Egoist okur

Figen Şakacı: “Çocukken kolay küser, yetişkinlikte kolay kırılırız”

İlk romanı 80’lerde geçen Bitirgen‘de Figen Şakacı nevi şahsına münhasır kahramanı Hayriye’nin çocukluğunu anlatmıştı. Şimdi devam kitabı Pala Hayriye geldi. Bu kez hikaye 90’larda geçiyor ve Şakacı kahramanının elinden tutmayı, en mahrem anlarında onun yanında durmayı sürdürüyor. Peki ama kim bu Pala Hayriye? İnce, nazlı, nazenin kadınlardan sayılmaz, bu dünyaya kadın olarak gelmiş bile değil sanki. Kalın fitilli kadifesi kirden üzerine yapışmış, kaşı, bıyığı gür bir kız…

Evden kaçıp üniversiteye başladığında büyüme yolundaki ilk sancılarından biri “pala”lıktan kurtulmak olan bu neşeli, meydan okuyan ve direnen kadının yaratıcısı Figen Şakacı’yla konuşuyoruz bu hafta. İşte anlattıkları…

Gülenay Börekçi

Pala Hayriye: Bir kadının varlık arayışı

pala hayriye figen sakaci egoistokur gulenay borekci 1

“Hayriye iktidarın soluğunu ensesinde hissettiği anda ya kürküne küstü, ya da oradan hemen tüydü”

Neden kaşı bıyığı gür bir kadın kahraman yarattınız? Pek alışkın olduğumuz bir şey değil bu.

Evet. Pala’lık fazlasıyla erk’ek bir dünyaya erkeksi bir dille dayılanmayı, bıyıkları yeni terlemiş biri olmayı imliyor. Hayriye 90’ların üniversite ortamında, basın dünyasında gezinerek kendine bir kimlik arıyor. Bu meşakkatli dönemde birey olmak, bağımsız düşünebilmek, kendi beden bilincine, diline sahip ve hâkim olmak gibi bilgileri yavaş yavaş öğreniyor. Bitirgen, 80’lerde çocuk olmayı anlatıyordu. Hayriye de kadın olmanın 90’lı yıllardaki günlüğünü tutuyor bir bakıma. Ama dönem değişse de kadın olma uğraşı aslında her dem edebiyatın konusu olageldi… Simon de Beauvoir “Kadınlığımın Hikâyesi” başta olmak üzere nerdeyse bütün eserlerinde bunu pek de güzel anlatır.

Canı yanınca kendinden hesap sormak…

Çocukluk arkadaşı İbrahim’den söz ederken, “Dövüşerek anlaştığım ilk oğlandı. Canımızın yanmasına barışmak için katlanırdık” diyor Hayriye. Biz kadınlar çoğu zaman canımızın yanmasına sırf bunun için, sonradan hayatımızdaki adamlarla barışmak için katlanıyoruz belki de…

O cümlenin içinde, Hayriye’nin Bitirgen’lik günlerine bir selam var, “adam adama” mücadele etme yetisine, sokağa çıktığı anda yeniden sarılma ihtiyacı var. Hayriye canı yandığında, canını yakanlardan değil kendinden hesap sordu hep. İktidar diliyle diklenenlere, güç ilişkilerine tâbi olmasını isteyenlere yadırgayarak baktı…Çocukken kolay küser, yetkişkinlikte kolay kırılırız. Biri öpünce geçer, diğerine bazen en güçlü tutkal bile kâr etmez.

Hayriye’nin hayali, ailesini arkadaşlarından kurmak, “atanmışlarla değil, seçilmişlerle” mutlu mesut yaşamak. Lakin kimseye benzemezliği, her daim bir ayrık otu oluşu orada da rahat huzur vermiyor ona…

Bitirgen gibi bir çocuk büyüdüğünde nasıl biri olabilir sorusunu çok sordum kendime. Bitirgen’in o çocuksu boş boğazlılığı, büyüklerin dilini anlamayıp kendi dilini yaratması, kendine hayâli bir ülke kurup sık sık oraya yolculuğa çıkması aslında Hayriye olmaklığın hamurunu da mayalandırdı diyebilirim. Küçükken ailesine, evine ait hissedemiyordu kendini, büyüdüğünde de bir çatı altında bitişik nizam durmayı beceremedi. Nereden gelirse gelsin iktidarın soluğunu ensesinde hissettiği anda ya kürküne küstü, ya da oradan hemen tüydü.

“Canımız yanmadan, bol bol hata yapmadan büyümek mi olur?”

“Büyümek bir türlü bitmiyor” diyorsunuz bir yerde… Bir kadın nasıl büyür, Hayriye büyürken hangi sancıları çekiyor? Emeklemeyi bırakıp iki ayağımızın üzerinde durduğumuzda büyümenin kronometresi de çalışmaya başlar. Hiçbir yere tutunmadan yürümeyi, ayakta kalmayı, dengeli durmayı öğrenirsin ve bu bilgi hayatı boyunca eşlik eder insana. Üstelik sadece ayakta durmak yetmez, dik de duracaksın, kendinden emin adımlarla yol alacak,son durağa gelene kadar da önüne çıkan engelleri bir bir aşacaksın. Bu serüven sadece kadınları değil herkesi yorar, yıpratır. Sonuçta bizden beklenilenin aksine yalpalayarak yürüdüğümüz bir yoldur büyümek… Kahramanım Hayriye de bu yola çıktığında epey yıprandı, ona güçlü ve kendinden emin bir birey olma payesi vermektense dediğiniz gibi mahrem anlarına da eşlik ederek, beden, zihin ve ruh dünyasında ne gibi değişimler yaşadığını, ayrı başlıklar altında topladığım hikâyelerle katman katman açarak anlatmaya çalıştım. Hayriye’nin evden çıktığı anda içine düştüğü dünya onu hem şaşkına çeviriyor hem de kucağında biraz fazla sallayarak ve sarsarak büyütüyor. İlk gençliğinden yetişkinliğine kadar uyumsuzluk, aidiyetsizlik, yalnızlık gibi sancılar çekiyor.

“Ne zaman ki her şeyden korkmaya başladım, büyüdüğümü anladım” diyor kahramanınız. Sizin için nasıl bir süreçti büyümek, benzeşiyor musunuz bu açıdan?

43 yaşıma geldim ama ne kadar büyüdüm hâlâ bilmiyorum. Öyle yaşlılık korkusu falan da yok üzerimde. Bizim gibi toplumlarda birey olma yaşının bir hayli geç başladığını düşünürsek aslında yeni yeni kaidesine oturuyor her şey diyebilirim. Hayriye’yle elbette benzeşiyor tabii ki çok ayrışıyoruz. Dizimiz kanamadan, canımız yanmadan, bol bol hata yapmadan büyümek mi olur? Böyle bir süreç kimin için kolay olmuş ki, benim ya da Hayriye için kolay olsun.

Edebiyattaki kahramanlarım

“Ohoo yazar ve roman karakteri listem bayağı kabarık Dostoyevski ve Raskolnikov, F. Scott Fizgerald ve Muhteşem Gatsby, Oscar Wilde ve Dorian Gray, Oğuz Atay ve Turgut Özben, Virginia Woolf ve Mrs. Dalloway, Sevgi Soysal ve Tante Rosa, Lev Tolstoy ve Anna Karenina…”

‘Gezi deneyimi bir milat oldu’

Pala Hayriye siyasi bir roman aynı zamanda. 12 Eylül’le birlikte siyasi görüşleri yüzünden ağır bedeller ödeyenler 90’larda başka insanlar oldular. Kim oldular ve nerede ne yapıyorlar? Gezi deneyimi mesela değiştirdi mi onları, yeniden siyasetin içinde oldukları günlere dönmeyi istediler mi?

Siyasi bir roman mı emin değilim ama 90’ların politik atmosferine yakından bakmaya çalışma denemesi diyebilirim. 80’lerde çocuk olan benim kuşağımın bugün yapıp ettiklerine bakıp, hepsini aynı kefeye koymayı, yargılamayı hiç istemem. Her birimiz yaptığımız seçimlerle yerimizi, tutumumuzu (şimdilerde duruş diyorlar di mi?) yeterince belli ettik. Gezi bize “korkusuz” büyüyen bir kuşağın, hiç de politik argümanlara ihtiyaç duymadan, kendi varoluşlarına, yaşam biçimlerine nasıl sahip çıktığını gösterdi. Gezi deneyimi farklı dünya görüşünden birçok insan için milat oldu. Aynı zamanda siyasetle uğraşanların, kendilerine devrimci diyenlerin, başkasının derdiyle dertlenenlerin, iktidarın karşısında olmayı haysiyetiyle hizalayanların önünde durduğu kocaman bir boy aynasıdır. O gençlerin eylem biçimleri, slogan dilleri, protesto yöntemleri, paranın dolaşımda olmadığı bir dayanışma becerisi ezberleri bozdu. Bu yeni muhalefet anlayışı 12 Eylül’den bu yana toplumun nasıl bir değişimden geçtiğini ama devletin zulüm etme, can alma, kendi gençlerine kıyma konusundaki kararlılığından bir adım geri sapmadığını da gösteriyor. Bence Gezi sürecinin en acıklı yanı da budur.

Kahramanınızın önemli bir özelliği, sense of humour’u elden bırakmamak. Yazar olarak bilinçli bir tercih mi, yoksa zaten siz de böyle biri olduğunuzdan mı?

Yazarken mizah yapmaktan çok korkarım hatta hiç yeltenmem. Edebiyatta zaten mizahın terazisi pek hassastır. Dozunu fazla kaçırırsanız kahramanınızı karikatürize eder, kendinizi de komik duruma düşürürsünüz. Sorunuzdan anladığım kadarıyla yazar olarak ben bu sınavdan gayet “bilinçsiz” bir şekilde geçmişim. Kitaptaki mizahi ton sanırım karakter özelliğimden, Bitirgen’in Bilinmeyenler Ülkesi’ne kaçısı gibi benim de en karanlık zamanlarda olaylara biraz sarkastik bakmaya çalışmam, mizahla en azından kendi önümü aydınlatma, yoluma devam etme refleksimin yazım sürecinde pırt diye ortaya çıkmasında, benim de buna karşı bir önlem almayışımdandır.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of