Egoist okur

Çocukluktan kalma bir yara izi: TEOMAN

Bu sabah Kontrol Kulesi’nde buluşup Teoman’ı, müziği bırakma kararını konuştuk sevgili arkadaşım Deniz Durukan’la. Onun böyle bir karar alacağını birkaç yıldır zaten hissettiğimizi, ama bir türlü konduramadığımızı… Teoman adına sevindiğimizi ama kendi adımıza çok üzüldüğümüzü… Gerçi bu pek karanlık, pek karmaşık zamanlarda belki herkesin biraz köşesine çekilmesi gerektiğini, mağaranın kimi zaman en emniyetli yer olduğunu… Ne yapacak bundan sonra, diye düşündük. İstanbul’u terk edecek belki, belki yazacak, belki beste bile yapacak… Hayatında eksik kalmış ne varsa peşine düşecek… Ya da belki hiçbir şey yapmayacak. Öylece duracak, susacak. Deniz’le bu sabah çok yakın bir arkadaşı uzak ellere uğurlamış iki üzgün ruh gibiydik. Şimdi ben işime dönüyorum, sizi Deniz ve konuğuyla baş başa bırakıyorum. Deniz Durukan Kontrol Kulesi’nde bugün Teoman’ı ağırlıyor.

Gülenay Börekçi

Çocukluktan kalma bir yara izi: TEOMAN

Boşluk; “oyuk, çukur, kapanmamış yer “ olarak geçiyor TDK sözlüğünde. Birçok tanımı daha var. Boşluk kelimesini gündelik yaşamın içinde evirip çevirmek, yani kişinin kendini boşlukta hissetmesinin ilk etapta yarattığı etkiyi ele almak; amaçsız, devinimsiz bir hayat, belirsizlik, mutsuzluk… gibi çağrışımlara neden oluyor. Kime “boşluktayım” deseniz, karşı tarafın algılayacağı mesaj aşağı yukarı aynıdır. Oysa boşlukta olmak genel algının dışında, her zaman “hiçlik” değildir. Mesela Lao Tzu’nun söylemiyle “Testi kilden yapılır, ama içindeki boşluktur işimize yarayan.” Ya da “Tekerleğin otuz parmağı tekerleğin ortasında birleşir, ama at arabasını yürüten ortasındaki boşluktur.”

Vücudumuzda da bir sürü boşluk var. Karın boşluğu, ağız boşluğu ne bileyim sindirim sistemindeki boşluklar, sinir sistemindeki boşluklar… Eminim bu boşlukların birçok faydası vardır insanoğluna. Yani boşluk hiçlik değil, varlık sebebi olabiliyor. Tıpkı Teoman’ın içindeki boşlukların yaratıma dönmesi gibi.

Gönülçelen albümündeki Doktor adlı şarkısında, içindeki boşluğun hiçbir şekilde dolmamasından şikâyet etse de, aslında tüm albümlerine baktığımızda, o boşlukların doldurulduğunu, onu örseleyen her şeyin karşılığını, yaptığı şarkılar sayesinde fazlasıyla aldığını görürüz.

Mevzu, insanın kendi içindeki boşluğa düşmesi değil, sözcüklerin boşluğundan kurtulmasıdır; ki Teoman’ın özellikle son birkaç albümünün liriklerine baktığınızda boşa gitmiş hiçbir sözcükle karşılaşmıyor ya da sözcüklerin boşluğunda sallanmıyorsunuz.

Kuşkusuz, içindeki boşlukları büyütmesi tek başınalık kavramına fazlasıyla sahip çıkmasından kaynaklanıyor. Tek başınalık farkındalığı beraberinde getirir. O farkındalığı çok önceden, çocuk yaşlarda yakalamış Teoman. Tek çocuk olmanın getirdiği yalnızlık, babanın erken yaşta kaybedilmesi gibi nedenlerden kaynaklanan o boşluğun, özellikle evdeki boşluğun yansımasını liriklerine bakınca görebiliyoruz. Mesela Renkli Rüyalar Oteli’ndeki Kelimeler adlı şarkıda geçen “evleriniz bomboş”, yine aynı albümdeki Kim şarkısında geçen “sanki sıcak evim”, En Güzel Hikâyem’deki Tuzak adlı şarkıda geçen “tatlı evim” söylemleri, kafasındaki ev imgesini ortaya çıkartıyor. Buna rağmen ev ve yuva imgesine mesafeli yaklaşıyor. O nedenle de çoğu zaman umutsuzluk hâkimdir şarkılarında. Gerçi ilk albümlerde umutsuzluk duygusu çok yoğun değildir. Açık kapı bırakılmış, sevgiliye duyulan aşk, o aşkın etrafında dönen sorunlar sanki ağırlıklı olarak işlenmiştir. Elbette ilk albümden son albüme kadar hep aşk, sevgili imgeleri yoğunluktadır. (Hatta Teoman için kafamızda oluşan ilk algı, ikili ilişiklerin müzikteki en güzel yorumcusu olmasıdır.) Ancak üçüncü albüm olan 17 ile ikili ilişkilerin getirdiği sorunların yanı sıra, kendi iç dünyasının, hayatla olan kavgasının izleri daha belirgin olarak şarkılarına yansımaya başlar.

Evet, -sanki- aşk asıl derdidir ama tüm kadınları bir şekilde kendinden uzaklaştırır. Arzuladığı yakınlık kurulamaz. Kurulsa bile bir şeyler mutlaka ters gider ve biter. Sonuçta, kurduğu tek kişilik bir dünyadır. (Paramparça, En Güzel Hikâyem, Soluk Soluğa şarkıları buna örnek olarak gösterilebilir). Ya da Mavi Kuş ile Küçük Kızın Hikâyesi’ndeki “sen denersen ben de denerim” söylemi, teslimiyete hazır ama kaçma ihtimali de yüksek olan bir adamı, tüm samimiyetiyle ortaya koyar. (Şarkının girişindeki yaylılar; çellonun ve kemanın birlikteliği de müzikal anlamda o teslimiyete hazırlıyor dinleyiciyi. Bir melodram havasında vals yapıyorsunuz. Ama yandan yandan kaçmaya hazırlanan, mutlu aşk yoktur savını da size yaşatan farklı iki duygu durumunu, müzikal anlamda duyumsuyorsunuz.)

Şarkılarında yansıttığı “kadından kadına koşan çapkın adam” imajının altında, yani aşk arayışının temelinde “yuva arzusu” vardır. Ancak bu arzuyu, iki farklı sebepten dolayı baskılar. Birinci sebep, yukarıda da belirttiğim gibi, aslında bunun olamayacağı kuşkusu ve ilişkiyi yürütme konusunda yaşadığı güvensizliktir. Bu yüzden, aslında istemesine rağmen elinin tersiyle iter. İkincisi ise, toplumdaki yaygın anlayışa, evlilik ve benzeri kurumlara duyduğu tepkidir. Daha doğrusu, mutlu insan yaratma formülüne karşıdır. Mesela Tuzak adlı şarkıda sistemin bireye dayattığı ev, çocuk, kurulu düzen gibi kavramların aslında birer tuzak olduğundan söz eder.

Renkli Rüyalar Oteli adlı albümdeki Kim şarkısında “kim ısıtacak teniyle sanki sıcak evim olup / kış vakti okul dönüşünde” sözlerine dikkatli bakıldığında; çocukluğa dönüş duygusunun yanı sıra, sevgilide aranan şeyin aslında anne sıcaklığı ve şefkati olduğu da görülür. Çünkü yuvanın özü annedir, annelik kavramıdır. Beraber olduğunuz kadın, sevgiliniz, karınız da olsa, önce anneliği temsil eder. Duş adlı şarkıda, olmayacak çocuklarının bir su gibi bacaklarından aşağıya akıp gitmesinden söz etmesi de, buna örnek gösterilebilir. Gerçi şarkılarında beraber olduğu kadınlara dair fazla ipucu bulamazsınız. Belli bir karakter çizmez, daha çok kendi beklentisini, arayışını yansıtır.

Dolayısıyla Teoman’ın şarkılarında sıklıkla kullandığı; ağız, nefes, dil, ten, vücut sözcükleri, sığınma arzusunun dışavurumudur bir anlamda. (Kadın bir yanıyla da limandır, sığınacağı bir vücuttur. En Güzel Hikâyem’de acısını almak için on beş dakikalığına dahi olsa sığınacağı kadınlar araması buna örnek gösterilebilir. Kadın, içine girip kaybolunacak bir mağara, ev, anne, her şeydir…) Sığınma arzusu, başka bir yaklaşımla, bar gibi loş ortamlar ya da karanlık şehir sokakları şeklinde tezahür eder şarkılarında.

Sıklıkla kullandığı “dil” imgesinin de, çocukluğa dönme arzusuyla ilişkili olduğu söylenebilir. Birçok şarkısında kullandığı “ağızdaki acı tat”, hayatın ağzında bıraktığı kötü tatlardır aslında.

O tadı yok etmek için her şeye baştan başlamak ister. Ama “kurulacak yeni bir hikâye”si olmadığı düşüncesindedir. Mesela İnsanlar adlı şarkısında ”gel dudaklarımı sar nefesini ver… ilk sayfaya döndür beni” der. Bu, bir anlamda da yeniden doğma, bir kadında hayat bulma isteğidir. Ancak yollar tıkalıdır. En Güzel Hikayem adlı albümdeki Dedi Annem şarkısında annesinin ona verdiği öğütlerle karşılaşırız. “Çok kitap okuma, çok yorulma, çok terleme, yalnızlığa da çok alışma” sözlerine karşılık Teoman “yaralı dizlerim koşamam ki” diye cevap verir. Albüme adını veren En Güzel Hikâyem’de (Doğrudur, Teoman’ın kanımca en güzel hikâyesidir) de aynı umutsuzluğu yakalarız: “Bazen ne yaparsan yap olmuyor, bazen.” Bu ifade, çıkışsız kaldığını gösteriyor. Ancak “bazen”in iki kez kullanılıp vurgulanması sayesinde, “olmuyor” ya da” imkânsız” kavramlarının içerdiği kesinlik kırılıyor. Şarkıda geçen çöpe atılmış intihar mektupları da bunun göstergesi. Yine de yarattığı çıkış arayışı, ufak bir ihtimal de olsa, aksinin olabileceği beklentisini yaratıyor. Ağzında kalan acı tadı kimi zaman unutup yutuyor, kimi zaman da tükürüyor.

Ağız, nefes sözcükleri dinleyende pornografik çağrışımlar uyandırsa da (ki o amaçla da kullanılmıştır birçok şarkısında) doğum ve ölümü de imler. Kim adlı şarkıdaki “kim tutacak son anda / bedenimi havada /düşen uçurumlarda / ben tutarken nefesimi /ağzından aldığım /ağzımda sakladığım/ uçup gitmesin diye / biz büyür dünya değişirken…” sözleri, doğduğumuzda aldığımız ilk nefesten başlayıp, son ana kadar alıp vermeye devam ettiğimiz o döngüdeki ritmin sürekli olduğunu gösterir. Nefes hem hayat bulmak, hem de yaşamın uçmasını belirleyecek son iç çekiştir. Son kez içimize çektiğimizde, geriye püskürtememe ihtimali elbette ki sondur. Aynı mantıkla baktığımızda aşk da, sevişmek de bir nevi ölümdür. Teoman iki farklı algıyı ya da iç içe geçmiş iki durumu, bilinçaltından döker sözlerine. Vücut ve ten aynı şeyleri ifade etse de, sonuçta yüreğindeki yaraya tekabül eder. Terlemeden sevişenlere, acıkmadan yiyenleredir sözü. Burada, yine ağız imgesi devreye girer. Çünkü bütün mesele doymakla ilgilidir. İkili ilişkilerdeki sorunların temeli de, hayatla ve kendinle kurduğun ilişki de doyma noktasıyla ilintilidir. Ancak son noktaya, yani Teoman’ın son albümü olan İnsanlık Halleri’ne baktığımızda, albümdeki Fahişe adlı şarkıyla sanki aşk meselesini de çözümlemiş olduğunu görürüz; bir fahişenin ağzından! “Aşk da basitmiş, pişmanlık da, hayat hoyrat bu zamanda” deyip çıkmış işin içinden. Çünkü tek başına fırlatılmış bu dünyaya Yakupoğlu Teoman.

Deniz Durukan, Karakalem

1
Leave a Reply

1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

Güzel bir içerik olmuş, elinize sağlık (: