullanamayacağımız gibi, hayvanları da kullanamayacağımız.

Sonrasında, şizofrenimizin nedeninin hayvanların mal statüsüyle doğrudan ilişkili olduklarını tartışıyor Francione: “Hayvanlara sahibi olduğumuz ve bizim onlara yüklediğimiz değerden başkaca bir değeri olmayan şeyler olarak baktığımız sürece, hayvanların acı çekmesi mal sahibi olarak bizlere belli bir fayda sağladığı sürece, hayvanların çektiği acı neredeyse her zaman zorunlu görülecektir.”

Hayvanlar hakkındaki ahlaki şizofrenimizin tedavisinin ne olduğu ise kitabın dördüncü bölümünde tartışılıyor.

İnsanca muamele ilkesinin tarihsel süreçte nasıl başarısız olduğu, hayvanlara bir yandan ahlaki bir statü sahibi olarak muamele edip bir yandan da onları kaynak olarak kullanışımız, hissetme yetisine sahip bütün insan dışı varlıkların eşya muamelesi görmeme hakkına sahip olduğunu savunurken nasıl, hangi hallerde ve neden durmadan tökezlediğimiz ise kitabın tartıştığı diğer belli başlı konular.

Francione’nin çok sert, sarsıcı örneklerle ve gerçek vakalarla, verilerle ilerleyen metnini okuduktan sonra aynı kalmanız mümkün değil. Alan Watson’ın dediği gibi, Francione’nin bu cesur ve ufuk açıcı kitabı, biz insanların hayvanlara yönelik bakşımızda ve bu bakışın onlara karşı davranışlarımıza yansıma biçiminde bir dönüm noktası.

Bazı çok önemli gerçekler

→ Sadece ABD’de biyomedikal deneyler, ürün testleri ve eğitim için her yıl milyonlarca hayvan kullanılıyor. Hayvanlar yakılıyor, zehirleniyor, radyasyona maruz bırakılıyor, kör ediliyor, açlıktan öldürülüyor, vücutlarına elektrik veriliyor, kanser ve zatürree gibi hastalıklara yol açan maddelere ve mikroplara maruz bırakılıyor, uykusuz bırakılıyor, tecritte tutuluyor, kol ve bacakları kesiliyor, gözleri çıkarılıyor, uyuşturucuya alıştırılıyor.

→ ABD Tarım Bakanlığı’na göre, yemek için yılda 8 milyarın üzerinde hayvan öldürülüyor. Bunların arasında yaklaşık 37 milyon sığır ve dana, 102 milyon domuz, 4 milyona yakın koyun ve kuzu, 7.9 milyar tavuk, 290 milyon hindi ve 22 milyon ördek bulunuyor. Her gün yaklaşık 23 milyon hayvanı kesiyoruz, başka türlü söylersek, saatte 950.000’in üzerinde, dakikada yaklaşık 16.000, saniyede 260’tan fazla hayvan.

→ Sırf moda için her yıl milyonlarca hayvan öldürüyoruz. Dünya üzerinde yaklaşık 40 milyon hayvan tuzak ve kapanla avlanıyor ya da kürk çiftliklerinde kapalı ve sıkışık ortamlarda yetiştirilip elektrik veya gaz verilerek ya da boyunları kırılarak öldürülüyor.

→ Sinai çiftçiler dar bir alana kapatılmaktan kaynaklanan yaralanmaları azaltmak için sık sık hayvanları sakatlarlar. Örneğin, dar bir alana kapatılmaktan kaynaklanan yamyamlık ve tüy yolma gibi davranışları engellemek için, gerek yumurta gerek broyler üretiminde kullanılan tavukların gagaları dağlanır ya da kesilir. Çiftçiler tel örgü kafeslere takılmayı ve pençeleşmeyi önlemek için kanatlılaların pençelerinin uçlarını keserler. Kalabalık besi yerlerinde ve nakil araçlarında meydana gelebilecek zararları azaltmak için genellikle sığırların boynuzları çıkarılır. Çok ıstıraplı bir işlem olan boynuz çıkarma eritici merhemler, kızgın demirler, testereler ya da boynuzları kafatasından çıkarmaya yarayan boynuz çıkarma kaşıklarıyla yapılır. Yumurta üreticileri erkek civcivleri, yumurtlayamayacakları ve broyler üretiminde kullanılamayacakları için itlaf ederler. Civcivler plastik torbalarda boğulur, başları kesilir, gazlanır ya da ezilirler.

→ Wisconsin Üniversitesi’nden araştırmacılar on dört yavru kedinin gözkapaklarını daha gözleri açılmadan birbirine dikmiştir. Körlük sonucunda beyin hücrelerinde değişiklik olup olmadığını belirlemek için yedi ila on beş aylık kedilerin beyin hücreleri incelenmiştir.

→ Davis, California Üniversitesi’nden araştırmacılar stresin kuzuların gelişimi üzerindeki etkisini araştırmışlardır. Yavru kuzular doğumu izleyen beş hafta boyunca haftada üç kez analarının yanından alınmış, bir hamağa konmuş ve vücutlarına elektrik verilmiştir.

→ ABD ordusu 1983-1991 arasında “yara” araştırmaları için 2.1 milyon dolar harcamıştır. Araştırmacılar yaraları incelemek için yüzlerce kediyi küçük çelik mermilerle başlarından vurmuştur. Ordunun Fort Sam Houston merkezinde araştırmacılar, on saniye kaynar suda tutulan, sonra da bedenlerinin yanan yerlerine mikrop bulaştırılan sıçanlarda oluşan yanıkları incelemişlerdir.

→ Wisconsin Üniversitesi’nden Harry Harlow’un “anne yoksunluğu” deneyleri zalimliğiyle meşhurdur. Harlow bu deneylerde yavru maymunları annelerinden ayırmış ve tam bir tecrit halinde ya da tel ve bezden yapılmış “vekil” annelerle birlikte yetiştirmiştir. Bu “vekil” annelerden bazıları yavru maymunlar onlardan sevgi ve ilgi görmeye çalıştıklarında canlarını yakacak şekilde tasarlanmıştır. Harlow bu yavruların yaşadıkları dehşetin ve sonradan gelişen psikopatolojinin, büyüme sürecinde anneyle temasın insanlar için önemli olduğunu kanıtladığı sonucuna varmıştır. Benzer anne yoksunluğu araştırmaları bugün de sürmektedir.

Tolga Meriç

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of